Meclis’te oluşturulan komisyonun İmralı’ya yaptığı ziyaret, çözüm sürecine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Meclis Başkanlığı’nın ziyaret sonrası yaptığı olumlu açıklama, sürecin seyrinde yeni bir aşamaya işaret etti. Prof. Dr. Mesut Yeğen hem Meclis Başkanlığı’nın dilindeki değişimi hem de Bahçeli’nin “En ciddi muhatap İmralı’dır” sözlerini değerlendirerek devletin ve siyasi aktörlerin söylemlerinde yaşanan dönüşümü yorumladı.
Yeğen, sürecin AKP tarafından tam anlamıyla sahiplenilmediğini; buna rağmen dilin giderek meşru muhatap arayışına yöneldiğini vurguladı ve muhalefetin de iktidarın tutumuna göre pozisyon aldığını belirtti. Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’nin yaklaşımını zorunlu olarak değiştirdiğini ifade eden Yeğen, CHP’nin İmralı’ya temsilci göndermeme kararının da Erdoğan’ın sürece dair çekingenliğinden kaynaklandığını söyledi.
Prof. Dr. Mesut Yeğen sorularımızı yanıtladı.
Meclis Başkanı, komisyonun İmralı görüşmesinin olumlu geçtiğini açıkladı. Açıklamada, özellikle Suriye’deki 10 Mart Mutabakatı ile barış ve toplum çağrısına vurgu vardı. Meclis Başkanlığı’nın dili de “Terörsüz Türkiye” dilinden farklı bir tondaydı. Sizce de farklı mıydı ve bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?
Sadece Meclis Başkanlığı’nda değil, diğer aktörlerde de bir dil değişimi söz konusu. Yani bir zamandır, herhalde ilk olarak SDG ile ilgili başladı. Türkiye, SDG’yi daha kabul eden bir dil kullanmaya başladı; bürokrasisi, özellikle iktidar mensupları… Devlet Bahçeli de grup konuşmasında dilini değiştirdi, biraz barış vurgusu yapmaya başladı. Ve dediğiniz üzere, Meclis grubu da ilk kez galiba bu demokratik toplum fikrinin bir şekilde alıcısı olduğunu ya da bu fikrin etrafında bu işlerin düşünülebileceğini göstermiş oldu.
Devlet, süreç ilerledikçe kendi dilini bir şekilde güncelliyor. Yani terör dilinden, “İmralı canisi” dilinden, artık meşru muhatap diline; sosyal, siyasi ve hukuki olarak ele alınması gereken bir mesele olduğuna dönüyor. Bu açıdan olumlu bir gidişat söz konusu.
Ama bu oldu diye, bu işler nihayetlendi diye düşünmemek gerekiyor. Buradan geri dönüşler de olabilir. Daha radikal laflar önceki çözüm sürecinde de edilmişti. Lakin olumlu bir gelişme olarak kaydetmek gerekir. Ama aynı zamanda şunu da kaydetmekten imtina etmemek gerekir: Meclis Başkanlığı da dahil olmak üzere, özellikle AK Parti cenahı -Bahçeli ve MHP öyle değil ama Meclis Başkanı ve AK Parti cenahı- halen İmralı’yla görüşmenin toplum nazarında gerektiği kadar meşrulaşmasının önünü açacak bir dil kullanmaktan çekiniyor. Daha doğrusu, bu meşrulaştırma işine dahil olmak istemiyorlar. Bu işin oraya gittiğini görüyorlar; lakin yarın bir gün buralardan dönüş olduğunda, Öcalan’ın siyasi muhatap olarak kabul edilmesi, siyaseten meşrulaşması işlerine, bu sürece dahil olmuş gibi görünmek istemiyorlar.
Böyle ikili bir manzara var. Bir taraftan olumlu bir gelişme söz konusu ama bir taraftan da halen gösterilmeyen bir cesaret var ki bu büyük bir mesele ve çok da eleştiriye yol açıyor. Sonuçta bu işin yürütücüsü evet, devlet; ama siyaseten yürütücüsü hükümet. Ve bu işten bir başarı ile çıkılırsa, bu başarı hükümetin hanesine, daha çok da AK Parti’nin hanesine yazılacak. Ama bu süreçte oluşan riskleri de AK Parti almak istemiyor. Bu da diğer aktörlerde eleştiriye yol açıyor ki bu eleştiriyi çok haklı buluyorum.
En son mesela Hüseyin Yayman’ın tavrı… Kendisine soran gazetecilere “Ben gitmedim, orada değilim” dedi ama sonradan gittiği anlaşıldı. Eğer bu sürecin güvenliğiyle ilgiliyse -ki öyle olması zor, çünkü defalarca başka heyetler gitti geldi- neden çekindi? Biz heyetlerin gidiş gelişlerini zaten gazeteciler üzerinden defalarca öğrendik.
