Önder Apo’nun sekreteryasında yer alan tutsak Zeki Bayhan, Önder Apo’nun son dönemde geliştirdiği manifestonun kavramlarını değerlendirdi. Yeni manifestonun neden gerekli görüldüğünü küresel ve bölgesel dönüşümlerle ilişkilendirerek açıklayan Bayhan, sosyalist düşüncenin tıkanıklığına, Ortadoğu’nun yeniden dizaynına ve Kürt hareketinin bu süreçteki stratejik konumuna dikkat çekti.
Bayhan, demokratik entegrasyon kavramını “ne ayrılıkçılık ne asimilasyon” formülüyle tanımlarken, farklı kimliklerin karşılıklı kabulü ve anayasal güvencelerle birlikte özyönetim kültürü bağlamında ele alınması gerektiğini vurguladı. Demokratik müzakerenin eşitler arası bir tartışma ve kararlaşma kültürü olduğunu; demokratik toplum ile demokratik cumhuriyetin birbirini tamamlayan yapılar olarak düşünülmesi gerektiğini belirtti.
Ulus devletin küreselleşme karşısında yaşadığı çözülüşe dikkat çeken Bayhan, demokratik entegrasyonun bu bağlamda toplumsal özgürlükçü bir çözüm sunduğunu ifade etti. Sürecin taşıdığı risklere rağmen, halkın örgütlü mücadelesiyle başarıya ulaşılabileceğini dile getirdi.
Önder Apo’nun son dönemde geliştirdiği manifestoda yeni kavramlar var ve bu kavramlar, kamuoyunda yoğun bir şekilde tartışılıyor. Manifestonun içeriğinin ve kavramsallaştırmaların daha iyi anlaşılabilmesi açısından önemli bir nokta bu. Öncelikle, neden yeni bir manifesto ihtiyacı duyuldu?
Öncelikle şunu söyleyeyim: Rêber Apo’nun geliştirdiği tüm önermeleri, özellikle son 20-25 yılda ortaya koyduklarını, genel olarak ise bütün külliyatıyla birlikte ele almak lazım. Çünkü Rêber Apo’da ideolojik politik tutum, bir diyalektik temelinde işler. Biz bunu ‘ilişkisel diyalektik’ olarak tanımlıyoruz. Dolayısıyla kullanılan kavramları ve geliştirilen önermeleri de bu bağlam içinde okumak gerekiyor. Rêber Apo’nun düşünce diyalektiğinde sıçrama anları vardır; fakat dramatik kopuşlar yoktur. Bu gerçeği göz ardı eden okuma biçimlerinin olmakta olanı doğru anlaması zordur.
‘Neden yeni bir manifesto?’ sorusuna gelirsek: Bu sorunun yanıtı uzunca analizler gerektirir; çünkü çok etkenli bir nedenler bileşkesi söz konusudur. Vurgular düzeyinde değinecek olursak: Dünya yerinde durmuyor, dönmeye devam ediyor. Son on yılda küresel, bölgesel ve ulusal ekonomi-politik alanda hızlı değişimler yaşandı ve yaşanıyor. Sosyalist düşünce ve pratikte de ciddi bir geri çekilme, tıkanıklık söz konusu. Egemen sistem tıkanmış; sosyalist sistem ise ortalarda yok.
Rêber Apo, sosyalist mücadeleye için perspektifin yenilenme sürecini çoktan başlatmış bulunuyor. Demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü paradigma; demokratik sosyalizm, özyönetimci-konfederal örgütlenme ve demokratik ulus gibi sistemsel bileşenlere dayalı bu sosyalist argümantasyon daha önce sunulmuştu. Bu manifesto ise, o argümantasyonun güncel ekonomi-politiğe uyarlanmasıdır.
Yanı sıra bölgesel siyaset çok hareketlendi; Ortadoğu yeniden dizayn ediliyor. Bu konjonktür, Kürt Hareketi’ne bölge siyasetinde stratejik konumunu belirleme ve yönlendirme alanı açıyor; Kürdistan’ın özgürlüğü için tarihi fırsatlar yaratıyor. Fakat aynı zamanda emperyalist projeler de devrede.
