Suriye ve ABD ilişkileri, normalleşme sürecinin ilk resmi ziyareti anlamına gelen, Ahmed eş-Şara, nam-ı diğer Ebu Muhammed Colani ve Trump görüşmesi, 10 Kasım’da Beyaz Saray’da gerçekleşmiş oldu. Suriye’de önemli bir aktör olan Türkiye, 10 Kasım Atatürk’ü Anma Törenleri’yle meşgulken, alışık olunmayan bir yöntemle Colani, Beyaz Saray’ın arka kapısından gayrı resmi bir protokolle içeri alındı.
58 yıl aradan sonra Suriye adına BM oturumlarına katılan Colani’nin bu ikinci ziyareti, resmi davet içermesine rağmen resmi devlet karşılamasının yapılmamasıyla ilk etapta göze çarpan ve farklı yorumlara yol açan tarafı oldu.
Colani ve Trump karşılaşması daha önce de Suudi Arabistan ziyareti sırasında olmuş ve Kral Selman’la üçlü bir görüntü vermişlerdi. O görüşmede, Suriye’yi ilgilendiren Sezar Yasası’nın kaldırılması sözü verilmişti.
8 Aralık 2024’te Şam yönetimini ele geçiren Colani, bir dizi dış ziyaret gerçekleştirerek uluslararası alanda ün salmış cihatçı-selefi kimliğinden uzaklaşma çabalarını sürdürdü. Bu son ABD ziyaretiyle, söz konusu çabaların sonuç verdiği görünüyor.
Terörist liderliğinden Suriye Cumhurbaşkanlığına uzanan yolu kendi başına kat etmediğini belirtmekte fayda vardır. Başına konulan 10 milyon dolarlık ödülle aranan kişi durumundayken, arananlar listesinden çıkarıldı. Cihatçı askeri üniformasını ve sarığını çıkararak, kravatlı ve takım elbiseli imajıyla Suriye adına diplomatik temaslarda bulunmaya başladı. Gelinen noktada ise BM, AB ve ABD’nin yaptırımlarından azade bir “Cumhurbaşkanı” sıfatıyla Suriye’nin uluslararası alandaki imajını yenilemeye çalışıyor.
Colani’nin ABD ziyaretine dair basına servis edilen fotoğraf karelerine bakıldığında, görüşmenin içeriğini kısmen okumak mümkündür. Görüşmenin seyrinden ve içeriğinden bağımsız, fotoğrafların dilinden anlaşıldığı kadarıyla, ortamın pek de olumlu bir havada geçmediğine dair ipuçları bulunmaktadır.
Resmi bir devlet protokolünden ziyade özel davet olarak nitelendirilen bu görüşmede Trump, isteklerini dikte ettirdi; Colani de bunları zorunlu olarak kabul etti. Görüşme sonrası Colani herhangi bir açıklama yapmadan Beyaz Saray’dan ayrılırken, Trump ise her zaman yaptığı gibi Colani’yi pohpohlayan açıklamalarla yetindi. Colani’nin payına düşen ise sadece “güçlü lider” açıklamalarına mazhar olmak düştü.
Görüşmenin içeriği hakkında detaylı açıklama yapılmaması, Colani’ye sadece telkinlerde bulunulan bir görüşme olmasından kaynaklanmaktadır. Gündeme gelen konular ise Suriye için çizilen bir yol haritası niteliğindedir.
COLANİ- TRUMP GÖRÜŞMESİNİN İÇERİĞİ
HTŞ’nin DAİŞ karşıtı koalisyona katılması
Sezar yaptırımlarının kaldırılması
İsrail’in güvenliği
10 Mart Anlaşması’nın uygulanma safhasına geçilmesi
Özel olarak da SDG’nin Suriye ordusuna dahil edilmesi gibi başlıklardan ibarettir.
Resmî açıklamaların ötesinde, gayri resmi olarak basına sızan birkaç önemli başlık ön plana çıkmaktadır. En önemli başlık, HTŞ’nin DAİŞ’e karşı kurulan uluslararası koalisyona katılma kararının onaylanmış olmasıdır.
HTŞ’nin koalisyona katılması, her ne kadar “DAİŞ’in DAİŞ’le mücadelesi” gibi bir durumu andırsa da ve bu bir çelişki gibi görünse de ön şart olarak cihatçıların tasfiyesinde rol almaları kaçınılmaz hale gelmiştir. Görüşmenin temel maddesi budur. Diğer maddeler ise teferruattan ibaret olup, bu ön şarta bağlanmıştır.
