Kürt illerindeki yerel yönetimlerin durumu göz önünde bulundurulduğunda, önceki iki dönemde uygulanan kayyum politikaları nedeniyle belediyeler ciddi yapısal ve toplumsal tahribata uğradı.
Ancak bugün yeni bir süreç yaşanıyor. Önder Apo’nun çağrısıyla başlayan ve “Demokratik Toplum ve Barış” süreci, yerelden başlayacak bir demokratik inşa vizyonunu öngörüyor. Bu bağlamda belediyelerin ve yerel siyasetin rolünü, DEM Parti Yerel Yönetim Merkezi Kurulu Üyesi Mustafa Avcı sorularımızı yanıtlayarak değerlendirdi.
Önceki dönemlerde kayyımların atanması nedeniyle belediyelerde ciddi tahribatlar oluştu. Bu tahribatların yarattığı yapısal ve toplumsal etkiler neler oldu?
Kuşkusuz kayyumlar, her şeyden önce halk iradesinin zora dayalı farklı yol ve yöntemlerle gasp edilmesidir. Toplumsal algıdaki tanımı, siyasi bir darbedir. Öz itibarıyla darbeler, demokrasinin rafa kaldırılmasıdır. Uygulandığı her zaman ve zeminde, toplumda ciddi şekilde irade kırılmasına, güvensizliğe ve umutsuzluğa neden oluyor. Genelde böyle; ancak yurtsever Kürt halkında bu türden gelişen her bir durum, mücadele gerekçesi yapılmıştır. Kayyum uygulaması süreçlerinde halk daha çok bileniyor, değerlere daha çok bağlanıyor ve daha örgütlü bir mücadeleye kalkışıyor.
Hem birinci kayyum hem de ikinci kayyumdan sonraki yerel yönetim seçimlerinde partimizin bir önceki dönemde aldığı oy oranının her defasında artıyor olması bunun en somut kanıtı olarak görülebilir.
5393 sayılı Belediyeler Kanunu’nda yapılan değişikliklerle kayyumlar, yaptıkları hiçbir şeyden hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz hale getirildi. Bu yüzden olabildiğince rahat davranıyorlar. Yine atanmış memurlar oldukları için (bir dahaki sefere seçilip seçilmeme dertleri olmadığı için) çalışırken halkı değil, atanma adresini ya da atanma adresinin işaret ettiği adresleri (yandaş ve kandaşları) memnun etmeyi gözetirler. Yerel kaynakları olabildiğince hoyratça ve işaret edilen adreslerin palazlanması için kullanırlar ki bu, özü itibarıyla talandır; kentin ve kentlinin geleceğini karartmadır.
Diğer yandan kayyum, genel yönetimin (iktidarın) politikaları doğrultusunda hareket etmeyi esas aldığı için yerel bütçeden üretimi güçlendirme (çiftçilikle/hayvancılıkla uğraşan üreticiyi destekleme) amaçlı kaynak ayırmaz. Tersine, halkı üretim sürecinden koparmaya, kırdan kente doğru göçe zorlamaya, muhtaç duruma getirmeye ve sonrasında sosyal yardım paketleri, mini kredi ya da güvencesiz/onursuz bir iş karşılığında (ki genelde koruculuk bir istihdam alanı olarak kullanılıyor) halkı itaate zorlamaya çalışırlar.
Bir rejim olarak tanımladığımız kayyum uygulamasının psikolojik ve sosyolojik tahribatları yanında, ekolojik ve ekonomik alanında da büyük tahribatları vardır. Geliştirdiği ve uygulamaya koyduğu her projeden ne kadar rant elde edilebilir, yandaş ve kandaş ne kadar daha fazla palazlandırılabilir gözüyle bakılıyor. Kentler adeta birer beton yığını haline gelmiş, kişi başına düşen yeşil alanlar dünya standartlarının altına doğru dibe vurmuş, doğa her boyutuyla tahrip olmuş; ancak bunların hiçbiri umurlarında değildir.
Ekonomik açıdan ise -kesin olarak bir sonraki seçimde yeniden belediye yönetimini devralacağımızı bildikleri için- belediyeleri borç batağına sürüklüyor ve hizmet üretme babında elimizi kolumuzu bağlamaya çalışıyorlar. Örnek olsun diye belirtilebilir: Sadece Van Büyükşehir Belediyesi özelinde, kasayı borçsuz hatta artı olarak bizden devralan birinci kayyum, 2019’da kasayı 1milyar 100 milyon (eski parayla 1 katrilyon 100 trilyon) borçla bize bırakırken; ikinci kayyum aynı kasayı 2024 seçimlerinde 8 milyar borçla bıraktı. Buna karşılık, halk yararına gözle görülebilecek, kent yararına ya da toplum yararına yaptıkları hiçbir hizmet de yok.
