Bugüne kadar yaşanan devrimsel çıkışların içerisinde, devleti ele geçirmeyi hedefleyen ve bir ulus-devlet prototipi içerisinde yaşamayı vaat eden hangi devrim varsa, bugün çözülmüştür. Dünya genelinde sosyalizme en büyük darbeyi, kendini geliştirmeyen ve ekside kalan devrimler yapmıştır.
Önder Apo’nun reel sosyalizme yönelik şu değerlendirmesi, sosyalizm mücadelesinin nasıl bir yanlış yola çıktığının da bir göstergesidir:
“Zaten iki yüz yıllık sosyalizm ve reel sosyalizmin tarihi de kapitalizme soldan destek olma durumunu aşamadığını göstermektedir. Mesela hatanın, yanlışın nerede yapıldığını açığa çıkarmanın çok üstündedir. Paradigmanın kendisi yanlıştır. İçinden ayırt edici bir iki yanlış veya doğrunun olması, paradigmatik açıdan sonucu pek değiştirmez.”
NEGATİF DEVRİM, KARŞI-DEVRİM MİDİR?
Gelelim konumuza; ilk başta aslında çok sert bir soruyla başlayalım: Önder Apo, büyük Köln yürüyüşüne gönderdiği mesajda, “Bu süreç, aslında negatif devrim sürecinden pozitif devrim sürecine geçiştir. Sürecin bu karakteri, tarihsel ve evrensel bir gerçeklik olarak kavranmalıdır” demişti. Bazı çevreler ise hemen ‘negatif devrim’ ifadesi üzerinden yeniden “tasfiyecilik” tartışmalarına girerek, negatif devriminin bir nevi karşı-devrim olduğunu söylemeye başladı.
Gerçekten negatif devrim, karşı-devrim midir?
Negatif devrim, eskide ısrar etmenin; doğru çıkışlarla başlayan, ancak dünyanın gelişmesine karşın kendini yenilemeyen ve ideolojisinde yenilikler yapmayan devrimsel çıkışların tanımıdır. Devrimler tarihi bunun yüzlerce örneğiyle doludur.
Reel sosyalist yapıların bugün hâlâ ısrar ettiği düşünce sistemi de bir nevi negatif devrimdir. Kendini yenileyememenin en önemli göstergesi ise, halkların yararına olduklarını söyleyen ideolojilerin dahi bir egemen kültür içerisinde yetişmesi ve o egemen kültürün belirlediği sınırlar içerisinde bir değişimden yana olmalarıdır.
İnsanlık tarihinden örnek verirsek, Marksist tarihçilerin çoğu bile insanlık tarihini kapitalist modernitenin belirlediği sınırlar içinde ele almış ve buna göre kendi ideolojik düşüncelerini şekillendirmişlerdir.
Avrupa merkezli gelişen bütün sistemler gibi, reel sosyalizm de her ne kadar kapitalist moderniteye karşı olduğunu söylese de pratik anlamıyla böyle olmamıştır. Sosyalizmin gündelik hayata dair söylemleri dahi Avrupa merkezli söylemlerin benzerlerinden oluşmaktadır. Oysa dünya, Avrupa’dan ibaret bir yer değildir ve olamaz da!
Önder Apo’nun “Gerçekten Avrupa merkezli sosyal bilim egemenlik kokmaktadır. Ya egemen kılar ya da egemenlik altına sürer” sözleriyle ifade ettiği durum, Avrupa merkezli gelişen bütün sistemlerin aslında bir yerden sonra egemenin yararına olduğudur. Egemenler asla yeniyi istemezler. Bu nedenledir ki, reel ve bilimsel sosyalizm kapitalizme karşı çıkış yapsalar bile, egemenin belirlediği düşünce sisteminden çıkamadıkları için bugün yenilmişlerdir.
SUBJEKTİF AJANLIK KAVRAMINDAN NEGATİF DEVRİM KAVRAMINA
Özgürlük Hareketi tarihinde ve Önder Apo’nun ideolojik yaşamında hiçbir tanım ve söz birden ortaya çıkmaz. Temelsiz bir söylem hiçbir zaman olmamıştır.
Dönemine göre söylenen her söz ve yapılan her tanım, aslında o güne kadar yürütülen çalışmaların ve mücadelenin ortaya çıkardığı sonuçlardır. Yoksa bir sabah kalkıp, ‘Aslında bu yanlış’ diye ortaya çıkan hiçbir şey olmamıştır.
Komünler, entegrasyon, müzakereci demokrasi gibi “negatif devrim, pozitif devrim” tanımları da Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin ideolojik dünyasında yaşanarak öğrenilen ve yeniden tanımlanan kavramlardır.
