Ağır Ceza Mahkemelerinde başkanlık yaptığı dönemde önemli davalarda verdiği kararlarla bizzat tartışmaların odağı olan yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in, kendi bakanlığının bünyesinde Faili Meçhul Suçları Araştırma Başkanlığı’nın kurulduğunu açıklaması heyecan yaratmadığı gibi inandırıcı da bulunmadı. Bu açıklamaya temkinli yaklaşan İnsan Hakları Derneği önceki dönem eş genel başkanı Avukat Eren Keskin, ANF’ye konuştu.
Gürlek’in, Adalet Bakanlığı bünyesinde yedi yeni daire başkanlığı kurulmasını, “Adalet sisteminin güçlendirilmesine yönelik adımlar” olarak açıklamasını inandırıcı bulmayan Eren Keskin, “Adalet Bakanı hukuk sistemini güçlendirmek istiyorsa işe önce kendi hukuksuz kararlarından başlasın!” vurgusunda bulundu.
‘KASTEDİLEN 1990’LI YILLARDAKİ FAİLİ MEÇHULLER DEĞİL!’
Eren Keskin, özellikle 1990’lı yılların karanlığında Kürdistan’da işlenmiş faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması için yıllarca mücadele etmiş, yol arkadaşları bu uğurda katledilen, kendisi de saldırıya uğrayıp devletin hedefi olan bir insan hakları savunucusu olarak, Adalet Bakanlığı bünyesinde Faili Meçhul Suçları Araştırma Başkanlığı kurulmasını samimiyetten uzak bulduğunu kaydetti. Keskin, Adalet Bakanı'nın faili meçhuller derken kastettiğinin, 1990’larda özellikle Kürdistan'da yaşanan faili meçhuller olarak bilinen ve “Beyaz Toroslar dönemi” diye de adlandırılan dönem olduğunu düşünmediğini belirtti. Burada faili meçhul suçlardan kastedilenin daha çok kamuoyunda bilinen Rabia Naz, Rojin Kabaiş, şu anda gündemde olan Gülistan Doku ve benzer dosyalar olduğunu düşündüğünü ifade eden Eren Keskin, bu dosyaların da zaten faili meçhul değil, hepsinin faillerinin belli olan dosyalar olduğuna işaret etti.
‘FAİLLERİN NEREDE ARANMASI GEREKTİĞİ GÜLİSTAN DOKU DOSYASINDA ORTAYA ÇIKTI!’
Bu dosyalardaki faillerin nerede aranması gerektiğinin Gülistan Doku cinayet dosyasında bir kez daha ortaya çıktığını vurgulayan Eren Keskin, ”Gülistan Doku dosyası aslında failin devlet güçlerinden biri ya da devlet güçlerinden birinin yakınındaki biri olması durumunda nasıl cezasızlık politikasının bir sistematik içinde işletildiğinin çok açık göstergesi. Biz yıllardır işte bu yapıyı anlatmaya çalışıyoruz. Gülistan Doku dosyasında bazıları Tuncay Sonel suç örgütü diyorlar. Tuncay Sonel suç örgütü diye bir örgüt yok ortada, burada devlet var. Tuncay Sonel o tarihlerde Dersim'de devleti temsil eden kişi. Bir vali. Ve Tuncay Sonel'in bir vali olarak İçişleri Bakanı'ndan habersiz bu kadar işi yapabilmesi mümkün değil. Emniyet müdürü biliyor, hastane başhekimi biliyor. Görevlendirmeler yapılıyor, bazı polisler alınıyor, katil olduğu iddia edilen kişilerle birlikte otellerde saklanıyor. Bütün bunlar bir sistematik içinde yapılıyor ve bunlara karar veren bir devlet mekanizması var. 6 yıl bu aileye acı çektirildi. 6 yıl bütün bu deliller karartıldı. Kimin eliyle? Tuncay Sonel mi? Hayır. Bizzat devlet eliyle karartıldı” dedi.
‘SÜLEYMAN SOYLU’NUN ARKA PLANDA YAPILANLARI BİLMEMESİNE İMKAN YOK!’
Gülistan Doku cinayetinin örtbas edilme işinin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'dan habersiz yapıldığını düşünmediğini de kaydeden Eren Keskin, “Süleyman Soylu gibi her işi bilen, kendisini bu kadar dokunulmaz gören, Türkiye'nin iç hukukuna ve uluslararası hukuka rağmen açıktan işkenceyi ve hukuksuzluğu savunan, ‘önce yaparsın, hukuk arkadan gelir’ diyen birinin Dersim’de arka planda yapılanları bilmemesinin imkanı yok. Nitekim, Dersim’de ‘yaparsın, hukukuna da uydurursun’u açıkça gördük. Gülistan Doku’nun cinayetini örtbas etmişler. Cinayeti işlemişler, delilleri karartmışlar, kendilerine uydurmuşlar hukuku. Dolayısıyla Gülistan Doku olayının arkasındaki güç ve mekanizma neyse, bütün faili meçhullerin arkasında da böyle bir güç ve böyle bir mekanizma var. O nedenle Gülistan Doku dosyası çok önemli” diye konuştu.
