Kriz ve çatışma dönemlerinde toplumsal yük kadınların omuzlarında

Sosyal politika uzmanı Dilan Deniz Doğar, görünmeyen kadın emeğinin görünür kılınması için bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması ve hak temelli sosyal politikanın geliştirilmesi gerektiğini ifade etti.

DİLAN DENİZ DOĞAR

Türkiye ve Kürdistan’da kadınlar hem toplumsal cinsiyet rolleri hem de sosyopolitik koşullar nedeniyle çok katmanlı bir yük altında. Sosyal politika uzmanı Dilan Deniz Doğar ANF’nın sorularını yanıtlayarak kadınların toplumsal cinsiyet rolleri ve sosyoekonomik koşullar nedeiyle ekonomik ve politika hayata katılımını sınırlandırdığını belirtti. Uzman Dilan Deniz Doğar’a göre çözüm ise bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması, hak temelli sosyal politikaların geliştirilmesi ve kadın emeğinin görünür kılınması gerekiyor.

1 Mayıs bağlamında “görünmeyen kadın emeği” kavramını nasıl tanımlıyorsunuz? Türkiye ve Kürdistan’da bu görünmezlik en çok hangi alanlarda karşımıza çıkıyor?

1 Mayıs’ı sadece bir "ücretli emek" kutlaması değil, emeğin her türünün hak ettiği değeri bulması gereken bir eşik olarak görmek gerekir. "Görünmeyen emek", piyasa ekonomisinin dışında tutulan ancak sistemi her gün yeniden üreten ev içi üretim, çocuk, yaşlı ve engelli bakım işleridir.

Özellikle Diyarbakır odağındaki saha gözlemlerim gösterdi ki; kriz ve çatışma dönemlerinde toplumsal yük asimetrik bir biçimde kadınların omuzlarına biniyor. Burada karşımıza çıkan sadece ekonomik bir yoksulluk değil, aynı zamanda yoğun bir "duygusal emek" ve "bakım emeği" yoksulluğudur. Kadınlar hem hane içindeki yaşamı idame ettiriyor hem de toplumsal onarım süreçlerinde en büyük emeği veriyor; ancak bu çaba çoğu zaman ne istatistiklerde ne de sosyal politika mekanizmalarında karşılık bulamıyor.

Ev içi emek, bakım emeği ve güvencesiz çalışma biçimleri düşünüldüğünde, kadınların emeğinin sistematik olarak görünmez kılınmasının temel nedenleri nelerdir?

Bu görünmezlik bir tesadüf değil, sosyal politikanın "aileci" (familialist) bir yapıyla kurgulanmasının yapısal bir sonucudur. Bakım yükü kamusal bir sorumluluktan ziyade, kadının "doğal görevi" ve "fıtratı" olarak kodlandığında, devlet bu alandan elini çekiyor. Sosyal devletin boşalttığı bu alan, kadının güvencesiz ve ücretsiz emeğiyle dolduruluyor. Akademik literatürde "yeniden aileleştirme" dediğimiz bu süreç, kadını iş gücü piyasasından koparırken, onu hane içinde bağımlı ve güvencesiz bir konuma hapsediyor.

Kürt kadınlarının hem ulusal hem de toplumsal cinsiyet temelli baskılar altında ürettiği emek, sizce nasıl özgün bir karakter taşıyor? Bu durum politik ve ekonomik alanda nasıl sonuçlar doğuruyor?

Bölgedeki kadın emeğini tanımlarken şunu söylemek yanlış olmaz: Buradaki kadınlar tabiri caizse "feleğin sillesinden iki defa" geçiyorlar. Bir yanda toplumsal cinsiyet rolleri ve patriyarkanın getirdiği geleneksel yükler, diğer yanda bölgenin sosyo-politik gerçekliğinden kaynaklanan yapısal ve ekonomik travmalar...
Bu özgün durum, kadını sadece bir "emekçi" değil, aynı zamanda bir "direnç odağı" haline getiriyor. Ancak bu katmerli yük, ekonomik alanda kadının iş gücüne katılımını imkansızlaştırırken, politik alanda sesinin duyulmasını engelleyen bir "zaman yoksulluğu" yaratıyor. Kadın, hayatta kalma mücadelesi verirken kendi emeği üzerindeki tasarruf hakkını kaybediyor.

Son yıllarda Türkiye’de uygulanan sosyal politikalar, kadın emeğini görünür kılma ya da koruma açısından sizce ne ölçüde yeterli? Hangi alanlarda ciddi boşluklar var?

Türkiye’de mevcut sosyal politikaların kadın emeğini koruma noktasında gerçek bir niyet taşıdığını söylemek ne yazık ki güç. Eğer sistematik bir çaba olsaydı, kadın yoksulluğu ve güvencesizlik verileri bugün bu kadar çarpıcı boyutlara ulaşmazdı. Kadınların bugün İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanunun tam uygulanması için verdikleri mücadelenin temel sebebi de budur: Kadınların önce yaşamak, hayatta kalabilmek, sonra da onurlu bir hayat sürmek gibi çok temel bir problemleri var. Yaşam hakkının ve fiziksel bütünlüğün güvence altına alınmadığı bir düzlemde, emeğin onurundan bahsetmek mümkün değildir. En büyük boşluk, bakım hizmetlerinin kamusallaştırılmaması ve "yardım" odaklı bakış açısının "hak" odaklı bakışın önüne geçmesidir.

1 Mayıs vesilesiyle, görünmeyen kadın emeğinin tanınması ve haklarının güvence altına alınması için hem yerel hem de uluslararası düzeyde ne tür politikalar ve mücadele biçimleri geliştirilmeli?

Öncelikle talep ettiğimiz çalışma hayatı; baskısız, tacizsiz, mobbingsiz ve "annelik hakkının" bir engel değil, doğal bir hak olarak tanındığı bir zemine oturmalıdır.

Somut bir politika önerisi olarak; Almanya’daki sosyal politika modellerinden ilham alabiliriz. 2 yaş itibarıyla her çocuğa sunulan kaliteli, ücretsiz ve kamusal okul öncesi eğitim (Kindergarten) ve Tagesmutter (Gündüz Annesi) gibi modeller, kadının iş yaşamına dönüşünü kolaylaştırır. Ekonomiye doğrudan katılamayan, ev içi ve bakım emeği veren kadınlar (ve erkekler) için bu emeğin bir karşılığı olmalı, bütçeden buna özel kaynak ayrılmalıdır.

1 Mayıs vesilesiyle vurgulamalıyız ki; çözüm, bakım yükünün sadece kadının sırtına yüklenmediği, devletin ve işverenlerin sorumluluk aldığı, cinsiyetten bağımsız ve insan onuruna yaraşır bir sosyal güvenlik sisteminden geçmektedir.