Barış ve Demokratik Toplum sürecinde bir buçuk yıl geride kalmasına rağmen iktidar, adım atma konusunda halen isteksiz davranıyor. Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin sürecin işlemesine yönelik attığı adımlara rağmen iktidarın oyalama taktiği uygulaması ise kamuoyunda tepkiyle karşılandı.
Sürecin işlemesi beklenirken kayyumların geri alınmaması, tutsakların bırakılmaması tartışılırken iktidar CHP’ye yönelik operasyonlarını artırarak süreci giderek daha da olumsuz yönde etkiliyor. Yaşananları akademisyen Nuray Türkmen ajansımıza değerlendirdi.
‘SÜRECİN YAVAŞLAMASINI SADECE İSTEKSİZLİK OLARAK OKUMAK EKSİK’
Çözüm süreçlerinin sadece niyetler ile değil, siyasal rejimlerin karakteri, devletin dönüşüm kapasitesi ile de değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren Türkmen, sözlerini şöyle sürdürdü: “Barış ve demokratik çözüm süreçleri yalnızca tarafların niyetleriyle değil; siyasal rejimin karakteri, güç dengeleri, toplumsal meşruiyet düzeyi ve devletin dönüşüm kapasitesiyle birlikte değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Bu nedenle sürecin yavaşlamasını ya da sınırlı ilerlemesini yalnızca “isteksizlik” ya da “ısrar” üzerinden okumak eksik kalabilir.
Türkiye’de tarihsel olarak güvenlik merkezli devlet yaklaşımı ile demokratikleşme perspektifi arasında sürekli bir gerilim bulunuyor. Demokratik çözüm yönünde atılacak her adım; yalnızca bir müzakere meselesi değil, aynı zamanda hukuk, yurttaşlık, yerel demokrasi, temsil ve kamusal alanın yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor. Bu da iktidar açısından mevcut siyasal dengeleri yeniden kurmayı gerektiren maliyetli bir alan olarak görülebilir.
Öte yandan uzun süreli çatışma ortamlarında karar vericiler çoğu zaman “önce güvenlik, sonra reform” yaklaşımını tercih ediyor. Oysa uluslararası deneyimler bunun tersini de gösteriyor: Kalıcı barış çoğu zaman güvenlik politikalarının genişletilmesiyle değil; güven üretici siyasal adımların, hukuki güvencelerin ve toplumsal katılımın artırılmasıyla mümkün olabiliyor. Bu nedenle bugün asıl sorunun yalnızca neden adım atılmadığından öte; demokratik çözümün hangi kurumsal-yasal ve toplumsal zeminde sürekli ve kalıcı hale getirileceği ile ilgili olduğu kanısındayım.”
‘SORUMLULUK SADECE DEM PARTİ’NİN DEĞİL TÜM MUHALEFETİN VE TOPLUMUN’
DEM Parti’nin süreci anlatamadığına yönelik eleştirilere de değinen Türkmen, DEM Parti’nin sürecin toplumsallaşması için çalıştığını ancak bunun toplumun geniş kesimine yansıyıp yansımadığının tartışılması gerektiğini belirten Türkmen, “Bu eleştiriyi tamamen reddetmek de, tamamen kabul etmek de kolay değil. Çünkü burada iki düzeyi ayırmak gerekiyor: sürecin yürütülmesi ile sürecin toplumsallaştırılması.
Bildiğimiz üzere; bir siyasal sürecin yalnızca parti merkezleri, liderler ya da müzakere aktörleri arasında kalması yeterli olmuyor. Toplumun farklı kesimlerinin kendisini bu sürecin öznesi olarak hissedebilmesi gerekiyor. Bu noktada DEM Parti’nin belirli ölçüde sahada anlatım çabaları yürüttüğü söylenebilir; ancak bunun toplumun geniş kesimlerinde ortak bir demokratik gelecek tahayyülüne dönüşüp dönüşmediği ayrıca tartışılmalı.
Özellikle son yıllarda kamusal tartışma alanlarının daralması, kutuplaşmanın artması ve medyanın parçalı yapısı düşünüldüğünde, yalnızca siyasi mitingler ya da parti açıklamalarıyla toplumsal meşruiyet üretmek zorlaşıyor.
