Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği, krizlerin yalnızca devlet sınırlarını değil, toplumsal hafızayı da derinden etkilediği bir dönemde Kürt ve Kürdistan meselesi bir kez daha bölgesel dengelerin merkezinde yer alıyor. Rojava’ya dönük saldırıların yarattığı sarsıntı, yalnızca bir coğrafyayı değil, aynı zamanda ortak bir siyasal tahayyülü de hedef alırken; bu gelişmeler Kürtler arasında ulusal birlik tartışmalarını daha görünür, daha yakıcı ve daha acil bir başlık haline getirdi.
Tam da böyle bir atmosferde Newroz meydanlarında yükselen ulusal birlik ruhu, Kürdistani bütün siyasi hareketlere güçlü bir mesaj niteliği taşıdı. Bu ruh, bir yandan parçalanmışlık ve belirsizlik duygusuna karşı ortak bir irade arayışını beslerken, diğer yandan da yeni bir siyasal yönelimin imkanlarını tartışmaya açtı.
Son dönemde, Kürdistan’ın dört parçasında halkın ve siyasi aktörlerin gündeminde giderek daha fazla yer bulan bu tartışmaları, Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) Dış İlişkiler Sözcüsü Nilüfer Koç ile konuştuk.
Geçtiğimiz günlerde KNK olarak Kürt halkının gündemindeki ulusal birlik meselesine ilişkin bir toplantı gerçekleştirdiniz. Rojava’ya yönelik saldırılarla başlayıp Newroz meydanlarında öne çıkan en temel talep Kürt Ulusal Birliği oldu. Son toplantınızda olduğu gibi KNK olarak siz de bu konunun aciliyetine sık sık dikkat çekiyorsunuz. Bu aciliyetin nedeni nedir?
Bugün içinde bulunduğumuz süreç, Kürtleri birbirine mecbur eden bir tarihsel döneme işaret ediyor. Ortadoğu’nun merkezinde yaşanan büyük kriz, yani “Üçüncü Dünya Savaşı dinamikleri”, Kürtleri doğrudan etkileyen bir gerçeklik yaratmış durumda. Artık bir parçada alınan karar, diğer tüm parçaları doğrudan etkileyebiliyor. Bu yeni durum, Kürtler açısından klasik siyaset yapma biçimlerini aşan bir aşamaya işaret ediyor.
Özellikle Rojava’ya yönelik saldırılar ve Newroz meydanlarında açığa çıkan güçlü ulusal birlik talebi, aslında toplumun bu ihtiyacı çok net bir şekilde hissettiğini gösterdi. Biz de KNK olarak uzun süredir bu konuyu gündemimizde tutuyoruz. Çünkü artık ulusal birlik, bir tercih değil, bir varlık meselesidir.
Bugün bölgedeki hiçbir güç Kürtleri anayasal haklarıyla, eşit bir halk olarak kabul etmiş değil. Bu da bizi sürekli kırılgan ve hedef haline getiriyor. İran’dan Suriye’ye, Türkiye’den Irak’a kadar her gelişme Kürtleri doğrudan etkiliyor. Bu nedenle herhangi bir parçadaki yanlış bir adım ya da dağınıklık, tüm Kürt halkını risk altına sokabiliyor.
Son dönemde yaşanan savaşlar ve krizler de bunu açıkça gösterdi. İran’daki süreç, Suriye’deki gelişmeler ve bölgedeki sürekli gerilim, Kürtlerin daha koordineli, birbirini tamamlayan ve ortak bir siyasal perspektifle hareket etmesini zorunlu kılıyor.
KNK olarak biz de bu çerçevede uzun süredir çalışmalar yürütüyoruz. Son yürütme kurulu toplantımızda da bu aciliyet yeniden ele alındı. 27 yıllık bir deneyimle, Kürt partileriyle yürüttüğümüz temaslar üzerinden artık daha somut bir zemine geçme ihtiyacını tartışıyoruz.
