GÖRÜNTÜLÜ

Thomas Portes: Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü, sürecin geleceği açısından vazgeçilmez önemdedir

Süreçteki hukuki ve siyasi eksikliklere dikkat çeken Fransız Parlamenter Thomas Portes, “Barış ve müzakere eşit ve özgür koşullarda gerçekleşir. Öcalan’ın özgürlüğü, sürecin geleceği açısından vazgeçilmez önemdedir” dedi.

THOMAS PORTES

27 Şubat 2025 tarihinde Önder Apo tarafından yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, Kürt sorununun demokratik yollarla çözümü açısından yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirildi. Çağrının ardından karşılıklı bazı adımlar atılmış olsa da özellikle siyasi ve hukuki düzenlemeler ile yasal çerçeve konusunda devlet kanadından hâlâ somut adımların atılmaması ve sürecin baş aktörü olan Önder Apo’nun statüsüne ilişkin belirsizliğin sürmesi eleştirilerin odağında yer alıyor.

İlk günden bu yana uluslararası kamuoyunun yakından izlediği Türk devleti ile Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki süreç, bölgesel dengeler ve Ortadoğu’daki gelişmeler nedeniyle uluslararası siyaset açısından da önem taşıyor. Avrupalı siyasetçiler, Önder Apo’nun öncülüğündeki bu süreci Türkiye’nin demokratikleşmesi ve bölgenin barışı açısından tarihi bir fırsat olarak değerlendiriyor.

Konuyu yakından takip eden isimlerden biri olan Boyun Eğmeyen Fransa Hareketi (France Insoumise) Ulusal Parlamento Milletvekili Thomas Portes, ANF’nin sorularını yanıtladı.


‘ERDOĞAN’IN YAKLAŞIMI GÜVEN VERMİYOR’

Ortadoğu’daki gelişmeleri ve Kürt meselesini yakından takip eden Fransız bir siyasetçi olarak, Türk devleti ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında yürütülmeye çalışılan çözüm ve barış girişimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz. Sizce bu tür süreçlerin başarıya ulaşması hangi koşullara bağlı?

Barış sürecinin bugün açıkça durma noktasına gelmiş olmasından dolayı üzgünüm; çünkü mevcut durum bir tıkanıklık halidir.  Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, yıllarca süren silahlı mücadelenin ardından bir çağrıda bulundu. PKK’nin kendini feshetmesini talep etti; hatırladığım kadarıyla bu da Mayıs 2025’te gerçekleşti. Bu durum karşısında Türk devleti herhangi bir karar almadı.

Türk parlamentosunda bir tür komisyon kuruldu, ancak bugün bu komisyon işlevsiz bir yapıya dönüşmüş durumda. Geçtiğimiz hafta, Fransa Ulusal Meclisi’nde Kürt meselesine ilişkin bir sempozyum çerçevesinde farklı Kürt partilerinin temsilcilerini ve özellikle HDP Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ı dinleme imkanı bulduk. Sürecin bir tıkanmayla karşı karşıya olduğu ifade edildi. Bu noktada, barış sürecinin önünü açma yönünde hiçbir adım atmayan Erdoğan’ın siyasi bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.

Eğer yalnızca bir taraf önerilerde bulunuyor ve adım adıyorsa, bir barış sürecinin ilerlemesi ve sonuçlanması mümkün değil. Öcalan’ın çağrısıyla PKK kendisini feshetti ve silah bırakmaya hazır olduğunu açıkladı. Bugün hem PKK hem de Öcalan, karşılıklı müzakere ve müzakereciler için bir statü oluşturulmasını ve siyasi ilerleme bekliyor. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmiyor.

Bu nedenle, bu barış sürecinin yavaşlamış olmasından dolayı üzgünüm; çünkü bu süreç tüm bölge için önemli bir umuttu. Bu, binlerce insanın hayatına mal olmuş uzun bir tarihtir ve bugün siyasi yollarla çözülebilecek, Kürt halkının hakları açısından ilerlemeler sağlayabilecek bir durumdu. Ancak Erdoğan bu müzakereleri reddetmeyi tercih ediyor ve bunun son derece sorumsuz ve tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

‘TÜRK DEVLETİ ÜZERİNDE BASKI KURULMALI’

Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde çatışmaların ve militarizasyonun arttığı mevcut konjonktürde, PKK gibi silahlı aktörlerin barış yönünde attığı adımlar nasıl değerlendirilmelidir? Sizce bu tür girişimlerin uluslararası düzeyde nasıl bir etkisi ve önemi vardır?