‘HEM CİNAYETİN DEVLETE MAL OLMAMASI HEM DE İMAJ DÜZELTMEK İÇİN…’
Gülistan Doku cinayetinin ancak 6 yıl sonra açığa çıkmasında devlet içindeki iktidar savaşlarının etkili olduğunu düşündüğünü belirten Eren Keskin, Gülistan Doku cinayetinin bir bütün olarak devletin üzerine kalmaması için olayın içinde bizzat yer alan kişileri harcamayı göze aldıklarını söyledi.
Bu dosyayla aynı zamanda geçmişte verdiği hukuksuz kararlarla tartışma konusu olan yeni Adalet Bakanı’nın imajının düzeltilmek de istendiğine dikkat çeken Eren Keskin, “Mahkeme hakimiyken, başsavcıyken hukuksuz kararlara imza atmış, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını tanımamış bir Adalet Bakanı var. Dolayısıyla Gülistan Doku dosyası üzerinden hem bir imaj düzeltmek hem de artık ortaya çıkan ve çıkacak birtakım şeyleri bütün devlete mal etmemek için harcayabildikleri kişileri ortaya attılar. Bence mesele esas olarak bu” ifadelerini kullandı.
‘HUKUK OLSAYDI SOYLU’NUN DOKUNULMAZLIĞI KALDIRILIP İFADESİ ALINIRDI’
Eren Keskin, Türkiye hukukun hala yürürlükte olduğu bir ülke olsaydı Gülistan Doku cinayetinin örtbas edildiği dönemde İçişleri Bakanı olan Süleyman Soylu'nun da hemen dokunulmazlığının kaldırılıp gözaltına alınarak ifadesinin alınması gerektiğini vurguladı. Ancak Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığının altını çizen Eren Keskin, kaldı ki Süleyman Soylu'yu gözaltına alıp sorguladıklarında da onun da bildiği birçok şey şeyi anlatacağını belirtti. Eren Keskin, tam da bu nedenle her şeyin birbirine bağlı olmasından kaynaklı gerçek bir yüzleşmenin yapılmadığına işaret etti.
‘KONTRA CİNAYETLERİ ORTAYA ÇIKARMANIN ADRESİ MEHMET AĞAR, VELİ KÜÇÜK GİBİLERİ!’
Eren Keskin, bu coğrafyada gerçekten faili meçhul cinayetler denilen kontra cinayetlerinin ortaya çıkması isteniyorsa, en başta Mehmet Ağar'ın, Veli Küçük, Tansu Çiller gibi hala hayatta olan sorumluların üzerine gidilmesi gerektiğini kaydetti. Özellikle de Hrant Dink suikastına giden süreçte, mahkemelerin önüne gelip eylemler yapan Doğu Perinçek gibi isim ve yapıların ifadelerine başvurulması gerektiğini dile getiren Eren Keskin, ancak böyle bir irade olmadığı gibi tam tersine o dönemin derin devleti denilen derin yapıyla iktidarın koalisyon yaptığını vurguladı. Eren Keskin, bugün Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Başkanlığı ile belki bir veya iki olayı çözebileceklerini ancak bundan öteye gidileceğini düşünmediğini ifade etti.
‘ÖNCE AYM VE AİHM KARARLARI UYGULANSIN!’
İktidarın böyle faili meçhul cinayetleri araştırma hamlesinin Kürt meselesinin çözümüne ilişkin devam eden sürece dair göstermelik bir adım olup olmadığı sorusuna, “Kürt meselesiyle alakası yok” cevabını veren Eren Keskin, şunları kaydetti: “Eğer Adalet Bakanı gerçekten hukuki bir süreç başlatmak istiyorsa işe önce kendi hukuksuz kararlarından başlaması lazım. Osman Kavala, Gezi mahpusları, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ bizzat onun hukuksuz kararlarıyla hala cezaevinde haksız yere yatıyor. Aynı Adalet Bakanı’nın önce şunu söylemesi gerekir: Biz iç hukukumuz gereği, anayasamızın bağlayıcılığı gereği bütün Anayasa Mahkemesi kararlarını anında uygulamaya başlıyoruz. Ya da uluslararası hukuktaki sorumluluğumuz gereği bütün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını hemen uygulamaya başlıyoruz, demesi lazım. Bütün siyasi mahpusların, Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman, Mine Özerden, herkesi serbest bırakmaları gerekir. Düşünce ve ifade özgürlüğü önündeki tüm engelleri kaldıracağız demeleri lazım. Haksız yere hapsedilmiş gazetecileri serbest bırakmaları lazım. Ya da bugün tutuklu olan CHP’den insanları. Bir yolsuzluk iddiası varsa bu insanlar tutuksuz olarak yargılanır. Bu suçlamalarla bu kadar uzun tutukluluklar olmaz. Yani bunu kabul edilebilir bir yanı yok.
‘1990’LI YILLARDA BİLE BU KADAR KOLAY İNSAN TUTUKLANMIYORDU!’