Rêber Apo, bu sürecin sosyalist bir perspektif içinde bölge halklarının lehine evrilmesi için müdahalede bulunuyor. Bu müdahalenin zamanlaması, Önderliksel bir analiz ve öngörüye dayanıyor. Bölge dinamiklerini ve olup biteni iyi okuyanlar, bunu rahatlıkla görebilir. Lenin’in, Sovyet Devrimi sürecinde müdahale zamanı için söylediği “Dün erkendi, yarın geç olur” sözüne benzer bir eşikteyiz.
Kürt sorununun çözümü bu müdahalenin önemli bir parçasıdır; ancak manifesto bunu çok aşıyor. Bölgesel ve küresel sorunlara çözüm önerme iddiası taşıyor. Tam da bu sebeple Rêber Apo, Türkiye ve bölgeye dair çözüm perspektifiyle birlikte yeni bir sosyalist enternasyonal örgütlenme çalışmasını da başlattı.
Anladığımız kadarıyla demokratik entegrasyon gibi formülasyonlar sadece Türkiye’deki Kürt sorununun çözümüyle sınırlı değil. Nedir demokratik entegrasyon? Kürt sorununun çözümünde nasıl bir yeri var?
Evet, bu bir modeldir. Devlet sınırlarına dokunulmadan, kültürel, inançsal, etnik ve ekonomik sorunların demokratik teamüller yoluyla çözülmesini esas alan bir model olarak tanımlanabilir. Rêber Apo, modelleme yaparken adlandırmalardan çok özün kendisine önem verir. Demokratik toplumcu sosyalist perspektifin gereği olarak da tüm modellemelerde, toplumun özne olarak sahne alacağı bir ekonomik-politik bağlam oluşturur; bu da nereden yola çıkarsanız çıkın sizi özyönetime götürür.
Bunu şu sebeple söylüyorum: ‘Entegrasyon’ kavramının Rêber Apo’nun literatüründe ne anlama geldiğinin doğru anlaşılabilmesi, onu ‘özyönetim kültürü’ bağlamında düşünmekle mümkündür.
Entegrasyon, bütünleşmek demektir. Fakat Deleuzyen terminolojiden yararlanarak söyleyecek olursak, bütün dediğimiz şey de parçalardan oluşmuş bir parçadır! Entegrasyon, hem kavramsal olarak hem de felsefi olarak birden fazla olgunun varlığına işaret eder.
Entegre olacak -edilecek değil- şeyler farklı şeylerdir. Demek oluyor ki entegrasyonun çözümü, öncelikle farklılıkların karşılıklı olarak birbirini kabulünü gerektirir.
Kürt sorununun demokratik entegrasyonist çözümü, bu bağlamda Kürt kimliğinin kabulünü ve tanınmasını gerektirir. Entegrasyonun tamamlayıcı ikinci özelliği ise kabul edilmiş ve tanınmış olan olgunun yaşam güvencesinin (anayasal ve yasal güvence) sağlanması ve yaşam alanlarının (ekonomik, politik, kültürel vb.) kurumsallaşmasıdır. Dolayısıyla Kürt sorununun demokratik entegrasyonist çözümü, Kürtlerin kendi aralarındaki ilişkilerin ve devlet ile ilişkilerinin yeniden düzenlemesidir.
Bu, daha çok her kimliğin kendi özgülünde özgür ve özerk yapılanmasını öngören demokratik ulus perspektifi doğrultusunda örgütlenmeyi ve ilişkilenmeyi ifade eder. Bu anlamda tüm kimlikler devleti, devlet de tüm kimlikleri tanır. Karşılıklı hak ve sorumluluklar dengesi vardır.
Ve en önemlisi; bir olgunun başka bir olgu ile entegre olması, onu imkan ve sınırlar bakımından kaçınılmaz olarak etkiler ve değiştirir. Çünkü bütünleşme yeni bir ilişki, yeni ilişki yeni bir hukuk, yeni bir hukuk da yeni hak ve sorumluluklar demektir. Bu, entegrasyonun tüm tarafları için geçerlidir.
Şayet devlet ‘Herkes ve her şey değişsin ama ben olduğum gibi kalacağım’ demeye gelen bir yola girerse, bu entegrasyon değil, asimilasyonda ısrar anlamına gelir.
Rêber Apo’nun demokratik entegrasyonu, “ne ayrıkçılık ne asimilasyon” olarak formüle ettiğini hatırlatmak isterim.
‘Demokratik müzakere’ deniyor. Bunun farkı nedir, nasıl anlamalıyız?
