Sosyolog Ezgi Sıla Demir: Okullardaki saldırı toplumsal şiddetin yansımasıdır

Sosyolog Ezgi Sıla Demir, Sêwereg ve Mereş’te yaşanan okul saldırılarının bireysel olaylar değil yapısal ve kültürel şiddetin çocuklar üzerindeki yansıması olarak görülmesi gerektiğini vurguladı.

EZGİ SILA DEMİR

Son günlerde okullara yönelik art arda yaşanan silahlı saldırılar, kamuoyunda derin bir endişe ve tartışma yarattı. Riha’nın Sêwereg (Siverek) ilçesinde bulunan ve 16 kişinin yaralandığı Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne düzenlenen silahlı saldırının yankıları sürerken Mereş’te de bir okula yönelik düzenlenen silahlı saldırıda 9 kişi yaşamını yitirdi.

Eğitim kurumlarını hedef alan bu iki saldırının kısa aralıklarla gerçekleşmesi ve saldırıları gerçekleştirenlerin çocuk yaşta olması, tartışmaların yönünü doğrudan iktidarın çocuk politikalarına, eğitim sistemine ve gençlere yönelik sosyal politikalara çevirdi.

Okullarda artan şiddet olaylarını ANF’ye değerlendiren Sosyolog Ezgi Sıla Demir, meselenin yüzeyde görüldüğü gibi bireysel vakalar üzerinden okunamayacağını belirterek kapsamlı bir toplumsal çerçeveye işaret etti.

‘SALDIRININ TEMELİNDE UZUN BİR GEÇMİŞ VAR’

Yaşanan saldırıların ‘bireysel sapma’ olarak nitelendirilmesine karşı çıkan Ezgi Sıla Demir, şöyle konuştu:

“Bu durumu sadece bireysel bir sapma olarak tanımlamak, aslında asıl sorunu görünmez kılmak anlamına geliyor. Çünkü bir çocuk okul koridorunda eline silah alıp tetiği çektiğinde, o parmakta yalnızca o anki öfke yoktur. O parmakta, yıllar boyunca birikmiş olan bastırılmış duygular, duyulmayan sesler ve görülmeyen çocukluklar vardır. Aynı zamanda o parmakta, toplumun güç ilişkilerine dair çocuklara aktardığı bütün o sert, yok edici ve tahakküm kurucu dilin izleri vardır.

Yani biz sadece bir anı değil, uzun bir geçmişin sonucunu görüyoruz. Şiddet bireysel değil, toplumsal olarak üretildi. Şiddet bir anda ortaya çıkan bir patlama değil; kuşaktan kuşağa aktarılan bir mirastır ve biz bu mirasın sonuçlarını artık çocukların ellerinde görüyoruz.”

‘KORUYUCU MEKANİZMALAR ZAYIFLADI’

Toplumun çocukları koruyan yapılarının zayıfladığına dikkat çeken Ezgi Sıla Demir, şunları söyledi:

“Bu olaylar bize çok açık bir şey söylüyor: Toplumun koruma kalkanları ciddi biçimde zayıflamış durumda. Aile, okul, sosyal çevre ve kamusal kurumların oluşturması gereken güvenli alanlar artık çocuklar için yeterince koruyucu değil. Bu boşlukta çocuklar, kendilerini ifade etmenin yollarını başka yerlerde arıyor. Ve ne yazık ki bu yolların başında şiddet geliyor. Çünkü şiddet artık sadece bir sonuç değil; aynı zamanda öğrenilen ve devredilen bir davranış biçimi haline gelmiş durumda.

Erkek çocukları çok küçük yaşlardan itibaren belirli kalıpların içine sokuluyor. Ağlamak zayıflık olarak kodlanıyor, kırılganlık bastırılıyor ve öfke neredeyse tek meşru ifade biçimi haline getiriliyor. Bu çok sorunlu bir toplumsallaşma biçimi. Çünkü duygularını ifade edemeyen bir çocuk, bir noktadan sonra kendini ancak eylemle, yani çoğu zaman şiddetle ifade edebileceğini düşünüyor.”

