14 Ocak’ta 32 yıllık tutsaklığının ardından tahliye olan Muhittin Pirinççioğlu, cezaevinde geçen uzun yıllarını, içeride tanıklık ettiği koşulları ve tahliye sonrası yaşadığı duyguları anlattı. Yıllarca demir parmaklıklar ardında Newroz’u karşılayan Pirinççioğlu, bu yıl Newroz’u özgürlükte karşılayacak olmanın kendisi için ayrı bir anlam taşıdığını belirterek hem cezaevi sürecini hem de Newroz’un Kürt halkı açısından taşıdığı anlamı değerlendirdi.
1994’TE TUTUKLAMA
1994’te Dicle Üniversitesi Kimya Bölümü öğrencisiyken tutuklanan Pirinççioğlu, o dönemin ağır koşullarını şöyle anlattı:
“1994’te Dicle Üniversitesi’nde öğrenciydim. Hakkımda bir kişinin ifade vermesi üzerine ailemle birlikte gözaltına alındık. O dönem bizim için çok zor bir süreçti. Çünkü o yıllarda gözaltına alınan insanların bir kısmı kaybediliyor, bir kısmı da gözaltında öldürülüyordu. Dolayısıyla hem bizim hem de ailemiz açısından büyük bir endişe ve korku vardı. Ben 25 gün gözaltında kaldım. Bu süre boyunca çok ağır işkenceler gördüm. Sonrasında mahkemeye çıkarıldım ama ortada gerçek anlamda bir yargılama yoktu. Adı yargılamaydı fakat ne savunma hakkı vardı ne de hukuk. Sonuçta müebbet hapis cezası aldım.”
‘CEZASI BİTENLER BİLE TAHLİYE EDİLMEDİ’
Müebbet hapis cezası alanların kanunen 30 yıl sonra şartlı tahliye edilmesi gerektiğini hatırlatan Pirinççioğlu, sonradan yapılan düzenlemelerle bu sürenin uzatıldığına dikkat çekerek şöyle devam etti:
“Kanunlara göre müebbet alan birinin 30 yıl sonra şartlı tahliye edilmesi gerekiyor. Ancak daha sonra yeni düzenlemeler yapıldı ve bu süre 36 yıla kadar uzatıldı. Bu aslında kendi kanunlarına göre bile bir hak ihlaliydi ama buna rağmen uyguladılar. Bu yüzden birçok arkadaşımız cezasını tamamlamasına rağmen tahliye edilmedi. Kimisi 33 yıl, kimisi 34 yıl cezaevinde kaldı. Cezaları bitmesine rağmen keyfi gerekçelerle bırakılmadılar. Ben de yaklaşık 32 yıl cezaevinde kaldım ve iki ay önce tahliye oldum.”
‘BİRÇOK CEZAEVİNDE KALDIM’
Cezaevi yıllarında farklı hapishanelerde kaldığını belirten Pirinççioğlu, “Başlangıçta Diyarbakır’da kaldım. Yaklaşık iki ay sonra Gaziantep’e sürgün edildim ve orada 5 buçuk yıl kaldım. Daha sonra Adıyaman’a gönderildim. Orada iki farklı dönemde toplam 11 yıl kaldım. Bir yıl Mardin’de kaldım. Son 14 yılım ise Karabük’te geçti, yani cezaevi hayatımın büyük bölümü farklı şehirlerde ve farklı koşullarda geçti” dedi.
‘90’LI YILLAR ÇOK AĞIR BİR DÖNEMDİ’
1990’lı yılların atmosferinin oldukça ağır olduğuna dikkat çeken Pirinççioğlu, o dönem Kürt kimliğine yönelik ciddi baskılar olduğunu hatırlatarak şunları söyledi:
“90’lı yıllarda çok ağır bir atmosfer vardı. O dönem dağda savaş vardı, şehirlerde ise serhildanlar yeni yeni başlamıştı. Ama çok yaygın değildi; daha çok Cizre, Nusaybin gibi yerlerde oluyordu. Halkın dikkatinin büyük bölümü dağdaki mücadele üzerindeydi. O dönem semboller ve isimler yasaktı, kıyafetler bile sorun olabiliyordu. Farklı bir renkli mendil ya da tişört bile gözaltı sebebi olabiliyordu. Evinde bir kitap ya da gazete bulunduğu için tutuklanan insanlar vardı. Sadece kitap okuduğu için örgüt üyeliğinden ceza alan insanlar oldu. Bu yüzden insanlar kanuni yollarla hak aramaya pek güvenmiyordu.”