Demokratik müzakere, eşitler arasındaki müzakeredir. Bunu sadece belirli bir sorunun ya da spesifik sorunların çözümü için geliştirilen bir diyalog veya tartışma olarak düşünmemek lazım. Demokratik müzakere; eşitlikçi, özgürlükçü ve toplumsal bir ekonomi-politiğin dilidir. Kimliklerin birbirleriyle ve devletle ilişkisini, koordinasyonunu sağlayan bir dil olarak da tanımlanabilir. Dolayısıyla süreklidir; toplumsal ilişki ve ihtiyaçları eşitlik ve özgürlük ilkeleri temelinde karşılamayı amaçlayan bir tartışma, kararlaşma kültür ve ahlakını ifade eder.
Elbette özgün sorun çözümleri için de ‘demokratik müzakere’ kavramı kullanılabilir. Ama bu kavramı tekil olay veya süreçleri aşan, daha genel bir mekanizma olarak düşünmek gerekiyor.
Manifestoda sıklıkla demokratik toplum ile demokratik cumhuriyet ilişkisi vurgulanıyor. Aralarındaki ilişki nasıl olacak?
Rêber Apo fikriyatında demokratik toplum, kendi kendisini yöneten özyönetimci toplumdur. Bu da kendi iradesiyle yaşamına yön verecek, ekonomik, kültürel, politik ve benzeri her alanda kurumsal mekanizmalarını geliştirmiş örgütlü toplumdur.
Demokratik cumhuriyet ise demokratik toplum bileşenlerine saygı duyan, onların hukuki ve siyasi güvencesini oluşturan bir çatı olarak düşünülebilir.
Aralarında nasıl bir ilişki var? Birbirleriyle eşitlikçi ve özgürlükçü bir hukuk temelinde birbirini tamamlayan yapılardır. Demokratik olmayan bir devlet ile demokratik toplum birlikte yaşayamaz. Bu nedenle demokratik toplum, devletin demokratik dönüşümünü şart kılar.
Demokratik entegrasyon ile demokratik toplum ilişkisini de benzer şekilde mi düşünmemiz gerekiyor?
Evet, demokratik entegrasyon çözümü demokratik toplumcu çözümdür; tam olarak bunu ifade eder. Devlet ile toplum ilişkisi bağlamında demokratik toplumu mümkün kılacak olan şey de demokratik entegrasyondur.
Devletin toplumu tanıması, demokratikleşme süreci hangi yapısal dönüşümleri gerekli kılar?
Demokratik entegrasyonist çözüm, en genel anlamıyla klasik ulus-devletin siyasi ve hukuki kabullerinden demokratik ulusa doğru esnemesini gerektirir.
Ulus-devlet, dünyanın pek çok yerinde zaten dönüşüme uğramıştır. Özellikle son on yıllarda hakim hale gelen küreselleşme, ulus-devletlerin ekonomik ve politik egemenliklerinin altını önemli oranda oymuştur. Bugün ulus-devlet hükümetleri büyük oranda küresel sermayenin dolgun maaşlı memurları derekesine düşürülmüş durumda. Ulus-devlet sınırları içinde yürütülen ekonomi politikalarına bakın. Kime hizmet ediyor? Ulusa mı? Neoliberal ekonomi politikaları, ulus devletlerin sadece yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarını değil, ulus-devlet halklarının emeklerini de sömürüyor. Üstelik bunları ulusal hükümetler eliyle yapıyorlar. Artık ulus-devletlerin ne ekonomik ne de politik anlamda bir egemenliği var.
Ulus devletin ulusa hizmet ettiği savunusu baştan beri hikayeydi; artık o hikaye de yok.
Toplum ilişkisi ile kimlik-kültür sorunları bağlamında ulus devletler içinde bulunan çözüm modelleri özerklik, eyalet ve federasyon gibi modellerdir. Ancak bu modellerin tümünde denklem, yerel topluluklar (etnik, kültürel vb.) ile merkezi devlet arasındaki iktidar paylaşımı üzerinden kurulduğu için söz konusu yapılar, iktidar temelli olduklarından, ulus devlet sistemi içinde küçük birer ulus devlet gibi işlerler. Dolayısıyla bu modellerde yerindelik ilkesinin gerektirdiği eşitlikçi ve özgürlükçü ekonomi-politik tesis edilemez. Zaten bu modeller, iktidar temelli oldukları için ulus-devletin yarattığı kimlik-kültür çelişkilerini çözmez; sadece yatıştırır.