‘GÖRDÜĞÜMÜZ SADECE BUZ DAĞININ ÜSTÜ’

Ezgi Sıla Demir, yaşanan saldırıları Sosyolog Johan Galtung’un ‘buzdağı’ metaforuyla açıklayarak şu ifadeleri kullandı:

“Biz şu an sadece buzdağının suyun üstünde kalan kısmını görüyoruz. Yani fiziksel şiddeti, saldırıyı, tetiğin çekildiği o anı görüyoruz. Ama asıl büyük kütle suyun altında. O kütle; yapısal şiddet ve kültürel şiddet dediğimiz şeylerden oluşuyor. Ekonomik krizlerin aile içi ilişkileri zorlaması, eğitim sisteminin çocukların duygusal gelişimini ikinci plana itmesi, gündelik dilde şiddetin normalleşmesi, medyada ve dijital ortamlarda şiddetin sürekli yeniden üretilmesidir. Bunların hepsi o buzdağını büyüten unsurlar. Çocuklar bu atmosferin dışında büyümüyor; tam tersine, bu atmosferin içinde şekilleniyor ve o atmosferin dilini yeniden üretmeye başlıyor.”

‘ÇOCUK HEM FAİL HEM MAĞDUR’

Son yıllarda çocukların hem şiddet uygulayan hem de şiddete maruz kalan taraf olarak öne çıktığına dikkat çeken Ezgi Sıla Demir, bunun bir döngü yarattığını vurgulayarak şunlara işaret etti:

“Bugün baktığımızda çocukların hem fail hem de mağdur olarak benzer olaylarda yer aldığını görüyoruz. Bu çok çarpıcı bir durum. Çünkü bu, şiddetin bir döngü halinde kendini yeniden ürettiğini gösteriyor. Çocuk şiddeti görüyor, ona maruz kalıyor, onu içselleştiriyor ve bir süre sonra o şiddeti yeniden üreten bir aktöre dönüşüyor. Bu döngü kırılmadığı sürece benzer olayların devam etmesi kaçınılmaz olur.

Her olay bir diğerini besliyor. Şiddet, sadece bireysel bir eylem değil; aynı zamanda toplumsal bir atmosfer ve o atmosfer yoğunlaştıkça, bu tür olayların görülme sıklığı da artıyor.”

‘SORUN KAMUSAL BİR SORUNDUR’

Şiddetin yalnızca ailelere indirgenemeyeceğini belirten Ezgi Sıla Demir, daha geniş bir sorumluluk alanına işaret ederek sözlerini şöyle tamamladı:

“Bu meseleyi sadece ebeveynlerin sorumluluğu olarak görmek son derece indirgemeci bir yaklaşım olur. Elbette aile önemli ama tek belirleyici değil. Hukukun nasıl işlediğini, medyanın nasıl bir dil kullandığını, siyasetin nasıl konuştuğunu ve kamusal alanın nasıl düzenlendiği görüyoruz. Bunların hepsi çocukların dünyasını şekillendiriyor. Dolayısıyla burada çok katmanlı bir sorumluluk söz konusu ve bu sorumluluğun önemli bir kısmı kamusal otoriteye ait.

Bugün evin içinden sokağa, trafikten sosyal medyaya kadar her alanda şiddetin izlerini görüyoruz. Bu da bize, karşı karşıya olduğumuz şeyin münferit olaylar değil, yapısal bir kriz olduğunu açıkça gösteriyor.

Eğer siyasetin dili, hukukun işleyişi ve medyanın yaklaşımı şiddeti azaltacak yönde değilse, bu tabloyu değiştirmek mümkün olmaz. Bu nedenle meseleyi yalnızca bir güvenlik sorunu olarak değil, toplumsal bir yüzleşme meselesi olarak ele almak zorundayız. Aksi halde her yeni olay, bir öncekini besleyen bir zincirin halkası olmaya devam eder.”