“Demokratik Toplum ve Barış Süreci” ekseninde Kürt sorunun çözümüne yönelik tartışmalar, güvenlik ve demokratik-hukuksal açılımlar etrafında gündemdeki yerini koruyor. Siyaset Bilimci Fatma Ünsal Bostan, yeni sürecin geldiği aşamadan muhalefete yönelik baskılara, bölgesel dinamiklerden Gülistan Doku dosyasındaki yargısal tıkanıklığa uzayan başlıklara ilişkin sorularımızı yanıtladı. Fatma Bostan, Kürt sorunun çözümünün dışlayıcı değil, kapsayıcı bir adalet zeminiyle mümkün olabileceğinin altını çizdi.
Kürt meselesinin demokratik ve sivil kanallar yerine giderek yargısal tartışmalara sıkışmasını, meselenin özünden bir kaçış olarak değerlendirmek mümkün mü? Kürt meselesinde haklar ve talepler açık bir siyasi zeminde ele alınmadan gerçek bir çözüm üretilebilir mi?
Adı üzerinde bir anlaşma bile olmayan “bu süreç”in yürütülüş şekli, daha ziyade “devlet” aklı, devlet politikasının değişmesi ve dar anlamıyla “beka meselesi” olarak görüldüğü için, devletin en önemli pratiklerinden biri olan “yargılama” faaliyetine sıkışmış görünüyor. Her ne kadar Meclis’te bir komisyon kurulmuş, hemen hemen bütün partiler bu komisyona temsilci göndermiş olsa da bu konu toplumun tartışmalara iştirak edeceği bir vasatta cereyan etmiyor.
Evet bu konuda yeni bir politika izleneceği ifade ediliyor; ama konuya bakışı ifade eden söylem hiç değişmeden bu yapılmaya çalışılıyor. Meclis’te hazırlanan ve çok yüksek bir desteğe sahip olan rapor mesela, özellikle sorunun nasıl ortaya çıktığı hususunda sadece “emperyalistlerin bölgeye müdahaleleri” ile sınırlı tutulmuştur.
Bir önceki barış sürecinde toplumun konuya iştiraki bir şekilde istenmiş olacak ki, muhafazakar camiada mesela “Yeryüzü Anneleri” gibi bir araya gelişler, genel barış süreçleri konuşulmaya başlamış ve bizler Liberyalı Oskar Barış Ödülü kazanmış olan Lehmah Gbowe gibi insanları araştırıp konuşur olmuştuk. Yine Akil insanlar heyetinin tüm Türkiye’de toplantılar yapması, o dönemde toplumu yapılan işe katmaya çalışıldığını düşündürüyor.
Bugün, bu zamana kadar süren “sorun yok, sadece terör var” hakim söylemi devam ettirilerek olası kamuoyu itirazı önlenmeye çalışılmış ve konu sadece “terörsüz Türkiye” bağlamında sunulmuştur. Kamuoyunun değişmez olduğu ön kabulüyle hareket ederek hakim söylem devam ettirilmiş; komisyonun “Öcalan ile görüşmesi” aşamasında görüldüğü gibi, kamuoyunun itiraz edeceği hususlarda çekingen hareket edilmiştir.
Kamuoyunun değişken olduğunu, adalet ve insan hakları ile ilişkilendirildiğinde nasıl dönüşülebileceğini son ABD seçimlerinde ibretle müşahade ettik: seçim sırasında pek çok adayın AIPAC’dan asla destek almadıkları beyanları, “İsrail lobisinin desteklemediği aday kazanamaz” kabulünden “Bu lobinin desteklediği aday kazanamaz”a geçen bir radikal dönüşüm olduğunu göstermektedir. Uzun yıllar tek taraflı propagandaya maruz bırakılan ve sadece “terör” sorunu vardır görüşünde olan ana akım “Türk” kamuoyunun bu sorun ile ilişkili adalet ve insan hakları ihlalleri bağlamında yüzleşmesinin kamuoyunun yönelimini değiştirebileceği kanaatindeyim.