Yine belediyeleri birer istihdam alanı olarak kullanmış, yandaş ve kandaşların çocuklarıyla doldurmuşlar. Yürürlükteki yasalara göre belediyenin bütçesinin ancak 1/3’’ünün personel maaşına ayrılması gerekirken, kayyumlardan devraldığımız belediyelerde bu oran çoğu yerde 2/3’ü bile geçmiş durumdadır. Biz olsak hemen soruşturma ve kovuşturma açılır, fazla ödentiler tazmin edilir. Ki bu anlamda çoğu belediye eş başkanımızın yargıda karara bağlanmış dosyaları da mevcuttur. Ödenmesi için icra yoluna gidilenler de vardır; ‘kamuyu zarara sokma’ davaları.
Kayyumlar yaptıklarından sorumlu tutulmadıkları için olabildiğince rahat davranıyorlar. Öyle bir duruma gelinmiş ki çoğu belediyemiz, gelirlerinin hemen hemen tümünü belediye personel maaşına ayırıyor. Hizmet üretip sunmaya para kalmıyor.
Bununla beraber, merkezi yönetimin (iktidarın) baskısı ve daraltıcı politikaları, çıkarılmış olan tasarruf tedbir genelgeleri yüzünden ne yeniden borçlanabiliyor ne de kredi olanağı bulabiliyoruz. Yetmiyor, kayyum döneminde yapılan borçların geri ödemesi de irademizin dışında İller Bankası tarafından hak edişlerimizden kesilerek yapılıyor. Geri kalan ne ise bize geliyor; o da çoğu yerde ancak personel maaşlarına yetiyor. Bu durumda hizmet üretip sunmaya ne olanak ne de mecal kalıyor.
Çok haklı olarak, kayyum rejimleri döneminde hizmetten yararlanma bakımından mahrum bırakılmış ya da ayırımcılığa maruz kalmış halkımız da bizden hizmet bekliyor, mağduriyetinin giderilmesini istiyor. Mevcut olanaklarla bu mümkün olmayınca da halkla karşı karşıya gelme durumları da olabiliyor.
İstihdam sorunu da bizi olabildiğince zorluyor. Belediye yönetimlerini devraldığımızda halk, doğal olarak belediye üzerinden istihdam sorununun çözülmesini bekliyor. ‘Personel fazlalığı var alınamaz’ denildiğinde de kırılma yaşanıyor ve karşıtlık örgütlenmeye çalışılıyor. Tüm bunlar aşılması gereken temel sorunlardır; aşmaya çalışıyoruz.
Diğer yandan kayyumların gelir gelmez yöneldikleri alanlar, kadınlar için, gençlik için, çocuklar için ve dezavantajlı gruplar için bizim dönemimizde üretilip sunulan hizmet alanları hedefleniyor. İlgili kurumlar ya tahrip ediliyor ya kapatılıyor ya da amacının dışında kullanılmaya çalışıyor. Aynı şekilde çok dilli belediyecilik ve kültür alanına ilişkin çalışmalar da hedef alınıyor.
Toplamda bakıldığında her açıdan kayyum rejimi; talan rejimidir, zulümdür, irade gaspıdır, kent ve kentlinin her açıdan geleceğini karartmadır.
Önder Apo’nun ‘Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı’ çerçevesinde yeni bir süreç başladı. Bu bağlamda yerel siyasetin ve belediyelerin toplum inşasında oynayacağı en etkin rol nedir sizce?
Demokrasiler, özü gereği tabandan halkın iradesini kolektif yönetime taşıyan bir mahiyet arz ederler. Önemi de bu mahiyetinden ileri gelir. Demokrasi yerelden başlar. Köy ve kent demokratikleşmedikçe, toplumun üstünde istenildiği kadar merkezi kurumlar ve yönetimler oluşturulsun, kendi başlarına demokratikleşmeleri olası değildir.
27 Şubat çağrısıyla başlayan “Demokratik Toplum ve Barış Süreci” her açıdan barış, demokrasi ve örgütlü mücadele için büyük olanaklar sunmuştur. Öncesinde bir basın açıklaması için bile demokrasi güçlerine nefes aldırmayan rejim anlayışı, süreçle birlikte bir nebze de olsa geri çekilip alan açma yoluna gitmiştir. Yine 27 Şubat öncesi adeta periyoda bağlanmış halde her iki haftada bir belediyemize kayyum atanarak gasp ediliyordu. Süreçle birlikte kayyum atamalar durduruldu.
