Kapitalist modernite baştan beri kriz üreten, kriz yaşayan bir sistemdir. 1800’lerin sonlarında ve 1929’da büyük krizler yaşamıştır. Dünya savaşları bu krizlerin hem sonucu hem de aşılması arayışları olmuştur. Bu ve benzeri büyük veya orta ölçekli devrevi krizleri sistem kendi içinde aşma girişimleri göstermişse de başarılı olamamıştır. 1970’ler itibariyle de sürekliliği olan sistemik bir krize girmiştir. Sistemik kriz, sistemin kendi yapılanışından kaynaklanan bir krizdir, kapitalist modernitenin üzerinde yapılandığı felsefi-düşünsel, bilimsel, ekonomik, politik sütunların çökmesiyle gündeme gelen bir krizdir. Reel-sosyalist deneyimin başarısızlığını da ilan eden 1968 Gençlik Devrim Hareketi, sağ ve sol veçheleriyle sistemin çöküşünü görünür kılmıştır.
1990 başında Sovyetler Birliği yıkılınca, Batı dünyasında “Sosyalizm kaybetti, liberalizm kazandı ve ilanihaye yaşayacak” görüşü propaganda edilerek zafer sloganları atıldı, “Tarihin sonu” teorileri geliştirildi. Oysa daha 1990’lar bitmeden dünyanın farklı bölgelerinde (Asya vb.) patlak veren ekonomik krizlerin sonuçları, durumun öyle olmadığını, liberal kapitalist sistemin de çöküşle yüz yüze olduğunu gösterdi. Üstelik bu, sosyalizm tehdidi olmadan gelişen bir çöküş potansiyeliydi.
KÜRESELLEŞME, KAPİTALİST SÖMÜRÜYÜ VE YOKSULLAŞMAYI DERİNLEŞTİRDİ
Krizi aşma girişimi olarak ortaya atılan küreselleşme politikasıyla sistem kendisini ekonomik-politik bakımlardan restore etmeye, sömürü sistemini yenileyerek sunmaya çalıştı. 1980’lerde hız verilen bu politika, 1990’larda Sovyetlerin yıkılışının da etkisiyle zirve yaptı. 1990’lı yıllarda sayısız kitap-gazete yayınlanarak küreselleşme övgüleri yapıldı. Fakat milenyumun arifesinde başta Asya olmak üzere patlak veren ekonomik krizler, küreselleşme siyasetinin sınırlarına dayandığını ve gidişatının felakete doğru olduğunu gözler önüne serdi. Nitekim sonrasında da krizler durmadı.
Küreselleşme, kapitalist sömürüyü ve yoksullaşmayı derinleştirdi, Asya-Afrika toplumları başta olmak üzere, dünyanın her yerinde büyük ekonomik yıkımlara, sefaletlere yol açtı. Avrupa’da da ‘refah devleti’, ‘sosyal devlet’ gibi kamusal hizmet ve sosyal güvenceleri ön planda tutan görece demokratik politikalara son verdi. Ulus-devlet hükümetleri küresel şirketlerin maaşlı memurlarına dönüştürüldü. Küresel şirketler güç kazandıkça, belki bazı Batı devletleri de güçlendi ama Batı’daki emekçi toplum sosyal güvence ve refah kaybı yaşadı, halkların emekleri daha yoğun sömürüldü, yeraltı-yerüstü zenginliklerine pervasızca el konuldu.
KÜRESELLEŞMENİN YARATTIĞI SONUÇLAR
Küreselleşme, üstten geliştirilen bir politika olduğu için engel oluşturan unsurların ortadan kaldırılmasını dayattı. Dünyanın pek çok bölgesini savaş alanına dönüştürdü, ekonomik sefaletlere yol açtı, doğayı tahrip ederek ekolojik yıkımların önünü açtı. Milyonlarca insan doğdukları toprakları, kültürlerini terk etmek zorunda bırakıldı ve göçmen gündemi oluştu. Küreselleşmenin mimarı olan Batı dünyası, yarattığı bu sonuçlar karşısında dehşete düştü. Göçmen korkusu ve karşıtlığı ekonomik-sosyal refah kaybıyla buluşunca, Batı dünyasında içe kapanmacı, milliyetçi eğilimler gelişti, politik alanda popülist-milliyetçi liderler türedi ve taraftar da buldular.