Bu itibarla, bugün olduğu gibi Türkiye’de bu sorunun insan hakları konusunda nasıl ihlallere sebep olduğuna, hukuk devletini aşındıran “hukuk dışına çıkıldığı”na ve tüm topluma nelere mal olduğuna hiç değinmeden sürecin yönetilmesi, çözüm konusunda soru işaretlerine yol açacaktır.
Devletin somut adım atmak yerine süreci zamana yayması, toplumdaki çözüm umudunu nasıl etkiliyor? Bu belirsizlik hali kimin işine yarıyor?
Gerekli adımların atılmaması, sürece desteğin yüksek olmasına rağmen başarılı olacağına olan inancın düşmesine yol açıyor. Bugün gördüğümüz hareketsizlik, önceki başarısız süreçlerin verdiği güvensizlik duygusuyla birleştiğinde sürece yönelik haklı bir endişeye yol açmaktadır.
İktidarın muhalefeti dizayn etme çabalarına karşı muhalefet nasıl bir strateji izlemeli? Bu baskı siyaseti Türkiye’nin iç barışını ve Kürt sorununun çözüm zeminini nasıl etkiler?
Bu süreç söz konusu olmasaydı, CHP’ye yönelik “kuşatma”ve “itibarsızlaştırma” operasyonları olabilir miydi sorusu önemli; ama ondan önce davanın “Ekrem İmamoğlu Terör Örgütü” gibi bir formatta yapılmasının Kürt meselesi ile ilişkilendirilmesi daha doğru olur kanaatindeyim. En son Gülistan Doku kızımızın olayında da görüldü ki, bir genç kızın akıbetini sorgulamak bile kolaylıkla terörle suçlanmak için rahatlıkla kullanılabiliyor.
Yıllar süren bu ana akım söylem, hemen her şeyi “terör”le ilişkilendirecek bir atmosfer yarattı. Bu durum genel olarak yargı faaliyetine yönelik halkta çok büyük güvensizlik yaratmış olsa da tersinden büyük bir fırsat sunmaktadır: her kesime yönelik yaygın hak ihlalleri, bütün kesimlerin adalet temelinde bir araya gelmesine, Terörle Mücadele Kanunu’nun geniş yorumlanması gibi bazı akut sorun üreten alanlarda bir araya gelip adil yargılanma konusunda iş birliğine yöneltebilir.
Ama bunun için bu zamana kadar yerleşmiş bütün ezberlerin üzerine çıkmak gerekir. Yargılama faaliyetindeki uzun süreden beri devam etmekte olan usulsüzlükleri bir gruba mal etmek, bir grubu suçlamak ve çözüm olarak da mensubiyet üzerinden o grubu bütün bu alanlardan temizlemek şeklindeki, iktidar ve muhalefetin bir şekilde uzlaşmış göründüğü perspektifin adil yargılanmayı sağlamadığını gösterdi.
Çare, bütün kesimlerin adalet ve insan hakları temelinde, bir başka grubu tehdit/düşman/olağan şüpheli olarak görmeden iş birliği halinde çalışmasını temin edecek bir dil ve üslup ile konuya yaklaşmaktır. Türkiye’de zamanla tehdit olarak görülen gruplar değişse de herhangi bir grubun kolaylıkla tehdit olarak görülmesi hadisesi değişmiyor. Daha çarpıcı olduğu için, AK Parti iktidara gelene kadar ve hatta iktidarda olduğu dönemde “irtica” önemli bir tehdit olarak görüldüğünü, bununla irtibatlı görülen siyasi parti ve toplumsal kesimlerin kolaylıkla “olağan şüpheli” olarak görülmesini ilk örnek olarak verebilirim. Tabii, DEM Parti çevresinin de yakın zamana kadar bu şekilde ana tehdit olarak görüldüğü bir başka örnektir.