Bunun takdir edilmesi gereken bir girişim olduğunu düşünüyorum; çünkü bu, cesur bir adımdır. Türk devleti hem PKK’ye hem de Kürt halkının tamamına karşı doğrudan bir savaş yürütüyordu. Bu girişim, başka girişimlere de kapı aralayan bir nitelik taşımaktadır; belki uluslararası ölçekte de. Ayrıca, silahlı çatışmaların ister devletlerin içinde ister farklı taraflar arasında olsun, barışçıl süreçlerle çözülebileceğini göstermektedir.

Dünyada bunun örnekleri vardır. Kolombiya’da FARC hareketiyle başlayan ve kısmen başarılı, ancak eksikleri olan bir çözüm süreci yaşanmıştır. Kuzey İrlanda’da IRA ile çatışmanın çözümü sağlanmıştır; çünkü her iki tarafta da silah bırakma, siyasi tavizler, hukuki anlaşmalar ve ilerlemeler olmuştur. Bugün ise bunlar yoktur. Buna rağmen bölgede bir umut vardı; çünkü halklar silahlı çatışmalardan yorulmuştur.

Herkes silahlı çatışmanın bedelini öder; ister asker, ister savaşçı, ister sivil olsun. Arkadaşlarınız, hayatınız ve aileniz üzerinde sonuçları olur. Barış süreci herkes için bir ilerlemedir; çünkü acı dönemlerin sona ermesi anlamına gelir. Bu barış sürecini desteklemek gerekir. Ancak Türkiye üzerinde baskı oluşturarak, bu sürecin ilerlemesini ve tamamlanmasını sağlayacak siyasi girişimlere devam etmek gerekir. Çünkü müzakere başarısız olduğunda, çoğu zaman sonuç yeniden silahlı çatışmaya dönüş olur.

Bunun böyle olduğunu görüyoruz. Bu barış sürecinin tıkanmaması ve yeniden dramatik bir duruma dönüşmemesi gerekir. Ben, Kürtlerin haklarının tanınması, siyasi sorumluluklar ve müzakereler çerçevesinde statülerin oluşturulması için baskının sürdürülmesi gerektiğine inanıyorum.

‘TÜRK DEVLETİ ÇÖZÜM ODAKLI YAKLAŞMIYOR’

Başta söylediğiniz gibi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 2025’teki çağrısının ardından PKK tarafından atılan adımlara bakıldığında, Türk devletinin yaklaşımını nasıl değerlendirmek gerekir?

Bence Türkiye devletinin yaklaşımı bugün samimi değildir. Erdoğan, barış sürecini kabul ediyormuş gibi yaptı; silah bırakmayı ve örgütün kendini feshetmesini kabul ediyormuş gibi davrandı. Ancak bugün, daha önce de belirttiğim gibi, karşı taraftan beklenen karşılıklar yok; buna Suriye’deki Kürtlerin durumu da dahil. Türkiye, Rojava olarak adlandırılan bölgede hâlâ son derece olumsuz bir rol oynamaya devam ediyor ve bu bölgenin bir kısmını işgal etmeye devam ediyor. Öcalan’ın serbest bırakılmadı.

Dolayısıyla Türkiye devletinin gerçekten iradi ve çözüm odaklı bir yaklaşımı yok. Sadece fesih ve silah bırakma kabul edilmiş durumda; ama buna karşılık Erdoğan’ın bugün yaptığı nedir? İşlevsiz bir parlamento komisyonu kurmak dışında hiçbir şey. Bu ise son derece tehlikeli bir durumdur. Çünkü Türkiye’de yıllardır süren bu çatışmadan çıkılabilmesi için Erdoğan’ın ve Türk iktidarının, PKK’nin verdiği tavizlerle orantılı siyasi kararlar alması gerekir.

Bu, aynı zamanda PKK için savaşmış olanların tamamının korunması, tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması ve tehdit altında oldukları için Türkiye’nin dışında yaşamak zorunda olan kişilerin geri dönerek Kürt halkının sesini taşıyabilmesi meselesidir.

Bunların hiçbiri tartışılmıyor. Bu nedenle bugün Kürt savaşçılar ve Kürt halkı, barış süreci istiyor gibi görünen ama aslında Kürt sorununu ortadan kaldırmak için baskıyı sürdürmek isteyen bir iktidarla karşı karşıya oldukları endişesini taşıyor. Bugün gözlerimizin önünde olan budur.