12 Eylül döneminde daha öğrenciydim ama 1990'larda bile, inanın bu kadar kolay insan tutuklanmıyordu. O zaman da çok kötüydü hukuk. İnsanlar işkenceyle öldürülüyordu, gözaltında kaybediliyordu, kontra cinayetler işleniyordu ama bu kadar kolay tutuklama yoktu. Şimdi daha ifade vermeye gittiğiniz anda tutuklama kararı veriyorlar. Önce bu durumun ortadan kalkması lazım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, bu coğrafyada kısmi bir demokratikleşme hareketinin başlayabilmesi için, altına imza attığı sözleşmelere uygun davranması lazım. Türkiye kendi anayasasının 90. Maddesiyle demiş ki, iç hukukla uluslararası hukuk arasında bir çatışma hali olursa uluslararası hukuk geçerlidir. Kendi anayasasına yazmış bunu. Bağlayıcıdır diyor. Ama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Sözleşmeleri, bütün sözleşmeleri ihlal ediyor. Düşünce özgürlüğü yok, ifade özgürlüğü yok, işkence yasağı uygulanmıyor, özel hayatın gizliliği uygulanmıyor, seyahat özgürlüğü uygulanmıyor. Ben 9 yıldır yurt dışına çıkamıyorum. Keyfi olarak, yani o mahkemeler yasakladığı için. Hepimizin hakkında bir dolu ceza var. Hepimiz adli kontrollü yaşıyoruz. Cezaevinde olmasak da rehin gibi yaşıyoruz zaten. Böyle bir demokratik sistem olabilir mi?”
‘DEVLETİN RAPORUNA RAĞMEN ÇÖZMEYEN BİR DEVLET VAR KARŞIMIZDA!’
Faili meçhul cinayetlerin araştırılmasına ilişkin komisyonlar kurulmasının zaten barış sürecinin gerektirdiği bir zorunluluk olduğunun altını çizen Eren Keskin, kurulacak komisyonlarda da 1990’lı yıllarda kontra cinayetlerini belgeleyen İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) de yer alması gerektiğini kaydetti.
O dönemde bizzat İHD yöneticilerinin kontra cinayetleriyle katledildiğini hatırlatan Keskin, şöyle konuştu: “1990'larda İHD dışında başka bir örgüt yoktu. Kürdistan'a gidip her olayı araştıran, tanıklarla konuşan, belgeleyen bir tek İHD vardı. Dolayısıyla hepsinin bilgisi bizde var. Her şey gözümüzün önünde yaşandı. O dönem silahlı saldırılara uğradık ama hiçbirinin faili ortaya çıkarılmadı. Bunun en somut örneği 2010 yılında yaşandı. Bugün cumhurbaşkanı olan dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, Cumartesi Anneleri’yle Dolmabahçe’de bir toplantı yaptı ve bütün gözaltında kayıpların akıbetini araştırıp bu sorunu çözeceklerini söyledi. Özellikle Cemil Kırbayır’ın gözaltında kaybedilmesi olayın çözecekleri konusunda Berfo teyzeye söz verdi. Gerçekten de o tarihlerde Meclis İnsan Hakları Komisyonu kuruldu. Cemil Kırbayır dosyası araştırıldı. Hepimiz gittik ifadeler verdik. O dönem Profesör Zafer Üskül’ün başında olduğu Meclis İnsan Hakları Komisyonu iyi bir çalışma yaptı. MİT mensupları, emniyet mensupları, askerler, hayatta olan herkes ifade verdi ve sonunda Cemil Kırbayır olayıyla ilgili, Meclis İnsan Hakları Komisyonu bir rapor yazdı. Ve bu raporda Cemil Kırbayır'ın gözaltına alındığı, gözaltında işkence ile öldürüldüğü ve mezarının gizlendiği sonucuna varıldı. Devlet bu raporu yazdı. Çünkü o dönem AKP daha başka bir politika uyguluyordu. Ama çok kısa bir zaman sonra yine dosya kapatıldı. Bunun nedeni de AKP'nin derin devletle çok net bir uzlaşmaya gitmiş olmasıdır. Yani Cemil Kırbayır olayını devletin raporuna rağmen çözmeyen bir devlet var karşımızda.
‘ÖNCE ALTINA İMZA ATTIKLARI SÖZLEŞMELERE UYGUN DAVRANSINLAR!’
Durum böyleyken Adalet Bakanlığı bünyesinde faili meçhul cinayetleri araştıracak ve çözecek bir başkanlığın bu cinayetleri araştıracağının ve çözeceğinin söylemesini hiçbir şekilde inandırıcı bulmuyorum. Hala bu kadar insan Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen sadece düşünceleri nedeniyle cezaevinde. Katiller dışarıda. Uyuşturucu satıcıları dışarıda. Birtakım operasyonlar yapıyorlar. Artistik operasyonlar. İşte sanatçılar alınıyor, şarkıcılar alınıyor. Kullanıcı diye alıyorlar. Ama satıcılar nerede? Bunu da Mehmet Ağar'a mı soracaklar? Samimilerse her şeyden önce altına imza attıkları uluslararası sözleşmelere ve iç hukuklarına uygun davransınlar. Ondan sonra çalışmaya başlasınlar. Biz de o zaman inanalım, bir şeyler değişecek diyelim.”