Siyaset alanını kısıtlayan bu durumdan, son zamana kadar ana muhalefet partisi CHP’nin herhangi bir rahatsızlık duymadığı rahatlıkla söylenebilir. İşte bu dönem, siyaseti kilitleyen ve bütünlüklü bir politika üretilmesini engelleyen bu alışkanlıkların siyasetçiler tarafından değiştirilmesine adeta zorlayan bir niteliği söz konusu. Türkiye’nin iç barışını sağlaması ve Kürt sorununun çözümü ancak bu şekilde, bütün grupların birbirlerini ötekileştirmeden, kolaylıkla “terörist” veya “teröre teşvik etme” ithamında bulunmadan eşit bir zeminde, ortak adalet ve insan hakları temasında ortaklaşarak çalışmasıyla mümkün olacaktır.
ABD-İsrail ve İran savaşı ile Suriye hattındaki hareketliliğin Ankara'nın Kürt meselesine bakışını ne yönde değiştirdiğini düşünüyorsunuz? Dış politika içerideki tıkanıklığın ne kadar belirleyicisi?
Son sürecin, yaklaşmakta olan bölgesel değişikliklerin fark edilip “beka” kaygısıyla başladığı yönünde bir kabul söz konusu. Gerek komisyon raporunun dili gerek bu zamana kadar en şahin politikaları savunan MHP lideri Devlet Bahçeli’nin sürecin baş aktörü olması bu algıyı güçlendirmektedir. Bölgesel gelişmeler karşısında tavır değişikliğine gitmenin kendisi yanlış değil elbette; ama bu yöndeki çabalar için sıkça kullanılan “çok geç, çok az” değerlendirmesi, son süreç için de geçerlidir.
Türkiye’nin konuya ilişkin bakışı, başka hususların yanı sıra bölgesel güç dengesinin değişmesiyle de ilişkili olarak 1990’lardan itibaren değişmeliydi. Birinci Körfez Savaşı’ndan itibaren Irak’taki Kürt Bölgesi ve Mesud Barzani ile merhum Celal Talabani gibi liderlerin giderek güç kazanmaya başlaması, hele ki 2003 yılında Irak’ın işgali sonrasında Kürdistan Bölgesel Yönetimi kurulması ve özerk bir güç haline gelmesi; sonrasında Suriye iç savaşı sırasında Rojava’da YPG’nin güç kazanması, bu dönemde barış süreçlerinin başlamasının da gösterdiği gibi, bu konuda tavır değişikliği gereğini dayatıyordu.
Suriye’deki yönetim değişikliği ve İran’a yönelik saldırılar bu durumu çok daha göz önüne çıkardı. Bütün bu değişimlere rağmen Türkiye’nin bakışının Sadabad/Bağdat Paktı dönemine nazaran çok da değişmediği, tutuk kaldığı söylenebilir. Hem genel insan hakları hem de bölgesel denge değişimlerini dikkate alan yeni bir bakış kendini dayatmaktadır.
Gülistan Doku dosyası, Türkiye’deki kadın kayıpları ve şüpheli ölümler açısından neyi gösteriyor? Bu tür vakaların yıllarca sonuçlanmaması devletin güvenlik ve soruşturma mekanizmaları hakkında bize ne söylüyor?
Gülistan Doku dosyası bize çok şey söylüyor. Bunlardan biri, bir genç kızın akıbetini sorgulamanın bile meşru görülmediğidir. Bir AK Parti milletvekilinin Gülistan Doku ile ilgili sorgulamaya “Belki de siz dağa çıkarıp öldürdünüz” diyerek suçlama yapabiliyor olması, güvenlik gerekçesinin arkasında nasıl suiistimallerin olabilmesine imkan verdiğini ve neticede bu meselenin çözülmemesinin Türkiye toplumunun ne kadar incinebilir bir durumda bıraktığını bir kez daha gösterdi.
Bu nedenle, bu olayın failleri olarak eski vali veya emniyet müdürü olmasının yanı sıra, bütün bunların olabilmesini sağlayan zemin üzerine de düşünmek; sorunun yapısal nedenlerini görmek ve çözmek hususunda yardımcı olacaktır.