Bu nedenle, gerçekten Türkiye üzerinde güçlü bir baskının sürdürülmesi gerektiğini düşünüyorum. Uluslararası toplumun, Kürt halkını geçmişte birçok kez olduğu gibi yeniden kaderine terk etmemek için harekete geçmesi gerekir.

‘ÖCALAN SINIRLARI AŞAN BİR LİDER VE UMUT FİGÜRÜDÜR’

Bildiğiniz gibi birçok uluslararası örnekte lider figürler barış süreçlerinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın tüm barış girişimlerine rağmen mevcut koşullarında bir değişiklik olmamasını nasıl değerlendirmek gerek? Bu durum benzer uluslararası örneklerle nasıl karşılaştırılabilir?

1999 yılında tutuklanan Abdullah Öcalan’ın, Kürt halkının lideri olduğu gibi başka yerlerde de etkisi olan bir direniş figürü olmasının yanı sıra aynı zamanda bir siyasi umut figürü olduğunu düşünüyorum. Müzakerelere katılması gerekir ve serbest bırakılması gerekir. En azından bizim aylardır talep ettiğimiz budur ve hatta Fransa Ulusal Meclisi’ne Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir karar tasarısı da sunduk. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, olumlu sonuçlanan tüm çatışmalarda direniş liderleri sürece dahil olmuştur.

Güney Afrika’daki apartheid rejiminin sona ermesi, Nelson Mandela’nın serbest bırakılması ve seçimlere katılımı olmadan mümkün olmazdı. Yarın, varsayımsal olsa da Filistin ile ilgili bir barış süreci umuyorum ve bu süreç Marwan Barghouti’nin serbest bırakılmasını da içerecektir; o da Filistin halkının önemli bir kesimi tarafından tanınan bir figürdür. Eğer müzakerelere katılım sağlanmaz ve ana lider serbest bırakılmazsa -ki Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla bir fesih gerçekleşmiştir- bu süreç daha başından zayıflamış olur.

Bugün Kürt halkının umudunu temsil eden kişi odur. Onun sürece dahil edilmemesi, bir bakıma barış sürecini baştan başarısızlığa sürüklemektir. Tüm çatışmalarda, daha önce de belirttiğim gibi, FARC ile Kolombiya arasındaki süreçte olduğu gibi, FARC’ın o dönemdeki lideri müzakerelere katılmıştır. Kolombiya Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmiş, müzakere masaları kurulmuş ve BM gözetiminde barış anlaşmaları imzalanmıştır. Bu süreci ister eleştirebiliriz ister destekleyebiliriz, ancak her durumda her iki tarafın liderleri veya temsilcileri sürece dahil edilmiştir. Bugün ise ana lider, yani Abdullah Öcalan özgür bir şekilde masada olmadan bir barış süreci ve müzakere talep edilmektedir.

Taraflardan birinin özgür bir şekilde masada temsil edilmediği bir müzakere sürecini başarıya ulaştırmak oldukça zordur.

‘STATÜSÜ BELİRLENMEDEN VE ÖZGÜRLÜĞÜ OLMADAN BARIŞ OLMAZ’

Kürt siyasi aktörleri, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın resmi bir müzakereci olarak tanınması ve özgür olması gerektiğini savunuyor. Sizce böylesi bir statünün sağlanması barış süreci çerçevesinde neden önemlidir?

Öncelikle, müzakerecilerden birini hapiste tutarak müzakere yürütmek zaten baştan başarısızlığa mahkum bir süreç gibi görünür. Karşı tarafla barış süreci yürüttüğünüzü ve bir barış inşa etmek istediğinizi söylerken, aynı zamanda o hareketin liderini hapiste tutmaya devam ettiğiniz bir durumda, bu ciddi bir çelişkidir.

İkinci olarak, süreçte Öcalan’ın statüsünün belirlenmesiyle, Kürt halkının haklarının tanınmaması veya Abdullah Öcalan tarafından dile getirilen bazı taleplerin karşılanmaması gibi eksikliklere rağmen, Türk devleti ve Erdoğan tarafından en azından “gerçek bir barış süreci vardır” mesajı verilmiş olur. PKK, Türk devleti tarafından talep edilen şekilde silah bırakma ve kendini feshetme sürecine girmiştir.

Bu bağlamda, bugün Öcalan’ın serbest bırakılmasını kabul etmek güçlü bir siyasi mesaj olurdu. Öcalan 1999’dan beri hapistedir. Buna rağmen çok önemli bir barış süreci başlatmıştır.