Dolayısıyla varsa bir güvenlik kaygısı, amenna, hadi diyelim; ama olma ihtimali zayıf. Daha muhtemelen şu: Hüseyin Yayman bile ikna olmadıysa, “Acaba ismim buralarda anılırsa ileride problem çıkar mı?” diye mi düşündü. Bu da çözülmesi gereken önemli bir mesele olduğunu gösteriyor.
Mesele şu: Erdoğan ve AK Parti kurmayları süreci artık tümüyle sahiplenmek, yürütücüsü olduklarını kabullenmek ve topluma da anlatmak zorundalar. Yani bu süreç niye önemli? Neden PKK’nin silahsızlanması, PKK mensuplarının topluma kazandırılması önemli? Bunun topluma açıklanması gerekiyor.
Bakın, bugün sabah yayınlanan araştırmaya göre toplum sürece çok destek veriyor ama İmralı’ya gidilmesine destek vermiyor. İnsanlar esas olarak bundan dolayı, yani hükümet tarafından kendilerine güven telkin edilmediğinden, Erdoğan’ın açıklamalarında bile tereddüt gördüklerinden bu tür adımlara henüz hazır görünmüyorlar.
Öyle olunca da CHP, Yeni Yol, Saadet Partisi gibi aktörler haliyle bu sürece katılmak konusunda daha az cesaretli oluyor.
Görüşmeden sonra Bahçeli’nin ‘en ciddi muhatap İmralı’ sözü dikkat çekici. Evet, siz de dediniz, önceki süreçte de radikal sözler edildi ama burada artık “irade” olarak okuma faktörü de devreye giriyor. Siz, AKP’nin hâlâ sahiplenmeyen pozisyonda olduğunu söylüyorsunuz. Mesela Bahçeli’nin hep “buz kırıcı”, “ön açıcı” bir misyon da yüklendiği söyleniyor son zamanlarda. Bunu da öyle mi okumak lazım?
Bahçeli hükümetin başında olsaydı, Cumhurbaşkanı olsaydı çok daha iyi olurdu; tabii bu süreç özelinde konuşuyoruz. Eğer Cumhurbaşkanı, mesela Bahçeli’nin söylediklerini söylemiş olsaydı, o zaman sürecin akıbetine dair daha bir güven içerisinde olurduk. Tahminim o ki toplum da şimdiye kadar daha rahatlamış olurdu.
Ama gidişattan şunu anladık: Bu süreç ilk başladığında hepimizin şöyle bir rahatlığı vardı. Senelerin Bahçeli’si, bu işe en fazla karşı çıkmış Bahçeli ve onun partisi MHP bu iş olsun dediğine göre, bu iş muhakkak olur artık. Çünkü AK Parti geçmişte bu deneyimi bizzat gerçekleştirmiş bir aktör; Erdoğan vardı. Dolayısıyla böyle bir güven içerisindeydik.
Ama süreç ilerledikçe şunu gördük: Hem Bahçeli’nin perspektifiyle Erdoğan’ın perspektifinin uyuşmadığı yerler var hem de sürecin hangi biçim ve hızda ilerlemesi gerektiğine dair iki ortak arasında ayrılıklar var. Daha vahimi şu: Bu ayrılıklar söz konusu olduğunda Bahçeli’nin gücü tahmin ettiğimiz kadar fazla değilmiş.
Hepimizin, özellikle bazı yorumlarında şu vardı: Bahçeli’nin dedikleri olmazsa bu erken seçime götürür; erken seçim de Erdoğan’ın alamayacağı bir risk. Dolayısıyla Erdoğan, Bahçeli’nin perspektifine bir şekilde yakınlaşır. Ama hayat öyle ilerlemedi, süreç öyle ilerlemedi.
Anladık ki Bahçeli açısından sürecin yürütülmesi önemli; ama istediği biçimde yürütülmediği takdirde her şeyi bozup erken seçime gitmek isteyen bir Bahçeli yok karşımızda.
Karşımızda, belki de haklı olarak, belki de doğru olarak bilmiyorum ama öyle bir riski alabilecek bir Bahçeli yok. Ayrıca çok temel anlarda istediklerini Erdoğan’a yaptırabilen bir Bahçeli de yok karşımızda. Daha önemli meseleleri geçtik; komisyonun İmralı’ya gitmesi… Ama mesela Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması konusunda defalarca açıklama yapıldı. Erdoğan belli ki bunu ya bir pazarlık unsuru olarak kullanmak istiyor ya da daha teknik bir meseleyi çevirip infaz düzenlemesi çerçevesinde sıradan bir tutuklu gibi bırakmak istiyor. Bu da Bahçeli’nin iktidar bloku içerisindeki gücü, kapasitesi, kudreti hakkında sürecin başında aşırı değer biçtiğimizi gösteriyor.