DAİŞ’e karşı mücadele eden koalisyon gücünü oluşturan yaklaşık 90 ülke arasına Suriye’nin dahil edilmesi elbette önemlidir. Colani’nin DAİŞ’e karşı mücadele eden güç içerisinde yer alması yalnızca sembolik bir adım olmayıp, bu yapıların tasfiyesinde fiili bir rol üstlenmesi gerekecektir.
HTŞ ya kendisini dönüştürmek zorunda kalacak ya da tasfiye edilecektir. Bu, Colani’nin önüne zor bir “ev ödevi” olarak konulmuştur.
Beyaz Saray’ın arka kapısından girilerek yürütülen bu görüşmenin diğer bir gündemi de Sezar Yasaları olmuştur. Sezar Yasası, bilindiği gibi BAAS rejimi döneminde cezaevlerinde öldürüldüğü tahmin edilen 52 bin kişiye ait fotoğrafları yurt dışına çıkararak deşifre eden “Sezar” kod adlı kişinin adından esinlenilerek hazırlanmıştır.
Bu yasa, Suriye devletine yönelik olarak 2019 yılında ABD tarafından devreye sokulan ilk kapsamlı ekonomik yaptırım paketidir. Yasa; Suriye devletiyle ilişkisi olan, ilişki kurmak isteyen devletleri, şirketleri ve bireyleri ekonomik yaptırımlarla hedef almaktadır. Daha önce yalnızca Suriye içinde uygulanan yaptırımlar, bu yasayla birlikte genişletilerek dış ülkeleri de kapsamına almıştır. Bu boyutuyla yasa, Rusya ve İran’a da mesaj veren politik içerikli bir yaptırım niteliği taşımaktadır.
Son görüşmede bu yasa tümüyle kaldırılmamış, ancak HTŞ’nin koalisyondaki performansına bağlanmıştır. Sezar Yasası’nın altı aylık (180 günlük) bir süre için askıya alınması, HTŞ’nin kendisini ispatlaması ve bir samimiyet testi vermesi için yeterli bir süre olarak değerlendirilmiştir. Yasanın tümüyle kaldırılması ise ABD Kongresi’nin kararını gerektirmektedir.
Bu yasanın kaldırılmasında İsrail’in de kabulü aranmıştır. Zaten ABD Kongresi’nde bu yasanın kaldırılmasına en büyük engel olarak görülen İsrail yanlısı Kongre üyesi Brain Mast’ın Colani ile görüşmesi ve birlikte kameralara poz vermeleri, İsrail’in çıkarları ile güvenliğinin garanti altına alındığı anlamına gelmektedir.
İsrail’in güvenliği başlığı altında ele alınan konu, genel olarak İsrail’in öngördüğü çerçevede bir uzlaşmaya gidilmiş olmasıdır. İsrailli bir yetkilinin Colani için yaptığı ‘Beklenenden daha iyi çıktı’ açıklaması, bir nevi Colani’nin önüne konulan her neyse itiraz etmeden kabul ettiği anlamına gelmektedir.
Bu gündeme ilişkin tahmin edilen ara başlıklar arasında; İran ve bağlantılı güçlerin Suriye’den tasfiyesi ile İsrail’i tehdit edecek hiçbir girişimin (askeri güç ve ağır silahlar kastedilmektedir) Suriye topraklarında yapılmaması yer almaktadır.
Bir diğer konu ise, Türkiye’nin aksine İsrail’in SDG konusundaki görüşlerine yakın bir sonucun ortaya çıkmasıdır. Çünkü SDG, Türkiye’yi en çok ilgilendiren konuların başında gelmektedir. SDG’nin Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlanması konusu bu görüşmede sonuca bağlanmış gibi görünmektedir. Bu da SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi anlamına gelmektedir.
Bu konu uzun süredir gündemde olmasına rağmen bir türlü hayata geçirilememiştir. Fransa ve ABD’nin arabuluculuk yapmalarına karşın, Türkiye’nin talimatları ve telkinleri neticesinde HTŞ anlaşmaya yanaşmak istememiştir. Anlaşılan o ki, bu konuda herhangi yeni bir söylem yoktur. En azından Türkiye’nin istekleri doğrultusunda bir sonuç ortaya çıkmamıştır.
TÜRKİYE’NİN DURUMU
TC’nin öteden beri yatırım yaptığı cihatçı-selefi gruplarla Suriye iç savaşına dahil olması, Suriye pastasından aslan payını almak içindi. Ahmet Davutoğlu’na ait ‘Stratejik Derinlik’ adı altındaki Yeni Osmanlıcılık politikalarıyla yürüttükleri bu süreç, Suriye’de en büyük yıkımı yarattı. Fiili işgal saldırıları da bu yıkımın daha da derinleşmesinin temel nedenlerinden biri oldu.