Birkaç hafta önce bile, Türk devleti tarafından hiçbir ilerleme olmamasına rağmen, bu barış sürecinden yana olduğunu yeniden ifade etmiştir. Dolayısıyla onun iyi niyeti bugün artık karşılık bulmalıdır. Bu nedenle, Kürtlerin bu barış sürecine güvenebilmesi için onun serbest bırakılması acil bir gereklilik haline gelmiştir. Çünkü bir risk söz konusudur.

Bu risk, büyük acılar yaşamış, sık sık Türk devletinin söylemleriyle hayal kırıklığına uğramış, baskı, şiddet ve çok sayıda ölüm yaşamış Kürt halkının, Erdoğan’ın sözlerine sınırsız bir güven duymamasıdır. Erdoğan’ın gerçekten bir barış sürecine girdiğine inanabilirler; ancak bir noktadan sonra somut adımlar atılmazsa, Kürt halkı belki de Abdullah Öcalan’ın çağrılarını bu doğrultuda takip etmek istemeyebilir. Bu nedenle Öcalan’ın serbest bırakılması ve bu barış sürecinde baş müzakereci olarak yer alması mutlak bir acil ihtiyaçtır.

‘BARIŞ BİRLİKTE YAŞANACAK TARAFLARLA İNŞA EDİLİR’

Peki tüm bu olumsuzluklara rağmen kapsayıcı bir barış süreci nasıl inşa edilebilir?

Kapsayıcı bir süreç, tüm paydaşların dahil olduğu bir süreçtir. Aksi, yarın Filistin halkı ile İsrail halkı arasında bir barış süreci yürütüp, aslında bugün yapılmaya çalışıldığı gibi Filistinlileri sürecin dışında bırakarak yalnızca Gazze’de bir konsey kurmaya benzer.

Bu şekilde barış inşa etmek mümkün değildir. Barış, onu inşa eden ve doğrudan etkilenen kişiler olmadan kurulamaz. Eğer gerçekten işleyen bir barış süreci isteniyorsa, bu süreç kapsayıcı olmalıdır. Yalnızca Abdullah Öcalan’ın doğrudan müzakere masasında yer almasını değil, aynı zamanda bazı Kürt liderlerini, büyük şehirlerin belediye başkanlarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yer alan Kürt siyasi partilerinin temsilcilerini de içermelidir.

Kürt halkının sesi bugün Türkiye’de ve dünyada milyonlarca insanı temsil etmektedir. Eğer bu barış sürecinin başarılı olması isteniyorsa, bu süreç yalnızca Türk liderlerinin ya da birkaç siyasi yetkilinin odalarında şekillenmemelidir. Barış, birlikte yaşanacak taraflarla, yani Kürtlerle birlikte inşa edilmelidir. Abdullah Öcalan, Kürt siyasi temsilciler, sivil toplum aktivistleri, sendikacılar ve yıllardır barış isteyen; ama bu sürecin dışında bırakıldığında bunun asla başarılı olmayacağı kişilerle birlikte inşa edilmelidir.

‘AB SORUMLULUK ALMALI’

Kürt sorunu aslında sadece ulusal bir sorun değil aynı zamanda uluslararası boyutları olan bir mesele. Böylesi bir süreçte, Avrupa’ya nasıl bir sorumluluk düşüyor?

Evet, Kürt meselesi Türkiye’nin sınırlarını çok aşan bir meseledir. Bunu söylemekte haklısınız. Bu, uluslararası bir meseledir. Hem Kürt modeli hem de Kürt halkının direnişi, özellikle Kürtlerin DAİŞ’e karşı mücadelesi, dünyada yüz binlerce insana ilham vermiştir. Birçok sol ve ilerici siyasi aktivist, Kürtlerin savunduğu komünalizm modelini incelemiştir. Bugün ise savaşların arttığı, birçok devletin emperyalist çıkarlar doğrultusunda hareket ettiği oldukça istikrarsız bir bölgede, barışın tesisi Kürt meselesinin çözümünden geçecektir. Kürt halkının bulunduğu farklı yerlerde tanınmasından ve haklarının elde edilmesinden geçecektir.

Bugün Avrupa Birliği’nin, Türkiye ile yaptığı anlaşmalar üzerinden bir sorumluluğu var. Özellikle mülteci yönetimi konusunda Avrupa fonları aracılığıyla Türkiye devletine milyarlarca euro aktarılmakta. Bu anlaşmalar tek taraflı olamaz; belirli koşullar içermelidir. Bugün Avrupa Birliği’nin, İsrail ile yapılan ortaklık anlaşmasının ihlali konusunda İsrail’e baskı yapma sorumluluğu olduğu gibi, Türkiye ile ilişkilerde de aynı sorumluluğu vardır. Avrupa şunu sormalıdır: Barış süreci ne durumda? Hangi kararlar alındı? Öcalan ne zaman serbest bırakılacak?

