Son on yılda sermayenin tahkimatı ve emeğin mülksüzleştirilmesi

2017-18’’deki ekonomik krizle birlikte emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 25’lere gerilerken, sermaye son on yılda teşviklerle ödüllendirildi. Sendikal haklar budanırken, baraj engeli ve arabuluculuk gibi birçok gasp mekanizması da hayata geçirildi.

SENDİKAL HAKLAR

Türkiye ekonomisinin 2017’deki anayasa değişikliği referandumu ve ardından 2018’de yaşadığı döviz şokuyla girdiği yeni evre, işçi sınıfı için yalnızca bir “geçim sıkıntısı” değil, hakların sistematik olarak tasfiye edildiği bir dönem oldu. Bu süreçte asgari ücretin hayatta kalma sınırı olmaktan çıkıp toplumsal bir “tavan ücret” haline getirilmesi, bilinçli bir ekonomi-politik tercihin sonucuydu. Ekonomik kriz, son on yılda işçi ve emekçilerin hak gasplarının yanı sıra ücretlerinin erimesine neden olurken, sermaye ise özel teşvik ve yasalarla adeta ihya edildi.

YASAL TUZAKLAR VE YARGI KISKACI

2017 yılında yürürlüğe giren 7036 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu, Türk iş hukukunun yaklaşık bir asırlık temel direği olan “işçinin korunması” ilkesini yapısal bir dönüşümle işlevsiz hale getirdi. Bu kanunun 3. maddesiyle getirilen “Dava Şartı Arabuluculuk” mekanizması, kağıt üzerinde yargının iş yükünü azaltma amacı taşısa da uygulamada işçinin adalete erişiminin önüne örülen bürokratik ve ekonomik bir duvar oldu.

Ekonomik krizin derinleştiği bir iklimde işten çıkarılan, kira ve fatura borcu biriken bir işçi; aylar, hatta yıllar sürecek bir mahkeme süreci yerine, arabulucu masasında patronun sunduğu “hemen ödeme” teklifiyle karşı karşıya bırakıldı. Bu durum, Borçlar Kanunu ve İş Kanunu’nun işçiyi koruyan emredici hükümlerinin (ibra yasağı gibi) arabuluculuk tutanaklarıyla baypas edilmesine yol açtı. İşçi, hak ettiği kıdem ve ihbar tazminatının çok altındaki rakamlara “rızasıyla” imza atmaya zorlanarak yargı yolu tamamen kapatıldı.

Daha da vahimi, aynı yasanın 15. maddesiyle 4857 Sayılı İş Kanunu’na eklenen Ek Madde 3 ile tazminat haklarındaki zamanaşımı sürelerinde radikal bir kısıtlamaya gidildi. Kıdem, ihbar, kötü niyet ve eşit davranma ilkesine aykırılık tazminatları için on yıl olan hak arama süresi beş yıla indirildi. Bu düzenleme, özellikle uzun yıllar kayıt dışı çalıştırılan veya hakları gasp edilen işçilerin, işten ayrıldıktan sonra geçmişe dönük haklarını talep etme iradesini yasal bir “zaman bariyeri” ile tırpanladı.

Böylece, mülkiyet hakkının bir parçası olan işçilik alacakları, sermaye lehine bir “zaman aşımı korumasına” alınırken; iş hukukunun zayıfı koruyan karakteri, yerini sermayenin maliyet hesabını güvenceye alan bir piyasa hukukuna bıraktı.

GREV YASAKLARI: ‘MİLLİ GÜVENLİK’ PERDESİYLE EMEĞİN SUSTURULMASI

Anayasa’nın 54. maddesiyle güvence altına alınan grev hakkı, 2017-2018 yıllarından itibaren “fiilen” kullanılmaz hale getirildi. 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'ndaki “erteleme” yetkisi, iktidar tarafından bir “yasaklama” sopası olarak kullanıldı. 2017'de ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile ivme kazanan bu yasaklar, 2026 yılına gelindiğinde toplamda yirminin üzerinde büyük grevin “milli güvenlik” veya “genel sağlık” gerekçeleriyle durdurulmasına yol açtı.

Bu dönemde özellikle metal, cam, bankacılık ve madencilik gibi stratejik sektörler hedef alındı: Asil Çelik (2017), Akbank (2017), MESS kapsamındaki 130 bin metal işçisinin grevi (2018), İZBAN (2019), Şişecam (2020) ve Schneider Enerji (2023) gibi devasa ölçekli iş durdurma kararları, daha eylemler başlamadan veya başladığı gün yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararlarıyla 60 gün süreyle ertelendi.