‘DİLİNİ KAYBEDERSEN KİMLİĞİNİ DE KAYBEDERSİN’
Kürtçenin günlük yaşamda daha fazla kullanılması gerektiğini vurgulayan Pirinççioğlu, şöyle konuştu: “Bugün baktığımızda 90’lı yıllardaki o ağır yasak atmosferi yok. Kürtçe konuşma, yazma ya da yayın yapma açısından bazı imkanlar var. Ama buna rağmen insanların bu konuda biraz gevşek davrandığını görüyorum. Mesela iki kişi Kürtçe biliyor ama kendi aralarında Türkçe konuşuyor; evinde, ailesiyle, arkadaşlarıyla Türkçe konuşuyor. Bu doğru bir yaklaşım değil. Çünkü dilini kaybedersen kimliğinden geriye bir şey kalmaz. Kimliğimizin temeli dildir. Kimseye sabah akşam sadece Kürtçe konuşun demiyoruz ama en azından kendi evinde, arkadaş ortamında bunu yapmak gerekir. Küçük gibi görünen bu şeyler aslında çok önemlidir.”
ZİNDANLARDA NEWROZ
Cezaevlerinde Newroz’un her zaman özel bir anlam taşıdığını belirten Pirinççioğlu, geçmişte yapılan kutlamaları anlattı:
“İlk yıllarda koğuşlar çok kalabalıktı; 30-40 kişi birlikte kalıyorduk. Bu yüzden Newroz gibi ulusal günler için hazırlık yapma imkanımız daha fazlaydı. Bir grup folklor hazırlardı, tiyatro yapılırdı, şiirler okunurdu. Sembolik olarak ateş yakılır ve etrafında halay çekilirdi. Dışarıdaki atmosfer içeride de yaşanıyordu. Hatta bazen içeride daha düzenli kutlanıyordu diyebilirim. Çünkü dışarıda Newroz çoğu zaman yasaklanıyordu, insanlar gözaltına alınıyordu, müdahaleler oluyordu. Ama biz içeride kendi imkanlarımızla bu ruhu yaşatıyorduk.
Son yıllarda ağır tecrit nedeniyle kutlamalar eskisi kadar kalabalık olmuyordu. Diyelim ki üç kişi bir aradasınız; tiyatro yapsanız kim görecek? Ama yine de şiirler okunur, sembolik halaylar çekilir, imkanlar dahilinde bir şeyler yapılır. Newroz bizim için sadece bir gün değil; her gün Newroz’dur. Önemli olan o ruhu canlı tutmaktır.”
‘BU YIL NEWROZ’U ÖZGÜRLÜKLE KARŞILAYACAĞIM’
Bu yıl Newroz’u özgür bir şekilde karşılayacak olmanın kendisi için çok özel bir anlam taşıdığını söyleyen Pirinççioğlu, duygularını şöyle ifade etti:
“Zindanda uzun yıllar kaldığınızda insanın içinde o heyecan hep canlı kalıyor. Sanki yıllar geçmemiş gibi hissediyorsunuz. Ben 1994 yılında Newroz’u nasıl bir heyecanla kutladıysam bugün de aynı duyguyu taşıyorum. Şimdi dışarıdayım ve Newroz çok yakın. Elbette büyük bir heyecan var. Yıllarca zindanda kutladığım Newroz’u bu yıl özgürlükte karşılayacağım. Ama şunu söyleyebilirim: Aradan yıllar geçse de o mücadele ruhu insanda kaybolmuyor. O ruh hâlâ aynı şekilde devam ediyor. Şimdiden herkesin Newroz’u kutlu olsun.”