Fransa da aynı şekilde NATO’nun önemli bir üyesidir. Türkiye de NATO üyesi bir devlettir.  Dolayısıyla burada bir güç dengesi var. Erdoğan gibi yönetimlerle yapılan müzakereler, güç dengesi olmadan ilerlemez. Sadece bir mektup gönderip bir talepte bulunarak olumlu sonuç almak mümkün değildir.

Dolayısıyla evet, bu uluslararası bir meseledir. Ve bunu da gördük. Kürt halkına yönelik çok güçlü bir dayanışma var. Paris’te birçok gösteriye katıldım. Avrupa’nın başka ülkelerinde de Kürt halkı için yapılan gösterilerin boyutuna şaşırdım. Gerçekten çok güçlü bir dayanışma var ve buna cevap verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Fransa’nın ayrıca kendi ulusal topraklarında Kürtlerin korunmasını sağlama sorumluluğu da vardır.

‘ÖCALAN’IN FİKİRLERİ MİLYONLARCA İNSAN İÇİN BİR UMUT’

Son olarak, dünyada yükselen gerilimler, devam eden çatışmalar ve Avrupa’da aşırı sağ politikalarının güç kazanması göz önünde bulundurulduğunda, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın savunduğu ‘birlikte yaşam’ gibi temel tezlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, bugün son derece gergin bir siyasi ve jeopolitik dönemde yaşadığımızı söylemekte haklısınız. Belki de son 50 yıldır bu kadar çok savaşın, silahlı çatışmanın ve küresel bir savaş riskinin yeniden ortaya çıktığı bir dönem olmamıştır. Bunu hafife alan ve dünyanın diğer ucundaki birkaç ülkeyi ilgilendiriyor sananlar yanılmaktadır.

Bu durum daha da kötüleşebilir ve barış girişimleri bu nedenle son derece önemlidir. Desteklenmeleri gerekir. Çünkü bugün dünyadaki en güçlü bazı liderler “güçlü olanın yasası”nın geçerli olduğunu düşünmektedir: En büyük orduya veya en büyük zenginliğe sahip olan, kendi vizyonunu dayatır ve diğer ülkelerin kaynaklarını, örneğin petrolü, kontrol edebilir.

Bence Abdullah Öcalan’ın ve PKK’nin yaptığı şey de önemli bir mesajdır. Kürt halkı içinde ve dünyanın birçok yerinde, geleceğin toplumunu barış, dayanışma, kadın ve erkek eşitliği ile demokrasi üzerine kurmak isteyen insanların var olduğunu gösterir.

Bu, Kürt modelidir. Ve bu model bugün aşırı sağın yükselişiyle tehdit altındadır. Fransa’da bazı aşırı sağcı liderlerin Kürt halkını desteklemek gerektiğini söylediğini sık sık duyuyorum; ancak onların ideolojisi Kürtlerin savunduğu değerlerle tamamen çelişmektedir. Bunu özellikle vurguluyorum çünkü bazı mesajlar dolaşıyor. Ancak burada bir sorumluluk var. Eğer biri ilerici, solcu ve enternasyonalist bir siyasi aktivistse, Kürt halkının yanında yer almalıdır.

İran’daki Kürtlerin özgürlüğü için mücadele edilmelidir. Bugün İran rejimi tarafından baskı altında tutulan İranlı Kürtlerin savunulması için mücadele edilmelidir. Tüm bunlar şu soruyu gündeme getirir: Ne zaman nihayet barışçıl ve siyasi bir çözüm olacak ve Kürtler kendi topraklarında, kendi dilleri ve haklarıyla özgürce yaşayabilecek?

Halkların kendi kaderini tayin hakkı vardır. Bizim için bu sadece teorik bir kavram değildir. Somut olarak uygulanması gereken bir ilkedir. Onlarla dayanışma içinde olmak önemlidir. Savaşın, şiddetin, aşırı sağın yükselişinin, ırkçılığın ve kimlik temelli gerilimlerin arttığı bu dönemde Kürt modeli tam da bunların karşısında yer almaktadır. Ve dünyada milyonlarca insan için bu aynı zamanda bir umuttur.