Bugün üzerinde durduğumuz şey, “birlik olalım” demekten öte, bunun nasıl mümkün olacağıdır. Yani savunma politikalarından siyasi koordinasyona, parçalar arası eşgüdümden ortak karar mekanizmalarına kadar daha gerçekçi bir zemin oluşturmak zorundayız.
Artık romantik ya da soyut bir birlik çağrısı değil; real politikaya dayanan, sahadaki riskleri gören ve buna göre kendini örgütleyen bir birlik anlayışına ihtiyaç var. Çünkü bu coğrafyada güçlü olan aktörler karşısında dağınık kalmak, varlığı ciddi biçimde tehdit eden bir durumdur.
Bu nedenle ulusal birlik, bugün Kürt halkı için yalnızca bir hedef değil, aynı zamanda varlığın ve geleceğin en temel güvencesidir.
Bölgede yaşanan kriz ve ulusal birliğin zorunluluk haline gelmesi Kürdistanlı siyasi partiler tarafından yeterince dikkate alınıyor mu? Daha önce ulusal birliğin hayata geçirilememesinin nedeni olarak partilerin kendi bakış açıları ve karşılıklı eleştirileri öne çıkıyordu. Bugün bu yaklaşım devam mı ediyor, yoksa partiler bu yeni sürecin gerekliliğini anlamış durumda mı?
Birincisi, bu süreci kolaylaştıran çok önemli bir unsur var: halkın doğrudan ortaya koyduğu irade. Özellikle Rojava etrafında gelişen saldırılar sonrası ve Newroz’da milyonların ideolojik ayrım gözetmeden meydanlara çıkıp “Kürtler birdir” demesi, aslında Kürt siyasetine açık bir talimat niteliğindedir. Bugün siyaset bu talimatı dikkate almak zorundadır. Çünkü halk hiçbir dönemde bu kadar güçlü ve net bir şekilde birlik talebini ortaya koymamıştı.
Dolayısıyla bugün herhangi bir siyasi aktörün “ben bunu uygun görmüyorum” deme lüksü de eskisi kadar kolay değil. Çünkü karşısında doğrudan “bir olun” diyen bir halk gerçekliği var. KNK olarak bizim çalışmalarımızı hızlandırmamızın bir nedeni de bu toplumsal iradedir; bunu siyasete hatırlatma ve aynı zamanda bu yönde ikna süreçlerini geliştirme ihtiyacıdır.
Elbette sorunlar tamamen ortadan kalkmış değil, hâlâ bazı sıkıntılar ve çelişkiler var. Örneğin, Güney Kürdistan’da KDP ile YNK arasında yaşanan gerilimler, Irak Cumhurbaşkanlığı süreci ya da Kerkük Valiliği tartışmalarında görüldüğü gibi, zaman zaman sert karşılıklı eleştiriler ortaya çıkabiliyor. Bu tür durumlar ulusal birlik önünde hâlâ zorluklar olduğunu gösteriyor.
Ancak buna rağmen, mevcut koşullar geçmişe göre daha farklı. Hem KDP’nin hem YNK’nin bölgedeki değişimleri ve riskleri okuyan, buna göre pozisyon almaya çalışan yapılar olduğunu düşünüyorum. Yani bugün siyasal konjonktüre dair yapılan değerlendirmeler, birçok aktörde benzer sonuçlara varıyor. Bu da birlik zeminini geçmişe göre daha elverişli hale getiriyor.
Diğer yandan, farklı parçalarda ortaya çıkan bazı pratikler de dikkat çekici. Doğu Kürdistan’da çeşitli partilerin “bu bizim savaşımız değil” diyerek ortak bir tutum geliştirmesi ya da genel olarak Kürt siyasetinde savaş yerine siyasi yöntemleri önceleyen bir eğilimin güçlenmesi, fiili bir paralellik yaratıyor.
Rojava’da da benzer bir tablo ortaya çıktı. Önder Abdullah Öcalan’ın müdahaleleri, Sayın Mesut Barzani, Neçirvan Barzani ve Bafil Talabani’nin bu çerçevede devreye girmesi, halkın güçlü mobilizasyonu… Tüm bunlar, savaş dışı siyasetle de ciddi risklerin bertaraf edilebileceğini gösterdi. Bu durum, Kürt siyasetinde önemli bir özgüven de açığa çıkardı.