Astana ve Soçi görüşmeleriyle, Rusya ve İran’ın yanında baş aktör olarak Suriye’nin geleceğine yön vermeye çalışan TC, askeri, siyasi ve diplomatik her alanda attığı adımlara rağmen sonuç itibarıyla ihtiraslarının, heveslerinin ve hayallerinin hep yarım kaldığını gördü. Kürt düşmanlığına dayanan Suriye dış politikası ise aslında BAAS rejimiyle birlikte çökmüştü.
HTŞ’nin Şam yönetimini ele geçirmesini bir zafer havasında karşıladılar. Özellikle de Hakan Fidan’ın keyfine diyecek yoktu. Suriye savaş macerasının önde gelenlerinden olan ve ‘Suriye’den iki roket Türkiye’ye atarız, Suriye’ye gireriz’ şeklindeki kirli planının mucidi Hakan Fidan, Emevi Camii’nde namaz kılıp Kasiyun Dağı’nda çay içerek Şam’ı tepeden izlemişti.
Kürt düşmanlığının en keskin savunuculuğunu yapan Hakan Fidan’ın dış politikadaki çapsızlığı kısa sürede meyvelerini verdi. Kürt düşmanlığına dayalı “dahiyane” buluşları sonuç vermediği gibi, Türkiye’yi Kürtlere muhtaç hale getirdi. Beyaz Saray’daki Suriye-ABD görüşmeleri esnasında Amerika’da bulunması da tesadüf olmasa gerek. Suriye politikalarındaki yenilgisini, verdiği görüntüden ve yüzündeki ifadeden okumak mümkündü; yaşadığı yenilginin ve derin hayal kırıklığının izleri açıkça görülüyordu.
Trump-Colani görüşmesini, Türkiye açısından Suriye konusunda bir dönemin sonu ve yeni bir dönüm noktası olarak yorumlamak mümkündür. Colani ve Trump arasındaki görüşmenin Türkiye açısından önem taşıyan kritik başlığı ise, hiç kuşkusuz 10 Mart Anlaşması ile Colani ve Mazlum Ebdi arasında varılan mutabakattır.
Bu anlaşma maddeleri içerisinde en fazla ön plana çıkan başlık, SDG-YPG-YPJ silahlı güçlerinin Suriye ordusuna entegrasyonudur. Ancak anlaşmanın detaylarına bakıldığında, Özerk Yönetim’in birçok konuda Şam hükümetiyle bütünleşmesini içermektedir. Fakat bu anlaşma, taahhüt edilen zaman dilimi içinde uygulanma zemini bulamamıştır. Nedeni ise, Türkiye’nin Suriye’deki Kürt oluşumuna bütünüyle karşı çıkmasıdır.
Türkiye’nin en fazla önemsediği, sonuç almak istediği ve temel sorun olarak gördüğü konu; SDG’nin ve Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin varlığını ortadan kaldırmaktır. Uzun süredir bu fiili varlığı kendisi için “kırmızı çizgi” haline getirmiş ve şiddetle karşı çıkmıştır. HTŞ yönetimine baskı uygulayarak, Özerk Yönetim ile herhangi bir çözüme karşı bir duruş sergilemiştir.
Türkiye’deki çözüm sürecinin temel çıkış noktalarından biri haline getirilen bu yaklaşım, SDG’nin silahlarını bırakmasını ve Suriye yönetimine teslim olmasını dayatmaktır. Yani Türkiye, bir nevi ‘olmayacak duaya âmin’ dedirtmek için elinden gelen bütün çabayı sergilemiştir. Sonuç olarak Türkiye, söz konusu anlaşmayla birlikte bu kör inadın ve sürdürülemez Suriye dış politikasının sonuna gelmiştir.
Colani’nin Türkiye’den talimat alacak ne hali ne de mecali kaldı. Daha şimdiden AKP sözcüsü Ömer Çelik, ‘PKK’nin Suriye’deki uzantılarının silah bırakma durumu farklıdır’ mealinde açıklamalar yaparak eski söylemlerinden çark etti. HTŞ de dil değiştirerek ‘DAİŞ’e karşı mücadele etmek şeriata uygundur’ demeye başladı.
Oysa DAİŞ’in en büyük destekçisi, tedarikçisi ve hamisi Türkiye’dir. DAİŞ’e karşı tavır almak, aynı zamanda Türkiye işgaline karşı çıkmaktır. Aslında işgalin gerekçeleri de bu anlaşmayla birlikte tümüyle ortadan kalkmış oldu.