Bununla birlikte; demokratik çözüm süreçlerini anlatılacak bir “politik paket” olarak düşünmekten imtina etmek gerekiyor. Bu süreç asıl insanların gündelik hayatında neyi değiştireceğini gösterebilen somut bir iddia haline geldiğinde karşılık buluyor. Bu anlamda böylesine köklü bir meselenin çözüm iradesi ve sorumluluğu yalnızca DEM Parti’nin değil; bu sorumluluk aynı zamanda tüm muhalefetin, akademinin, sivil toplumun, sendikaların, kadın hareketinin, yerel inisiyatiflerin ve farklı siyasal aktörlerin de. Gelecekte bu sürece dönüp bakıldığında olası hesabın sadece DEM Parti’ye kesilmesi kestirmeci, kolaycı ve aynı zamanda da dışsal bir sinik pozisyondan başka bir şeyi ifade etmez. Burada mevzu, Kürt meselesini kendi meselen gibi görüp görmemen ve böyle bir siyasal yaklaşıma sahip olmaman ile ilgili. Aksi takdirde hiçbir sorumluluk almadan sadece olumsuzlamak kurucu politik bir akıl ve gelecek tahayyülünün aksine var olana rıza göstermenin, dahası kimi zaman ortak olmanın bir hakikatidir. Eleştiri elbette yapılabilir ancak somut ve dönüştürücü müdahillik her zaman eleştiriye içkindir.”
‘MESELE SADECE PARTİ MESELESİ DEĞİLDİR’
İktidarın CHP’ye yönelik saldırılarına da değinen Türkmen, muhalefetin alanının daraldığı algısının oluşmasının etkilerine de vurgu yaparak şöyle devam etti: “Demokratik çözüm süreçlerinin yalnızca çatışmanın tarafları arasındaki ilişkiyle değil, ülkenin genel demokratik iklimiyle doğrudan bağlantılı olduğunu biliyoruz. Yani hem kaynağı hem de etkileneni olabilir. Bu nedenle ana muhalefet partisine yönelik müdahaleler ya da demokratik siyaset alanını daraltan tüm uygulamalar, ister istemez çözüm tartışmalarını da etkiler elbette. Çünkü demokratik çözümün toplumsal karşılık bulabilmesi için toplumun farklı kesimlerinde sürecin bir bütün olarak olmasa bile kimi yanlarıyla öngörülebilir olduğu, siyasal rekabetin meşru zeminde sürdüğü ve temsiliyet kanallarının açık kaldığı duygusunun güçlenmesi önemli.
Muhalefetin alanının daraldığı algısı oluştuğunda, çözüm süreçlerinin de yalnızca belirli aktörler arasında yürüyen dar bir müzakere olarak algılanabilmesi olasıdır. Oysa aksine; kalıcı demokratik dönüşüm çoğulculuk ve sahici güvenle birlikte ilerleyebilir. Bu nedenle burada mesele yalnızca bir parti meselesi değil; demokratik siyaset alanının genişleyip genişlemediği sorusudur.”
‘AYDINLARIN TUTUMU BİRKAÇ EĞİLİMDEN OLUŞUYOR’
Türkiyeli aydınların tutumuna da değinen Türkmen, aydınların tek bir tutum içerisinde olduğunu değerlendirmenin eksik olacağını belirterek şunları söyledi: “Toplumu ya da aydınları tek bir tutum içinde değerlendirmek mümkün değil. Ancak en genelde birkaç eğilimden söz edilebilir. Birinci eğilim; çatışmanın sonlanmasını ve demokratikleşmeyi güçlü biçimde destekleyen ama bunun şeffaf, hukuki güvencelere dayalı ve toplumsal katılımla yürütülmesini isteyen kesimler.
İkinci eğilim; geçmiş deneyimler nedeniyle temkinli yaklaşan, sürecin yalnızca taktik bir siyasal hamleye dönüşmesinden kaygı duyan kesimler. Üçüncü eğilim ise güvenlik merkezli yaklaşımı önceleyen ve çözüm tartışmalarına mesafeli duran toplumsal kesimler.
Aydınlar açısından bakıldığında ise önemli bir bölümün temel talebi; sürecin yalnızca aktörler arası bir müzakere değil, aynı zamanda demokratikleşme, ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, yerel demokrasi, eşit yurttaşlık ve toplumsal katılım başlıklarıyla birlikte düşünülmesi yönünde. Burada önemli olan nokta ise toplumun birlikte yaşama olanaklarının yeniden kurulması, birbirini dinleme kanallarının açılması ve dillerin, kültürlerin, inançların, halkların, cinsiyetlerin eşit biçimde tanındığı demokratik bir kamusal alanın güçlenmesi olarak düşünülebilir.”