Dolayısıyla değişen bu atmosferde yerel siyaset ve yerel yönetimler -başta da belediyeler- üzerine düşeni yapacaktır, yapmalıdır. Klasik belediyeciliğe alternatif olarak demokratik, ekolojik, katılımcı, şeffaf ve kadın özgürlükçü belediyecilik anlayışıyla hareket eden belediyelerimiz, zaten demokratik toplum inşası için sorumluluk almışlardır. Süreçle birlikte rol ve misyonlarını daha da oynamaya çalışıyorlar.
Yerel yönetimlerin temel organları olarak demokratik belediyecilik hareketinden köy ve mahalle komünlerine, kooperatiflerden geniş sivil toplum örgütlenmelerine, insan haklarından çocuk ve hayvan haklarına, kadın özgürlüğünden ekolojik örgütlenmeye ve gençliğin öncü örgütlenmesine kadar geniş bir toplumsal ağ halindeki demokratik toplum örgütlenmesini geliştirmek, sürecin vazgeçilmezleridir.
Bu bağlamda, katılımcı demokrasi ve katılımcı bütçe çalışmalarımızla birlikte belediyenin temel sorumluluğu olan sair hizmetler de üretilip sunuluyor. Ve sunulan her hizmetle birlikte demokratik toplum inşasına hizmet edecek demokratik siyasetin politiği de göz ardı edilmiyor. Toplum, olabildiğince belediye yönetimlerine dahil edilmeye çalışılıyor.
Karar alırken, planlarken, pratikleşirken ve denetlerken toplumun örgütlü-örgütsüz tüm dinamikleri sürece katılmaya çalışılıyor. Bunun için gerekli örgütsel mekanizmalar inşa ediliyor ve işletilmeye çalışılıyor. Ve tabii ki bu çalışmaların başarı oranı, demokratik toplum yaşamının kültüre dönüşüp dönüşmediğini belirleyecek ve farkındalık hissettirecektir.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci yerelde hissedilir olmalı. Belediyeler olarak halkın günlük yaşamına dokunacak somut hizmetlerde (altyapı, su, eğitim, sağlık) ne gibi öncelikleriniz var?
Öncelikleri halk belirliyor. Katılımcı demokrasi ve katılımcı bütçe anlayışıyla mahalle ve sokak bazlı yoğun halk toplantıları alınıyor. Bu toplantılarda hem belediyelerin mevcut durumu hem merkezi hükümetin yerel yönetimler üzerindeki baskısı hem siyasal sürecin yarattığı olanaklar halkla paylaşılıyor hem de halkın temel ihtiyaçları tespit ediliyor.
Kuşkusuz talep edilen tüm ihtiyaçların mevcut belediye bütçesiyle aynı zamanda karşılanma olanağı yoktur.
Bu nedenle halktan alınan talepler, yine halk tarafından oylanarak birincil öncelikler tespit ediliyor ve programa alınıp karşılanmaya çalışılıyor. Kimi yerde temiz su talebi, kimi yerde yeşil alan talebi, kimi yerde yol kavşak talebi, kimi yerde uyuşturucuya bulaşmış genç nüfusu kurtarma talebi, kimi yerde çok amaçlı halk evleri talebi ve çoğu yerde istihdam sorununun çözüm talebi öne çıkıyor. Belediyelerimiz ise olabildiğince bu talepleri karşılama çabasındadır.
Kuşkusuz, seçildikten sonra eşit hizmet üretip sunma vaatlerimizi yerine getirmeye çalışıyoruz; ancak kayyum rejimleri zamanında ‘sandık sonuçlarına göre hizmet üretilip sunulduğu’ için ciddi dengesizlikler ve ayrımcılık yaratılmıştır. Bizlerin önceliği de hizmet üretip sunarken mevcut ayırımcılığı ortadan kaldırmak oluyor. Ayırımcılık ortadan kaldırıldıktan sonra eşit hizmet üretip sunmak elbette ki vaatlerimiz arasındadır ve yapılacaktır.
Gençler ve işsiz insanlar için somut adımlar planlıyor musunuz? Hangi programlar veya projeler hem ekonomik hem toplumsal normalleşmeye katkı sağlayabilir?
İşsizlik sorunu, bizleri en çok uğraştıran ve adeta enerjimizi tüketen ve çözüm bekleyen bir sorun. Biliyoruz ki işsizlik sorununun çözümü merkezi yönetimin görevidir; ancak burada da ciddi bir adaletsizlik, eşitsizlik ve ayırımcılık söz konusudur. Gençlik göçertilmek isteniyor. Her göç, kendi içinde ciddi şekilde ucuz iş gücü potansiyeli taşıyor. Bu yüzden de herkesin kolay ulaşabileceği ve kendisine en yakın yerden istihdam sağlayabileceği olanaklar yaratılmıyor.