Hakan Fidan, Beyaz Saray’daki görüşmeden memnun olmadı. Ama tattığı yenilginin üzüntüsünü bir tarafa bırakarak, akıl vermeyi sürdüren mesajlar vermeye devam etti. Öyle ki, ‘Bu anlaşmanın sonucunda Suriye’nin güneyi (Dürziler) ve kuzeyine (Kürtler) dikkat edilmezse Suriye daha derin bölünmelere gidebilir’ kehanetinde bulundu. Ama her zaman olduğu gibi, Suriye’yi fiilen bölen ve işgal altında tuttuğu bölgelerden bahsetmedi.
Halbuki şu anda Suriye’yi bölen tek güç, Türkiye’dir. Gelinen aşamada, bu anlaşmanın şekillendireceği yeni Suriye politikası, şimdiden Türkiye’nin ayaklarına dolanmış gibidir. Bu anlaşma aynı zamanda, İmralı’da sürdürülen çözüm sürecinin önündeki SDG gerekçesinin tümüyle ortadan kalkması anlamına da gelebilir. Türkiye’nin, çözüm sürecini hayata geçirmekten başka bir şansı kalmadı.
Erdoğan’ın Suriye’deki Kürt oluşumuna karşı sıkça kullandığı tehdit içerikli tekerlemesi ‘Bir gece ansızın geliriz’ söylemi, yakında ‘Bir gece ansızın gidebiliriz’ söylemine de dönüşebilir.
YENİ SURİYE’DE KÜRTLER
Suriye-ABD ilişkilerinde ortaya çıkan bu yeni durum, Kürtlere biçilen rolde de değişiklikler getirebilir. Kürtler, SDG adı altında şimdiye kadar sadece ‘DAİŞ ile Mücadele Koalisyonu’ içinde operasyonel bir güç olarak ele alınıyordu. Elbette DAİŞ ile mücadele, Özerk Yönetimin amentüsüdür; ama yeni Suriye’nin inşasında aynı pozisyon sürdürülemez.
Kuzey ve Doğu Suriye Yönetimi’nin ve Öz Savunma Güçleri’nin Suriye’ye entegre edilmesi, yani sistemin içine alınması, Şam yönetimine ortak olunması anlamına gelmektedir. Burada söz konusu entegrasyona farklı anlamlar yüklenmemelidir. Entegrasyon, aynı sistem içinde bulunan farklı güçlerin kendi yapılarını da koruyarak uyumlu biçimde çalışır hale gelmesi demektir.
Demokratik teamüller gereği, farklılıkların aynı idari sistem içinde birbirleriyle uyumlu hale gelmesi bir ihtiyaç haline gelmiştir. Konuyu dallandırıp budaklandırmadan ifade etmek gerekirse; idari, güvenlik ve ekonomik kaynakların bölüşümü gibi temel konularda ortak bir yolun bulunmasıdır. Bu, Özerk Yönetim’in fiili durumunu koruyarak kendisini Şam’da temsil etmesi anlamına gelmektedir.
Benzer bir durum güvenlik konusu için de geçerlidir. Silahlı güçler ve yerel asayiş güçleri dağıtılmadan, kendi alanlarında özgünlüklerini koruyarak Suriye’nin bir parçası haline gelmeleri öngörülmektedir. Genel bir ifadeyle, bu süreç Özerk Yönetim sisteminin “Suriyelileşmesi”dir.
Yeni bir anayasanın yapılması başta olmak üzere, Suriye’nin farklı kültür ve inançlarını kucaklayan kapsayıcı bir toplumsal sözleşmeyle birlikte güvenlik sorunu da önemli oranda çözüme kavuşacaktır. Bu bir bölünme değil, tam tersine birbirlerinin varlığını kabul etme ve gönüllü birleşmedir.
Kürtlerin, Suriye’nin yeni idari sistemi içinde bütün kurumlarıyla kendilerini temsil etmesi artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Şam-ABD ilişkileri çerçevesinde Kürtler başta olmak üzere, Dürziler, Aleviler ve diğer tüm toplumsal kesimler Suriye’nin asli unsurları ve sahibidirler. Türkiye gibi başka bir dış gücün bu oluşumu düşmanlaştırması ve kendisine tehdit olarak görmesi anlamsız hale gelmiştir.