Siz daha önceki söyleşilerinizde Türkiye’deki sürecin Suriye’deki entegrasyon süreciyle belirleneceğini söylüyordunuz. İmralı ziyareti sonrasında Meclis Başkanı’nın açıklamasında 10 Mart Mutabakatı vurgusu vardı. Ayrıca Gazeteci Sedat Bozkurt, en son yapılan kapalı oturumda MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın konuşmalarının kulisini yazdı. Tabii ki bir yalanlama ya da doğrulama gelmedi; ama o kulise göre İbrahim Kalın’ın Hakan Fidan’a oranla SDG’ye farklı bir bakış açısında olduğunu söylüyordu. Sizin de konuşmanın başında dediğiniz gibi, SDG’ye iktidarın bakışının değişmeye başladığını görüyoruz. Evet, iktidar sizin de dediğiniz gibi Bahçeli kadar sahiplenmiyor süreci ama yavaş bir değişim var mı? Ve madem Suriye çerçevesi de değişiyor, daha somut adımlar atılır mı?
Suriye, yani SDG ve Rojava meselesi sürecin başında şöyleydi: Rojava, en zor anlaşılabilecek alandı. Çünkü biz, PKK’nin zaten 1999’dan ve hatta 1993’ten beri bir tür silah bırakma ya da barış istediğini biliyoruz. Dolayısıyla Türkiye Kürtlerinin bu işe çoktan hazır olduğunu, burada zaten kuvvetli bir siyasi partinin bulunduğunu ve işlerin o parti üzerinden yürütülebileceğini biliyorduk.
Dolayısıyla Türkiye’de, Türkiye Kürtleriyle devletin anlaşması daha mümkün, daha kolay görünüyordu. Onun için hepimiz diyorduk ki: ‘Bu iş inşallah tıkanmaz ama tıkanırsa da Rojava’da tıkanır.’ Çünkü Rojava’da Türkiye’nin beklentileriyle sahanın gerçekleri ve SDG’nin arzuladıkları arasındaki makas çok büyüktü.
Bu makas kapatılabilir mi? Birçok yorumcunun endişesi bu yöndeydi. Şimdi benim gördüğüm şu: Bu geride kalan 14-15 ayda makas, SDG’yle ya da Öcalan’la devlet arasındaki görüşmeler üzerinden kapanmadı ama hayatın kendi gerçekleri makasın kapanmasına yol açtı. Daha doğrusu, Türkiye’yi istemediği halde daha makul bir yere çekti.
Çünkü Suriye, Türkiye-SDG ve Şam rejimi arasındaki ihtilaflar ya da uzlaşmalar üzerinden yönetilecek bir yer değil. Orada başka aktörler de var: İsrail, ABD, Dürziler, Nusayriler, Körfez ülkeleri… Herkesin bu işe dahli var. Herkesin başka yöntemlerle, başka enstrümanlarla, başka kaygılarla dahli var ve bunların hepsinin bir şekilde orada söz söyleyebilme, işleri yönlendirebilme kapasitesi var.
O itibarla, oradaki çözüm muhakkak bütün bu aktörleri kapsayan, onların taleplerini ve arzularını uzlaştıran bir çözüm olmak zorunda. Bence Türkiye bunu giderek idrak etmeye başladı.
Bu idrak de şuraya getirdi: Hatırlayacaksınız, Türkiye bu iş başladığında ne diyordu? SDG’liler silah bırakacak ve tek tek isteyenler Suriye ordusuna entegre olacak. PYD’nin yönettiği tüm idari yapılar tasfiye olacak. Oralara Şam rejimi gelip yerleşecek. Ve Kürtler de kimlikleri bireysel düzeyde tanınmak koşuluyla, Suriye’nin eşit yurttaşları olacaklar. Biraz aslında Türkiye’deki perspektifin oraya da uyarlanacağı anlamına geliyordu bu.
Ama geride kalan 15 ay şunu gösterdi: SDG’lilerin silahlarını bırakıp tek tek orduya katılması mümkün değil. PYD tarafından üretilen idari yapıların tasfiyesi mümkün değil. Ve basitçe eşit yurttaşlık üzerinden Kürtlerin Suriye devletine, toplumuna entegrasyonu mümkün değil. Aksine, bir tür âdem-i merkeziyet, Kürtlerin güvenliğini sağlayan bir güvenlik aparatı ve eşit yurttaşlığın ötesine giden bir tanımlama söz konusu. Bütün bunlar olmadan, rejimle SDG arasında bir uzlaşma olmayacağı ortaya çıktı. Türkiye de ağır ağır bu gerçeği idrak ediyor.