Dünya devrimler tarihine bakıldığında, devrimci pratiklerin en önemli sorunlardan biri, devrimsel çıkışların sonrasında gerçekleşen devlet baskısının farklı şekil ve adlarla devam etmesidir.
Reel sosyalizm ve bilimsel sosyalizmin en büyük eksiklikleri ve yenilmelerine sebep olarak gösterilebilecek en büyük etken, devlet aygıtına verilen önem ve güçtür. Zaten devlet aygıtının tanımını kapitalist sistemin sınırları içerisinde verilen tanımla belirleyen reel sosyalizm ve onun eksikliklerini gidermek amacıyla ortaya çıkan bilimsel sosyalizm, bu hatanın karşılığını yıkım ve yok olma ile görmüştür.
Devlet aygıtı, günün sonunda zoru kullanacak olandır. Bir yerde devlet varsa, orada bürokrasi, yönetici sınıf ve bu sınıfın çıkarları vardır. İşçi sınıfının ve ezilenlerin devrimini gerçekleştirdiği söyleniyor olsa bile, bir süre sonra, işçiler, ezilenler ve yoksullar adına konuşmayı kendinde hak gören elit bir yönetici sınıfının ortaya çıkmasını engelleyemezsiniz.
Halklar adına söz kurmayı ve karar vermeyi kendinde hak gören bu sınıf için artık, ellerindeki gücü kaybetmemek dışında bir amaç olamaz. İşte tam da burada, devrimsel bir çıkışın yıkımının adımlarını atmış olursunuz. Halklar nezdinde pozitif bir çıkış olan devrimi, negatif bir hale getirirsiniz.
Önder Apo, ‘Kürdistan’da Zorun Rolü’ kitabında “Zor, toplumsal yaşamda başlı başına ve kendiliğinden bir olay değildir. Toplumsal gelişmeye istediği gibi yön veremez ve onu belirleyemez. Her şeyin olduğu gibi zorun da bir temeli, bir kaynağı vardır; o temel üzerinden doğar, gelişir ve bir gün yok olup gidecektir. Bazıları, zorun her şeyi yapmaya kadir olduğunu sanırlar ve ekonomik, sosyal, kültürel çeşitli toplumsal alanlarda her şeyin zorla yapılabileceğini düşünürler. Bu düşünce yanlıştır” derken aslında tam da bundan bahsediyordu.
Zor, yeninin gelmemesi için kullanılan bir aygıttır. Eskide ısrar edenlerin, eskiyi ya da konfor alanlarını bırakmak istemeyenlerin sarılabilecekleri tek araçtır. Bu ise kaçınılmaz olarak sizi yok oluşa götürür.
Savaşın ne kadar sürdüğü veya şiddetin ne kadar geriye götürdüğünün bir önemi yoktur. Önemli olan, yenilenmeme ve yeni çağa uygun bir sosyalizm anlayışını geliştirememektir.
Bundan dolayı, bugün sosyalizm bir umut olmayı bırakalım, bir ütopya dahi olamayacak kadar geridedir. Kapitalist modernitenin ısrarlı saldırıları ve pervasız yıkımı karşısında halkların öfkesi büyürken, yine de bir alternatif olamayan yapı ve örgütlerin ortaya koydukları, negatif devrim anlayışından başka bir şey değildir.
Kürdistan Özgürlük Hareketi, aslında tanım olarak “negatif devrim” sözcüğünü kullanmasa da yıllardır bu tür yapılar ve bireylere yönelik bir tanım kullanmıştır.
“Objektif ajanlık” tanımı, Kürdistan Özgürlük Hareketi tarafından özellikle 90’lı yıllarda çok sıklıkla kullanılan bir tanımdı. Bu tanım ile, devrimci bir mücadeleye başlayan ancak sonrasında bilinçsiz bir biçimde karşı-devrime hizmet eden yaklaşımlar içindeki bireyler tanımlanırdı.
“Objektif ajan” olarak eleştirilen kişiler, eskide ısrar eden, hareketin yenilenme çabalarını sekteye uğratan ve kendini dayatan kişilerdi. ‘Benim dediğim doğrudur’ anlayışıyla hareket eden bu kişi ve grupların en büyük özelliği, bir ortaklaşmadan yana olmamaları ve ortaklaşmak yerine ısrarla kendi dediklerini dayatmalarıydı.
KENDİNİ DAYATMA, ESKİDE KALANI VE ALIŞKANLIK HALİNE GELENİ DAYATMAYI GETİRİR
Özgürlük Hareketi ise ilk günden bugüne kadar, bir ortak payda bulma yoluna giderek mücadeleyi büyütmenin ve doğru politik bir hat çizerek kazanımlar elde etmenin çabası içerisindeydi.
Kendini dayatma, beraberinde eskide kalanı ve alışkanlık haline geleni dayatmayı getirir.