Suriye halklarının iradesine ipotek konularak kalıcı bir çözüm ve barış mümkün olmadığına göre, demokrasi dışında farklı bir seçenek kalmamıştır. Kürtlere ciddi bir alan açılmıştır. Suriye’de demokrasiyi en iyi uygulayacak güçlerin başında Kürtler gelmektedir. Bu konudaki deneyimlerini Suriye’nin geneline yayma imkan ve fırsatı doğmuş; her alanda örgütlenerek ve pazarlık gücünü artırarak bu coğrafyada kök salmak, tarihsel bir görev haline gelmiştir.
Suriye, yeni inşa sürecinin henüz başlangıç aşamasındadır. Bu nedenle mevcut statünün korunması ve rehavete kapılınmaması büyük bir önem taşımaktadır. İstikrarın kısa sürede sağlanmasını beklemek pek gerçekçi değildir; çünkü saldırı tehditleri henüz tümüyle ortadan kalkmamıştır. Türkiye’de Kürt sorununun çözümü, genel Kürt coğrafyasını doğrudan etkilediği için Özerk Yönetim’in Suriye içindeki pozisyonu da bu açıdan ayrı bir önem taşımaktadır.
SONUÇ OLARAK
Colani-Trump görüşmesinde ele alınan konuları, yeni Suriye’nin şekillenmesinde ABD- İsrail çıkarlarını önceleyen bölgesel politikaların bir parçası olarak görmek gerekir. Ticaret enerji yollarının güvenliği ile bu konudaki yeni projelerin projeksiyonları altında şekillenecek bölgesel politikaların hayata geçirilmesi çerçevesinde, Suriye ayağı böylece çözüme kavuşturulmuş oluyor.
Suriye devletinin, kurulduğundan beri ilk kez Amerikan eksenine çekilmesi anlamına gelecek yeni bir dış politika şekillenmektedir. Suriye’nin sadece Suriye’den ibaret olmadığı; Arap ülkelerini de yakından ilgilendiren bir pozisyona olduğu bilinmelidir. Bu nedenle Suriye’nin eksen değişikliğinin sahaya ve bölgeye yansımaları her açıdan hesaplanmalıdır.
Suriye’deki Kürt sorunu nasıl ilgili ülkeleri etkiliyorsa, benzer bir durum Arap ülkeleri için de geçerlidir. Suriye, ekonomik, ticari ve güvenlik konularında kilit bir role sahiptir. Bu nedenle görüşmede ortaya çıkan sonuçları salt Suriye’yi ilgilendiren bir konu olarak görmek yerine, bölgenin bütünlüğü açısından değerlendirmek gerekir.
ABD’nin Gazze planı, Lübnan’daki Hizbullah meselesi, Irak’taki İran varlığını temsil eden Haşdi Şabi sorunu ve İran’ın geleceği gibi temel meselelerle birlikte Suriye’yi ele almak, bölgesel dengeleri anlamak açısından önemlidir.
HTŞ’nin, öngörülen yeni Suriye denkleminde oynayacağı rolü şimdiden kestirmek pek mümkün değildir. Öncelikli olarak, Suriye’deki cihatçı-selefi yapıların elimine edilmesiyle işe başlaması gerekmektedir. Çoğulcu bir Suriye yaratılmadan, ABD ve İsrail’in öngördüğü bölgesel politikaların eksenine Suriye’yi oturtmak pek mümkün olmayacaktır.
Beyaz Saray görüşmesi, Suriye-ABD anlaşmasından ziyade, Colani’ye ayar verme görüşmesi olarak kayıtlara geçmiştir. Türkiye’ye de benzer bir ayar verilmiş, Suriye’deki Kürt varlığına yaklaşımını değiştirmek zorunda bırakılmıştır. Rusya ile ilişkilerini gözden geçirmesi de dahil olmak üzere Colani’ye çeşitli “ev ödevleri” verilmiştir. Bölge dengelerinin peyderpey değişeceği ve Suriye ile diğer bölgesel aktörlere rol dağılımının yeniden yapılacağı açıktır.
Sistem dışı duran örgütlerin, örgütsel yapıların ve hatta ulus devletlerin kabul görülmediği, bir şekilde sisteme dahil edilmelerinin (entegre edilmelerinin) kaçınılmaz hale geldiği görülmektedir. Entegrasyon yoluyla ya da şiddet temelli çözümler artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Cihatçı-selefi oluşumlar ile Hamas, Hizbullah, Haşdi Şabi gibi illegal yapıların hamiliğini yapan Türkiye, İran, Katar ve Yemen gibi devletler de politika değişiklikleri yapmak zorunda kalmıştır.
Colani-Trump görüşmesinde ABD-İsrail çıkarları ön plana çıkmıştır. Yeni bir bölgesel hegemonya inşa edilmekte ve Colani üzerinden Suriye de bu oyuna dahil edilmektedir.