SİSTEMİK KRİZ AŞILMADIKÇA
Bütün bunlar çözüm yerine sorunu derinleştiren çırpınışlardır. Avrupa, faşist rejimlerin acısını yaşamış bir coğrafyadır. Buna rağmen böyle eğilimlere meyletmeleri çözümsüzlüğün sonucudur. Günümüz itibariyle kapitalist modernite krizi sürekli derinleşiyor. Bu nedenle küresel, bölgesel, ulusal düzeyde yaşanan sorunlar çözülemiyor. 1990’lardan bu yana Ortadoğu’da yaşanan savaş, çatışma hali ve sorunların giderek tümden çözümsüz kalması bu krizin sonucudur. Sistemik kriz aşılmadığı müddetçe bölgesel ve yerel sorunlara da çözüm üretilemez. Mevcut haliyle de sistemin yaşadığı krizi kendi gücüyle aşma imkânları tükenmiş gibidir. Gerisi bu denli ağır bir krizi yaşayan kapitalist modernite sistemini aşacak yeni demokratik gelişmelere kalmıştır. Söz konusu büyük tehlikelerden insanlığı ancak böyle alternatif gelişmeler kurtarabilir.
20. yüzyılın başında kapitalist sistemi çözümleyen sosyalistler, “Ya sosyalizm ya barbarlık!” diyerek, insanlığın geleceği açısından kapitalizmin mutlaka aşılması gereken bir tehlike haline geldiğini ortaya koymuşlardır. Bu tespit, söz konusu yüzyılın ilk çeyreğinde büyük bir sosyalist hamle ortaya çıkarmış ve bu durum Rusya’da Ekim 1917 Devrimi’yle sonuçlanmış olsa da öngörüldüğü gibi bir Avrupa Devrimi düzeyine ulaşamamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Çin ve Doğu Avrupa gibi alanlarda yaşanan gelişmeler siyasi ve askeri bakımdan sosyalist hareketi bir dünya sistemi haline getirmiş; ABD-Sovyet bloklaşması temelinde yaşanan ve adına soğuk savaş denen mücadele sonunda Sovyetler Birliği esas olarak iç nedenleriyle 1990’ların başında çözülüp çökmüştür.
KAPİTALİZME KARŞI YÜRÜTÜLEN SOSYALİST MÜCADELE
Geçen yüzyılda kapitalizme karşı farklı akımlar biçiminde yürütülen sosyalist mücadele yanında feminist ve ekolojist hareketler de belli ölçüde gelişme göstermiştir. Daha çok sosyalist hareketle iç içe olan bu akımlar da bazı yönleriyle kapitalizmi teşhir etmişlerse de istenen ve gereken başarıyı gösterememişlerdir. Esas olarak da reel-sosyalizmin çözülüşüyle birlikte çok ciddi bir zayıflamayı ve dağılmayı yaşamışlardır.
Ekim 1917 Rus Devrimi ve reel-sosyalist sistemin oluşumu küresel düzeyde emekçi kesimlerde ve ezilen halklarda çok büyük bir umut ve güven ortaya çıkarmıştır. Artık kapitalist baskı ve sömürü sisteminin aşılacağı inancı güçlü bir biçimde oluşmuştur. Marks, Engels ve Lenin gibi önderlerin düşünceleri küresel düzeyde yayılmış, var olan dinleri bile aşan bir kitleselliğe ulaşmıştır. Fakat tüm bunların tersi olarak, 1990’ların başında reel-sosyalizmin çözülüşü de tüm dünyada aynı oranda bir karamsarlığı, umutsuzluğu ve kaçışı ortaya çıkarmıştır. Bu durum, kendi içinde çok ciddi çelişkiler yaşasa da kapitalist modernite sistemini önemli düzeyde umutlandırmıştır. Son 35 yıllık süreç biraz da bunlar temelinde yaşanmaktadır.
Kuşkusuz reel-sosyalizmin çözülüş ve çöküş nedenleri üzerinde önemli bir düşünme ve tartışma düzeyi söz konusudur. Bu konuda bazı yeni düşünceler geliştirilmeye çalışılsa da bunları reel-sosyalizmi aşacak ve kapitalizme alternatif hale gelecek bir bütünlüğe ulaştırma ve yeni teorik kuramlar oluşturma pek gerçekleşmemiştir. Daha çok sosyalizmden kaçış eğilimi ile dogmatik yaklaşımlar hâkim olmuştur. Bir bölüm aşırı liberalize olup düzene karışırken, dogmatik yaklaşım da pratik karşılığı olmayan bazı teorik ilkeleri tekrarlayarak etkisiz hale gelmiştir.
SOSYALİZMDEN KUŞKU DUYMAK …
Reel-sosyalizmin çözülüşüne dair baştan itibaren en ciddi, eleştirel ve yaratıcı yaklaşım gösteren Önder Abdullah Öcalan olmuştur. Her türlü sosyalizmden kaçış eğilimini “Sosyalizmden kuşku duymak, insandan, onun sosyal varlığından kuşku duymaktır” ve “Sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır” diyerek eleştirmiş, geliştirdiği yeni kavram ve düşüncelerle de örgütü yürütmeye çalışmıştır. Uluslararası komplo ardından, komplonun nedenleri ve aşılma yolları üzerine yoğunlaşmalarını aynı zamanda reel-sosyalizmin çözülüşünün nedenleri üzerine eleştiri ve değerlendirmelerle de birleştirerek tarihi önemde bir zihniyet devrimini kendi şahsında gerçekleştirmiştir.