2025 ve 2026 yıllarında da bu eğilim değişmedi, özellikle Temmuz 2025’te kamu işçilerinin zam pazarlığında anlaşma sağlanamaması üzerine Eti Maden’e bağlı bor işletmelerinde (Bigadiç, Kırka, Emet) başlatılması planlanan grevler, yine “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle Resmi Gazete kararıyla engellendi. Bu durum, işçilerin toplu pazarlık masasındaki en güçlü kozunun elinden alınarak, sermaye karşısında tamamen savunmasız bırakıldığının en somut yasal kanıtı oldu.

ASGARİ ÜCRET: BİR ‘GENEL ÜCRET’ REJİMİNİN İNŞASI

2018 krizinden sonra enflasyonun kontrolden çıkmasıyla birlikte, asgari ücret tartışmaları bir tiyatroya dönüştü. Türkiye’de asgari ücretli çalışan oranı, Avrupa ortalamasının fersah fersah üzerine çıkarak yüzde 50 barajını aştı. Bu durum, “mavi yakalı-beyaz yakalı” ayrımını ortadan kaldırarak geniş halk kitlelerini asgari yaşam standartlarında eşitledi.

2021 ve sonrasında yaşanan hiperenflasyon döneminde, asgari ücrete yapılan ara zamlar bir lütuf gibi sunulurken, vergi dilimlerinin sabit tutulması (veya düşük oranda artırılması) nedeniyle işçi, yılın dördüncü ayından sonra doğrudan üst vergi dilimine girerek brüt ücretinin önemli bir kısmını daha eline geçmeden kaybetti.

ADI KOD-42 OLARAK DEĞİŞTİRİLEN KOD-29 İLE İŞTEN ATMALAR ARTTI

Pandemi döneminde bir “disiplin sopası” olarak kullanılan Kod-29, yarattığı toplumsal tepki ve “fişleme” tartışmaları üzerine 2021 yılında Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından revize edilerek Kod-42 ile Kod-50 arasındaki yeni başlıklar altında dağıtıldı. Ancak bu değişiklik, özünde işçinin aleyhine olan durumu iyileştirmekten ziyade, “Ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırılık” gerekçesini daha spesifik alt başlıklara bölerek teknik bir makyaj yapmaktan ibaret kaldı.

2020 ve 2021 yılları, emekçinin onuruna karşı saldırıların zirve yaptığı yıllar oldu. Pandemi döneminde “işten çıkarma yasağı” getirilmiş gibi görünse de işverenlere Kod-29 üzerinden işçiyi hem tazminatsız hem de işsizlik maaşından mahrum bırakarak kapının önüne koyma imkanı tanındı. Gelen tepkiler üzerine SGK, bu maddeyi parçalara ayırarak özellikle Kod-46 (Hırsızlık, güveni kötüye kullanma) ve Kod-49 (Hatırlatıldığı halde görevini yapmamakta ısrar) gibi yeni kodlar ihdas etti. Ancak bu yeni kodlar da tıpkı selefi Kod-29 gibi, işverenin tek taraflı beyanına dayalı olduğu ve herhangi bir somut delil veya yargı kararı aranmadığı için “ahlaksızlık” damgasının modern versiyonları haline geldi.

On binlerce işçi, sendikal faaliyet yürüttüğü veya sadece hakkını aradığı için bu kara listelere alınarak “yeni kodlarla” damgalanmaya devam etti. Her iki sistemde de işveren, kanıt sunmak zorunda kalmadan işçinin gelecekteki iş bulma imkanını yok ederken; işçi, haklılığını ispatlamak için yıllarca sürecek bir hukuk mücadelesine mahkum edildi.

Aynı süreçte “Ücretsiz İzin Ödeneği” (Nakdi Ücret Desteği) adı altında işçiler, asgari ücretin bile çok altında olan günlük sefalet ücretleriyle evlerine hapsedilirken, işten çıkarma yasağının bu “kod oyunlarıyla” delinmesi, emeğin mülksüzleştirilme sürecini hızlandırdı.