Dolayısıyla bugün yapılması gereken, ortaya çıkan bu özgüveni ve fiili yakınlaşmaları ulusal birliğin somut zeminine dönüştürmektir. Çünkü mevcut koşullarda, bütün zorluklara rağmen buna mecbur olduğumuz çok açık.
Peki, Kürt ulusal birliğinin sağlanmasını engellemeye dönük dış müdahaleler ya da politikalar söz konusu mu? Bu konuda dış aktörlerin bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Dört devlet açısından baktığımızda -Türkiye, İran, Suriye ve Irak- ortaya çıkan tabloyu doğru okumak gerekiyor. Türkiye özelinde bir diyalog süreci var. Güven artırıcı adımlar bakımından Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi ne gerekiyorsa yaptı. Silahlı mücadele stratejisi sonlandırıldı ve tamamen demokratik siyaset temelinde söz ile eylemin şekillendiği bir pozisyon ortaya çıktı.
Benzer bir durum Rojava’da da söz konusu. HTŞ yönetiminin baskıcı ve şoven yaklaşımlarına rağmen Kürtler, diplomatik ve siyasal yollarla, yani müzakereyle çözüm arayışında ısrar ediyor. Suriye’de de bu yönde bir hat var. İran’daki gelişmelerde de Kürtlerin benzer bir tutum aldığını gördük. Güney Kürdistan’da da herkesin tampon bölge olarak kullanmak istediği bir yerde, yine savaş istemeyen bir pozisyon ortaya çıktı. Yani fiili olarak dört parçada da Kürtler savaş istemeyen bir çizgide.
Bu çok önemli; çünkü örneğin, İran’a karşı bir savaş pozisyonu alınmaması, yarın ulusal birlik sağlandığında Kürtlerin bu devletlere “birliğimiz size karşı değil” diyebilmesinin zeminini oluşturur. Türkiye’de, Suriye’de olduğu gibi sorunları diyalog ve demokratik yöntemlerle çözme yaklaşımı öne çıkıyor. Bu sadece bir niyet beyanı değil, somut adımlarla desteklenen bir süreç. Dolayısıyla dört devlete dönük güven inşa etme mücadelesinin sürecindeyiz.
Bu noktada, Önder Apo’nun “Kürtlerin stratejik akılla hareket etmesi gerekiyor” perspektifi önemli. Kürt stratejik aklı, komşu dört devletle bir uzlaşı içinde, Kürtlerin varlık hakkını hukuki ve anayasal güvenceye kavuşturmayı esas alıyor. Demokratik siyaset, toplumsal mücadele ve hukuksal çözüm arayışı bu yaklaşımın merkezinde yer alıyor.
Elbette bu, Kürtlerin başka seçenekleri olmadığı anlamına gelmiyor. Bölgedeki çok aktörlü ve çok kutuplu yapı, Kürtlere farklı imkanlar da sunuyor. Ancak mevcut durumda akılcı olan, savaş dışı yöntemlerle çözümü zorlamak.
Küresel güçler meselesine gelince; eğer bölgesel düzeyde bu dört devletle ilişkilerde somut adımlar atılırsa, bunun etkisi küresel düzeye de yansır. Örneğin Türkiye’nin, Önder Apo’nun önerileri doğrultusunda, hukuki ve siyasal statü konusunda atacağı küçük bir adım bile bölge açısından çok belirleyici olabilir; İran’ı, Suriye’yi ve Irak’ı da olumlu etkileyebilir.
Bugün dünya çok kutuplu bir siyasete evrilmiş durumda ve Kürtlerin eskisine göre daha fazla seçeneği var. Bu nedenle savaş dışı, demokratik temelde şekillenecek bir Kürt Ulusal Birliği, hem bölgesel istikrar hem de küresel güçler açısından dikkate alınmak zorunda kalınacak bir seçenek haline gelebilir.
Kürtlerin eskisinden daha fazla seçenekleri var masada. Bunu da herkesin düşündüğünü düşünüyorum ben.