O itibarla, hayat Türkiye’yi Rojava’ya bakışını değiştirmeye zorladı. Bu zorlama neticesinde de fiilen SDG ile Türkiye arasındaki makas daraldı. Öbür türlü, görüşmeler yoluyla bunun olduğunu zannetmiyorum.
Son olarak CHP ve Yeni Yol Grubu’nun İmralı’ya gitmeme kararları çok tartışıldı. Siz de zaten söylediniz; bunun altındaki sebep olarak iktidarın konumlanışı çok belirleyici oluyor dediniz. Peki bundan sonra muhalefet somut adımlara ya da AKP’nin tavrına göre mi konumlanacak? Ne görüyorsunuz bu tabloda?
Şunu görüyorum: Bir kere CHP, başından beri komisyonda bulunmaya hazır olduklarını bildirdi. CHP, süreç başladığında ve komisyon işleri konuşulmaya başladığında, kendisinden beklenmeyen bir ataklıkla sürece dahil oldu, katkıda bulundu ve komisyonun olması gerektiği gibi oluşmasını ve çalışmasını sağladı.
Hatırlayacaksınız, komisyonun adı “Terörsüz Türkiye Komisyonu” olacaktı. CHP’nin itirazları üzerinden -DEM de itiraz ediyordu ama CHP’nin ‘Böyle olursa katılmayız’ türünden çıkışları üzerinden- komisyon karakter değiştirdi.
Dolayısıyla birincisi, CHP başından beri bu işin içinde. Önemli merhalelerinde de önemli katkıları var. CHP’nin bu işin içerisinde olması mecburi, zorunlu bir şey. Muhakkak CHP’nin bu işin içinde olması gerekir: Çünkü yüzde 35’lik bir kesimi temsil ediyor.
Diğer mesele şu: Bence Kürt siyasetinin bir kısım isimleri, CHP’nin İmralı’ya temsilci göndermeme kararını yanlış yorumladı ve yerinde olmayan eleştirilerde bulundu. CHP, sonuçta süreçten çekilmiş değil; komisyona temsilci göndermeme kararı aldı. Bu kararın arkasındaki tek sebep de bir kısım Kürt siyasetçinin öne sürdüğü gibi, kendi tabanının hassasiyetlerine teslim olmasıyla ilgili değil. Bunun etkisi muhakkak var ama esas olarak Özgür Özel defalarca, “Bir Erdoğan’ın tutumunu görelim, bu işlerde ne diyor, ondan sonra tutumumuzu açıklayacağız” dedi.
Bu ne demek? Erdoğan’dan bu işe dair bir sahiplenme bekliyoruz demek. Ama hepimiz gördük ki Erdoğan, Bahçeli tarafından da sıkıştırılmasına rağmen, CHP tarafından da buraya çekilmek istenmesine rağmen direndi. Son grup konuşmasında lafı evirdi, çevirdi ve işleri komisyona havale etti. Yani kendisi bu işin siyasi sorumluluğunu almak istemedi.
Şimdi, bu işin yürütücüsü Türkiye’nin Cumhurbaşkanı ve dediğim gibi, bu iş hayırla neticelenirse -ki inşallah öyle olacaktır- bu işten en fazla faydalanacak aktör, bu işe bu kadar enerjiyle sahip çıkmıyorsa, bu hali diğer aktörlerin kafasını bulandırıp “Acaba burada ne var? Acaba Erdoğan’ın ne tür tereddütleri var? Bu işe neden bu kadar şevkle sahip çıkmıyor?” sorularını doğuruyor.
Dolayısıyla CHP’nin bugün İmralı’ya temsilci göndermemiş olmasının arkasında Erdoğan’ın bu tutumu var. Erdoğan açıkça sahip çıksaydı, tahminim o ki büyük ihtimalle bugün CHP temsilcilerinden en az biri, belki partinin resmi kararı olmadan, İmralı’da Öcalan’la görüşmüş olurdu.
O itibarla, bütün bu faktörleri değerlendirerek CHP’nin tutumunu değerlendirmekte fayda var. Sonuç olarak, sürecin CHP’ye hâlâ çok ihtiyacı var. DEM Parti’nin de CHP’ye çok ihtiyacı var. O yüzden geçen hafta olan biten üzerinden “CHP aslında çözüm istemiyor, CHP zaten Kürt meselesinin yaratıcısı, kodlarına döndü” gibi açıklamalar, bence polemik olarak, retorik olarak yapılabilir ama işin esasıyla uyumlu açıklamalar değil.