Önder Abdullah Öcalan, reel-sosyalizme dair ilk bütünlüklü değerlendirmelerini ‘Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa’ adlı savunmasında yapmıştır. Bunları da yeterli görmeyerek, “İdeolojik bunalım yaşıyoruz” deyip PKK’nin adının değiştirilmesini gündeme getirmiştir. Ardından yoğunlaşmalarını daha da derinleştirerek, ‘Bir Halkı Savunmak’ başlıklı savunmasında paradigma değişimini ortaya koymuştur. PKK’yi iktidar odaklı ve devlet eksenli bir parti olmaktan çıkartarak, PKK’nin yeniden inşasını “Demokratik, Ekolojik ve Kadın Özgürlükçü Toplum” paradigması temelinde yeniden gündemleştirmiştir. Daha sonra söz konusu paradigmayı, kapitalist modernitenin alternatifi olarak “Demokratik Modernite Kuramı” biçiminde geniş izaha ve çözümlemeye kavuşturmuştur. Özgürlük Sosyolojisi adlı savunmasında “Kapitalist Moderniteye Karşı Demokratik Modernite” başlığı altında kapitalist modernitenin kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet boyutlarına karşı demokratik moderniteyi ahlaki-politik toplum, eko-ekonomik toplum ve demokratik konfederalist toplum boyutlarıyla tanımlamıştır. Böylece çöküş nedenleriyle birlikte reel-sosyalizmi her bakımdan aşarak, kapitalist moderniteye karşı ezilenlerin kurtuluşu için çözüm yolları gösteren yeni bir demokratik sosyalist teori, program ve strateji ortaya koymuştur.
ÖNDER ABDULLAH ÖCALAN’IN DEMOKRATİK MODERNİTE KURAMI
Önder Abdullah Öcalan’ın Demokratik Modernite Kuramı, ulaştığı her yerde başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm emekçiler ve ezilen halklar tarafından müthiş bir ilgi ve heyecanla karşılanmakta, kapitalizmin bunalttığı herkeste yeni bir umut yaratmaktadır. Yeniden sosyalizm tartışmaları ve yeni enternasyonal arayışları da bu temelde gündeme gelmektedir. Demokratik modernite çizgisi ve demokratik ulus çözümü, reel-sosyalizm yıkıntılarından kurtulmanın kilidi olarak görülmektedir.
…
APOCU HAREKETİN SOSYALİZME EN ÖNEMLİ KATKISI
Önder Abdullah Öcalan “Sosyalizm kadının özgürleşmesinden geçer” der. Oysa hiçbir sosyalist devrimci öncü, kadın özgürleşmesini ve kadınla özgür temelde ilişkilenmeyi yaşamsallaştırmamış, hatta bunun kuramını da oluşturmamıştır. Ne yazık ki sosyal bilim bugüne değin böyleydi. Bir din gibi tapınılması ve öncülerinin de peygamber gibi ele alınması da sosyalist mücadelelere büyük kaybettirmiştir. Şimdi yapılmaya çalışılan tahlillerle söz konusu durum aşılmaya çalışılmaktadır. Marks, Lenin, Mao, Stalin bu temelde incelenmelidir. Lenin bu konuda büyük çaba sahibidir, onu suçlamıyoruz. Stalin kadını mülkleştirir, eve kapatır, öldürmese de ölmekten beter eder. Önder Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği “Erkeği Öldürmek” çözümlemesi ise tüm bunlara bir cevap olurken, tarihsel toplumu doğru ele alışta da önemli bir adım olmuştur.
Kadını öldüren canidir. Bir caniden sosyalist çıkmaz. Özgür düşünme imkânı çok önemlidir. İnsanı insan yapan en önemli özellik, özgürlük düşüncesidir. Kadını da biraz ayakta tutan odur. Eğer özgürlük düşüncesi kadının elinden giderse, kadın biter. Dolayısıyla bu yeni çıkış; yeni sosyalizm, yeni Kürt varlığı, yeni Kürt kimliği, Kürt özgürlüğü bu temelde gelişir. Hem uygarlık eleştirisi hem modernite eleştirisi hem kadın köleliği eleştirisi Apocu Harekette büyük bir gelişme göstermektedir. Sosyalizme en önemli katkı da budur.
* Demokratik Komünal Toplum Manifestosu kitabından derlenmiştir.