Farklı çevreler arasında Kürt Ulusal Birliği’nin nasıl olması gerektiğine dair tartışmalar yürüttüğünüzü söylediniz. Bölgedeki gelişmeler göz önüne alındığında, kısa vadede atılması gereken öncelikli adımlar neler olmalı?
Kısa vadede atılması gereken adımları birkaç temel başlıkta toplamak mümkün. Öncelikle içinde bulunduğumuz dört devletli denklem -Türkiye, İran, Irak ve Suriye- birbirine bağlı gelişmeler üretiyor. Bu çerçevede özellikle Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da oluşan zemin önemli. Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin attığı adımlar ciddi bir siyasal zemin yarattı. Eğer bu zemin hukuksal adımlarla güçlendirilirse, bu sadece Türkiye’yi değil, diğer üç parçayı da daha az şiddetli ve daha çok siyasal çözüm eksenli bir tartışma sürecine yöneltebilir.
Burada ulusal birliğin rolü de değişiyor. Yüz yıl boyunca Kürt sorunu kartı çoğu zaman istikrarsızlığın bir aracı olarak görüldü. Bugün ise Kürt sorununun çözümü, bölge için istikrar üreten “altın değerinde” bir imkan haline gelebilir. Ulusal birlik de bu imkanı doğru değerlendirmek durumundadır.
İkinci olarak, hukuksal güvence meselesi var. Kürtlerin varlık hakkı anayasal ve uluslararası düzeyde garanti altına alınmadığı sürece, savunma politikası temel bir öncelik olmaya devam eder. Bu nedenle ulusal birlik tartışmalarında “savunmayı nasıl ortaklaştıracağız” sorusu kritik bir yerde duruyor. Çünkü bölgede gelişmeler çok hızlı ve bir halkın geleceği tesadüflere bırakılamaz.
Üçüncü olarak, uluslararası diplomasi boyutu önemlidir. Kürtlerin elinde bölgeyi istikrara kavuşturabilecek güçlü bir argüman var: Kürt sorununun çözümü. Bu, hem bölgesel hem küresel aktörlere sunulabilecek önemli bir zemin oluşturuyor. Çok kutuplu bir dünyada Kürtlerin eskisine göre daha fazla seçeneğe sahip olduğu da bir gerçek.
Bununla birlikte, birlik tartışmalarında ideolojik yaklaşımın sınırları da doğru çizilmelidir. Her parti kendi ideolojik yapısını koruyabilir, ancak bu farklılıklar altmış milyonluk bir halkın geleceğinin önünde engel olmamalıdır. Gerekli olan, ulusal düzeyde ortak prensiplerde uzlaşabilmektir.
Öte yandan, bu sürecin sadece siyasi partilerle sınırlı kalmaması gerekiyor. Kürt toplumu çok renkli ve çok katmanlı bir yapıya sahip. Kadınlar, gençler ve farklı toplumsal kesimler bu sürecin doğrudan parçasıdır. Ulusal birlik birkaç partinin dar çerçevede alacağı kararlarla kurulamaz; toplumsal katılım ve demokratik zemin şarttır.
Özellikle kadınların rolü burada ayrı bir önem taşıyor. Kürdistan’da kadınlar yalnızca savaşın mağduru değil, aynı zamanda şiddet dışı bir toplumsal kültürün taşıyıcısıdır. Bu nedenle ulusal birlik tartışmalarına daha güçlü katılımları gerekir. Zaten hem Kürdistan’ın dört parçasında hem de diaspora alanında kadınların bu yönde ciddi çabaları ve platformları bulunuyor.
Sonuç olarak, kısa vadede yapılması gereken; hukuksal zemini güçlendirmek, savunma ve diplomasi alanlarında ortaklaşmak, ideolojik farklılıkları aşan ulusal prensiplerde buluşmak ve en önemlisi bu süreci toplumsallaştırmaktır. Çünkü halkın verdiği mesaj açıktır ve bu mesajın gereğini yerine getirmek artık ertelenemez bir sorumluluktur.