Bizler de görevimiz olmadığı halde işsizlik sorununu toplumsal bir sorun olarak ele alıyor ve çözmek için çaba sarf ediyoruz. Ancak belediyeler üzerinden bu devasa sorunu çözmek olanaksızdır. Hele ki kayyum rejimlerinin personel maaş kotasını da bu derece aşmış olması nedeniyle, belediyeler üzerinden bu sorunu çözmek mümkün değildir. Bunun için alternatif istihdam alanları açmak üzere yoğunlaşma ve proje geliştirme durumu devam ediyor. Halihazırda ise özel sektör ilişkileri üzerinden acil durumlar varsa çözme yoluna gidiyoruz.
Ama en temel çözüm yöntemi kuşkusuz ki üretim sürecinden koparılmış halkı yeniden üretim süreciyle buluşturmaktır. Kırsalı da en azından kent kadar cazibeli bir yaşam alanı haline getirmektir. Belediye bütçesinden ciddi paylar ayırarak -olabildiğince destek ve teşviklerle- halkı yeniden toprağıyla, yaylasıyla buluşturmak gerekir. Halkı, doğup büyüdüğü topraklarda kendi kendine yetebilecek kadar iş güç sahibi haline getirmektir.
Bunun için gerektiğinde güç birliğine giderek dayanışmayı -üretim ve tüketim kooperatifleri tarzında- örgütlemek önemlidir. Göç etmiş ciddi düzeyde Kürdistani sermaye vardır. Bunlarla diyaloğa geçerek bu sermayeyi ülkeye geri çekmeye çalışmak için çalışmalarımız var.
Aksi durumda, sadece halkçı ya da soysal belediyecilik adı altında dağıtılacak sosyal yardım paketleriyle soruna radikal çözüm aramak yanıltıcı olur. Devam etmesi halinde, klasik belediyecilik ve tekçi, merkezci iktidar zihniyetini taklit etmek olur ki bugüne kadar çözüm olmadı, bundan sonra da olamayacaktır.
Kürt dili, kültürü ve yerel değerlerin korunması konusunda yerel yönetim olarak hangi somut adımları atabilirsiniz? Belediyeler hangi projeleri hemen uygulamaya koyabilir?
Kuşkusuz en çok üzerinde durulacak çalışma, dil ve kültür çalışmalarıdır. Kendi diline, kültürüne ve doğasına sahip çıkmayan insan olmaktan çıkar. Özgürlükçü, eşitlikçi ve ekolojik belediyecilik anlayışıyla hareket eden bizlerin de bu anlamda ciddi düşünce ve proje geliştirme çabamız olmalıdır, vardır ve devam ediyor.
Çok dilli belediyecilik anlayışıyla, nüfus yoğunluğuna göre -ki alanlara göre değişiyor- üretilen ve sunulan hizmet olabildiğince yöre halkının ana diliyle sunulmaya çalışılıyor. Bunun için belediyeler bünyesinde dil kursları açılıyor; yöre dilini konuşamayan personele dil öğretilmeye çalışılıyor. Yer ve yön tabelaları çok dilli olarak hazırlanıp asılıyor. Çok dilli kreşler açılıyor. Dil kurumlarıyla koordineli ve hizmet satın alma yoluyla ortak çalışmalar örgütleniyor. Sosyal medya paylaşımları çok dilli yapılıyor; broşür, sokak pankartları, bilboardlar çok dilli olarak hazırlanıyor.
Kuşkusuz, bir dil yaşatılmak isteniyorsa öncelikle pazar dili haline gelmesi ya da getirilmesi gerekir. Bunun için de esnaflarla dönem dönem diyaloglar gelişiyor ve tartışmalar yürütülüyor. Kültürel açıdan da kültür kurumlarıyla ortak ve koordineli çalışmalar var. Olanaklar ölçüsünde kültür kompleksleri inşa ediliyor ve işler hale getiriliyor. Kayyum rejiminin tahrip ettiği ya da amacının dışında kullanmaya çalıştığı, daha önce inşa edilmiş kültür kurumları yeniden onarılarak amacına uygun şekilde halkın hizmetine sunuluyor.
Festivaller, konserler, tiyatro gösterimleri için bütçe ayırma da dahil her türden olanaklar yaratılıyor. Doğal dengeyi bozacak girişimcilere asla bizim imzamızla olanak sunulmuyor. Elbette yerel yönetimleri aşarak merkezi yönetim üzerinden işlerini yürütmeye çalışan girişimciler de oluyor. Bu durumda da olabildiğince yerelden inisiyatif geliştirerek ekolojiye, doğaya, tarihi dokuya ve toplamında yerel değerlere zarar verilmemesi için elden gelen yapılıyor.