Demokratik federasyonist özyönetim ise devlet yönetimi ile yerel topluluklar arasında bir iktidar paylaşımına dayanmaz. Çünkü bu model, yönetim olgusunu tabana yayarak toplumsallaştırır. Bu da devletle iktidar paylaşımdan ziyade yönetim paradigmasını dönüştürür ve demokratikleştirir. Unutmayalım ki demokratik entegrasyon modeli, demokratik toplumcu sosyalizmin bir bileşenidir.
Başka bir açıdan yaklaşacak olursak; bu model, üniter devletin sınırlarını değiştirmediği gibi onun içinde de farklı iç sınırlar da oluşturmaz. Fakat devletin iç yapısını toplumsal çıkarlar temelinde yeniden düzenler. Devlet sınırları içinde yaşayan etnik, dinsel ve kültürel kimlikleri eşitlik-özgürlük hukuku temelinde güvenceye alır. Bu da devletin ekonomik, politik ve kültürel bakımdan yeniden düzenlenmesi demektir.
Bunun kısa süre içinde gerçekleşmesi mümkün mü? Pek öyle görünmüyor. O halde nasıl olacak?
Evet, bu bir zaman ve mücadele gerektirir. İçinde bulunduğumuz çözüm sürecini, demokratik entegrasyonun yolunu açan ve o doğrultuya girme süreci olarak okumak daha gerçekçi olur. Kuşkusuz, bu da siyasi ve hukuki düzenlemeler gerektirir.
Mücadele yeniden başlıyor diyelim!
Böylesi tarihi dönüşümler örgütler için çok risklidir. Benzer dönüşümlerden sonra tasfiye olan örgütler az değil. Günün sonunda bu sürecin başarısızlıkla sonuçlanacağından korkmuyor musunuz?
Tarihsel deneyimlerin farkındayız ve elbette korkuyoruz. Korkmamak, politik körlük olur. Bu zorlu bir süreçtir; risk çoktur. Diğer taraftan halkımız, bundan çok daha zorlu süreçleri başarıyla aştı. Bugün, önderlik kurumsallaşmamız, ideolojik ve politik donanımız ile çok yönlü halk örgütlülüğümüz, kendi tarihimizin en parlak dönemlerinden birini yaşıyor.
Bu imkanlara rağmen başaramazsak tarih bizi affetmez. Başaracağız. Çünkü Rêber Apo’yu doğru takip ettiğimiz sürece hiç kaybetmedik.
Son olarak bir şeyler söylemek ister misiniz?
Halkımıza ve kamuoyuna sesimizi, sözümüzü duyurma imkanı sağladığınız için teşekkür ediyoruz.
Başarı dedik; öyle bitirelim. Başarının yolu toplumsal birlikten ve örgütlü mücadeleden geçer. Halkımızın ve dostlarımızın, Rêber Apo’nun çok zor koşullarda başlattığı bu yürüyüşe daha güçlü katılımını bekliyoruz. Bu yola bizzat girerek, bu yolu birlikte yürüyerek ve bu yürüyüşü her gün biraz daha kitleselleştirerek yürümeye ihtiyacımız var.
Unutmayalım ki bu süreç, halkın öznesi olduğu bir süreçtir. Halk bu yolda yürüyüşünü kararlılıkla sürdürür ve büyütürse, önünde hiçbir güç duramaz. Halkımız bu politik bilinç ve örgütlülüğe sahiptir. O halde…
Herkese selam ve sevgilerimizi yolluyor, en çok da kolaylıklar diliyoruz.
Yol yürümek için vardır ve yüründükçe yol olur…
Önder Apo’nun başlattığı ‘Barış ve Demokratik Toplum’ sürecinde İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne sevk edilen ve Önder Apo’nun sekreteryasında yer alan Zeki Bayhan, sağlık sorunları nedeniyle İzmir 2 Nolu F Tipi Cezaevi’ne nakledilip burada tutulmaktadır.
Bayhan’ın yayımlanmış kitapları arasında Demokratik Ekolojik, Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma (Belge, 2011), 21. Yüzyıl Özgürlük İdeolojisi: Demokratik Sosyalizm (Belge, 2015), Soykırımcı Ulus-Devlet Paradigmasından Çıkış: Demokratik Ulus (Belge, 2016) ve Sıfıra Yükselmek (Aram Yayınevi, 2019) bulunmaktadır.