Özellikle reel sosyalist bir mantık içerisinde kendini yetiştiren kişiler için bu dayatma daha belirgin olur; çünkü sosyalizme din gibi bakan ve yenilenmek yerine, puta tapar gibi söylenilenlere tapan bireyler için devrim bir yenilenme değil, kendi çıkarlarına göre hareket etme özgürlüğünden ibarettir.
90’larda “subjektif ajanlık” olarak tanımlanan davranış ve düşünceler, bugün “negatif devrim” tanımı içerisine girer. Her iki tanımda özetle, değişim ve dönüşüme direnen, bir ortaklaşma kültürünü yok sayan ve her şekilde bir sınıfın başka bir sınıf üzerinde tahakkümünü düşünen yapı ve bireylerden oluşur.
Negatif devrim, bir karşı-devrim değildir; devrimci mücadele veren yapı, parti ve kurumlarda gerçekleşen katıcılık, tutucu yaklaşımlar ve değişime direnme pratikleridir.
Değişime direnen kim olursa olsun, yok olur ve gider. Bir devrimin negatifleşmesinin en önemli ispatı, zamanın ruhuna uymayan ve gelişen değerlere karşı katı bir tutuculuk içinde olmasıdır. Bir uzlaşı veya ortaklaşma yerine, çatışma üzerinden kendini var etmekte ısrar eden negatif devrim, bu ısrarından dolayı hep geriye gider ve yenilgiye uğrar.
Önder Apo’nun “Negatif devrimden pozitif devrime geçiyoruz” sözü, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin yenilenme ve yeniyi arama mücadelesinin tanımıdır aynı zamanda. Aynıda ısrar, yok olmakta ısrardır. Sosyalist teorinin en önemli sözüyle açıklarsak, “somut koşulların somut tahlili” üzerinden bir değişim yaşanmalıdır. Her dönem, kendi isyanını, kendi isyan örgütünü ve kendi isyanının düşünce disiplinini yaratır.
70’lerin kaotik ortamında ortaya çıkan PKK ve onun ilk adımını attığı ideoloji, gelişerek bugünün dünyasına uyarlanmış bir şekilde yeniden, büyük insanlığın kurtuluş mücadelesinin öncüsü olmaya başlamıştır.
Bundan dolayıdır ki, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nde isimler değil, ideoloji önemlidir. Kürdistan Özgürlük Hareketi, ideolojik netleşmeyi ve ideolojik gelişmeyi sağladığı için, bugün negatif olan her şeyi geride bırakacak güce ve enerjiye sahiptir.
Başka bir açıdan bakarsak, negatif devrim sürecinin kavranması açısından önemli bir noktaya varabiliriz. 80’lerde yapılan bir çözümlemede Önder Apo’nun, “Biz adı dahi anılmayan bir halkın yurtseverliğini yaptık” ifadesi ile “Kürt realitesi tanınmıştır” ifadeleri arasında geçen süreyi de negatif devrim tanımı içerisinde değerlendirebiliriz.
Adı dahi anılmayan ve ismi dillendirilmeyen bir halkın yurtseverliğini yaparak başlanan yolda, bir halk yok olmaktan son anda kurtulmuş; sömürgeci zihniyetlerin bütün sekter ve sakat yaklaşımlarının dışında, yeni bir yaşam olduğunu görmüş, sahiplenmiş ve bugün dünyanın her yerinde tanınan, saygı duyulan, bir ulus-devleti olmadan statü sahibi olan bir konuma gelmiştir.
Kürt halkını tanımayan ve Kürt halkına düşman olanların bile kabul ettiği bir gerçeklik olarak, Kürt halkı ve Kürdistan Özgürlük Mücadelesi artık yeni şeyler söylemenin zorunluluğunu ve sorumluluğunu üstlenmek zorundadır.
İşte bu yenilik, Önder Apo’nun tanımıyla pozitif devrim çağıdır. Herkesin ismini dahi söylemekten imtina ettiği bir ülkeyi, dünyanın en önemli güçlerinden biri haline getirmeyi başaran hareket için artık bu zaferi ve kazanımı ileriye taşımak, eksik ve yanlış yanlarını atıp yeni bir yol bulmaktan başka bir çare ya da yaklaşım yoktur.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, her dönem kendi isyanını ve kendi düşüncesini yaratır. Yeni çağın düşüncesi de reel sosyalizm veya bilimsel sosyalizm değil, demokratik ulus sosyalizmidir.
Yeni çağın sosyalizm anlayışının gelişimi, halkların ortaklaşarak ve yan yana gelerek yaratacakları mücadele ile mümkündür. Bundan dolayıdır ki PKK, 27 Şubat’ta yapılan tarihi çağrının ardından, “Mücadelemiz halkımıza emanettir” demiştir.
DEVAM EDECEK