SENDİKA BARAJI VE YETKİ SARMALI

Bu yıllar arasında işçilerin önündeki engellerden biri de iş kolu ve iş yeri barajı oldu. Türkiye’de bir sendikanın toplu iş sözleşmesi (TİS) masasına oturabilmesi için iki aşamalı bir “baraj” engelini aşması gerekiyor: İş kolu barajı (o iş kolundaki toplam işçinin en az yüzde 1'i) ve işyeri barajı (işyerindeki işçilerin yüzde 50’den fazlası). Bu sistem, sendikaların kurulmasını değil, “yetki almasını” imkansızlaştırmak üzerine kurgulandı.

İşverenler, sendika yetki aldığında “yetki itirazı” davası açarak yargı sürecini 3 ile 5 yıl arasına yayabiliyor; bu süre zarfında sendika üyesi işçileri Kod-46 gibi maddelerle işten çıkararak içerideki sendikal çoğunluğu dağıtabiliyor. 2017’den 2026’ya uzanan süreçte, bu yetki itirazları “sendikasızlaştırma” politikasının hukuki bir silahı olarak kullanıldı.

TÜRKİYE’DE HER 100 İŞÇİDEN SADECE 15'İ SENDİKALI

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Ocak 2024 ve 2025 projeksiyon verilerine dayanan sendikal istatistikler, Türkiye’deki işçi sınıfının ne kadar dar bir alana sıkıştırıldığını açıkça ortaya koyuyor. Bu rakamlara göre Türkiye’de yaklaşık işçi sayısı 16 milyon 500.000 (Kayıtlı çalışanlar) olup, sendikalı işçi sayısı yine yaklaşık olarak 2 milyon 500.000’dir. Kağıt üzerindeki sendikalaşma oranıysa yüzde 15 civarında görünüyor.

Rakamlar böyle olsa da sendikalı her işçi TİS hakkından yararlanamıyor. Özel sektörde TİS kapsamındaki işçi oranı yüzde 5-6 seviyelerine kadar gerilemiş durumda. Bu veriler gösteriyor ki Türkiye’de her 100 işçiden sadece 15’i sendikalı görünürken, bunlardan sadece 7 ila 8’i toplu iş sözleşmesi haklarından (zam, sosyal haklar, iş güvencesi) fiilen yararlanabiliyor. Özellikle 2017 sonrasındaki ekonomik krizle birlikte, sendikasız işyerlerinde asgari ücret “tek seçenek” haline gelirken, sendikalı işyerlerinde bile TİS süreçlerinin yargı ve baraj oyunlarıyla tıkanması, reel ücretlerin enflasyon karşısında savunmasız kalmasına neden oluyor.

SERMAYE BÜYÜK TEŞVİKLERLE ÖDÜLLENDİRİLDİ

Son on yılda emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 39’lardan yüzde 25 seviyelerine gerilerken, sermaye kesimine yönelik destekler 7440, 7326 ve 7143 sayılı yapılandırma kanunları gibi geniş kapsamlı mali düzenlemelerle yasallaştırıldı. Sadece 2023 ve 2024 yıllarında yayımlanan vergi harcamaları listelerine göre, “istisna ve muafiyet” adı altında vazgeçilen vergi gelirinin (sermayeye bırakılan payın) 2,2 trilyon TL’yi aşması öngörüldü.

Bu süreçte, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 5/1-e maddesi gibi düzenlemelerle taşınmaz satış kazancı istisnaları sermaye grupları için korunurken, İşsizlik Sigortası Fonu verileri fonun amacından saptığını somutlaştırdı. Örneğin, 2024 verilerine göre fona giren kaynakların sadece yüzde 25-30’u işçiye “işsizlik ödeneği” olarak dönerken, yüzde 50’den fazlası teşvik ve destek ödemeleri adı altında doğrudan işverenlerin SGK prim mahsuplarına aktarıldı.

Özelleştirme cephesinde ise Özelleştirme İdaresi Başkanlığı verilerine göre 2017-2025 döneminde şeker fabrikalarından limanlara, enerji santrallerinden kamu arazilerine kadar toplamda 15 milyar doların üzerinde varlık satışı gerçekleştirilerek sermaye birikimine sunuldu. Kamu ihale mevzuatındaki 21/b (pazarlık usulü) maddesinin kullanım sıklığının artması ise büyük ölçekli altyapı projelerinin, belirli sermaye gruplarına vergi indirimleri ve hazine garantileriyle birlikte “özel davet” usulüyle devredilmesinin önünü açarak mülkiyetin dar bir çevrede konsolide edilmesini sağladı.