İran rejimi savaşı değil üçüncü çizgiyi tercih etmeli
ABD ve İsrail, İran’ı toplumsal ayaklanmalar yoluyla teslim almaya çalışıyor. Oysa İran’ın savaş ya da teslimiyet yerine, her iki seçeneği de reddeden “üçüncü bir yol”a ihtiyacı var.
ABD ve İsrail, İran’ı toplumsal ayaklanmalar yoluyla teslim almaya çalışıyor. Oysa İran’ın savaş ya da teslimiyet yerine, her iki seçeneği de reddeden “üçüncü bir yol”a ihtiyacı var.
Global kapitalizmin karakteri, sistem içindeki güçler arasında yaşanan mücadeleyi kendi çıkarlarına ters bir durum olarak görür. Sert ve katı kamplar ile bloklar; kapitalist sistem üzerinde son derece olumsuz bir etki yaratır. Hatta böyle bir durumda sermaye, dünyada güvenli ve serbest bir biçimde dolaşıp hareket edemez. Ancak Soğuk Savaş sona erdikten sonra ABD, sermayenin güvenli ve serbest dolaşımı önünde engel olan siyasi güçlere ve devletlere karşı savaş ilan etti. Üçüncü Dünya Savaşı’nın bir boyutu da, sermayenin güvenli ve serbest dolaşımı önündeki engellerin kaldırılmasıydı. Global kapitalizm nedeniyle siyasi dengeler, ittifaklar ve bloklar bütünüyle birbirlerine karşı sabit kalmazlar. Kapitalist modernite güçleri arasında, zamanla değişebilen bir güç hiyerarşisi ortaya çıkar. Yani piramidin basamaklarında bazıları yukarı çıkarken bazıları aşağı iner; bu değişken bir durumdur.
Bu nedenle global kapitalist modernitenin güçleri arasında sürekli bir mücadele olacaktır. Kuşkusuz bu yeni savaş biçiminde de bazı güçler birbirine yaklaşacaktır. Elbette mevzi kazanma mücadelesinde siyasi güçler arasında çelişkiler ortaya çıkacak, bazı güçler de bu durumu kendi lehlerine değerlendirecektir. Yani siyasi güçler arasındaki çelişkileri değerlendirmek isteyenler sona ermeyecektir.
Rêber Apo da, Üçüncü Dünya Savaşı’nın, ilk olarak Körfez’de başlayan Birinci Dünya Savaşı ile birlikte, bugün en hassas ve son aşamasına ulaştığını ifade etmiştir. Bu savaşlara bağlı olarak birçok gerici, şoven ve ulus-devlet sistemi değiştirildi. Ulus-devletlerde gerçekleşen bu değişimlerin nedeni şudur; dünya sistemlerinin projeleri karşısında engel oluşturdukları için, devlet olma sistemlerinde değişiklik yapma ihtiyacı duymaktadırlar.
Ortadoğu’da geleneksel yapısını sürdürmeye çalışan yalnızca iki ulus-devlet vardır; bunlar İran ve Türkiye’dir. Bu nedenle hegemon güçler, Ortadoğu’nun dönüştürülmesinde bu ulus-devletleri müdahalenin hedefi haline getirmektedir. Ancak Rêber Apo, 27 Şubat çağrısıyla Türkiye’yi bu müdahaleden kurtarmıştır. Rêber Apo, var olan mevcut sorunları ve karmaşaları barış ve demokratikleşme yoluyla çözmeye çalışmaktadır. Bunun için de teorik ve pratik gücünü ortaya koymuştur. Rêber Apo’nun geliştirdiği fikirler, her türlü felaket ve yıkıcı savaşa karşı stratejik adımlar atabilecek alternatif bir güç olabilir. Ancak hegemon güçler bu çözüm projesini kabul etmemektedir. Çünkü bu proje onların çıkarlarına hizmet etmemekte, Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesine yönelik planlarının hayata geçirilmesinin önünde engel oluşturmaktadır. Kapitalist Modernite, Demokratik Modernite ile bir savaşın içine girmiştir.
ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞINDA EN BÜYÜK KRİZİ YAŞAYAN DEVLET İRAN’DIR
Bir yandan barış ve demokratikleşme mücadelesi yürütülürken, diğer yandan iktidar çıkarları temelinde şekillenen ve demokratikleşmeye karşı olan projeler geliştirilmektedir. Hegemonik güçler, tüm sorunları kendi çıkarlarına göre çözmek istemektedir. Belki İsrail hem İran’ın nükleer gücünü ortadan kaldırmak hem de rejimi temelden yıkmak isteyebilir; ancak Amerika’nın İran’a yönelik planları farklıdır. Amerika, İran’ı teslim almak istemekte; ateşkes planlarıyla da İran’ı zorla teslimiyete mecbur bırakmayı hedeflemektedir. Bu nedenle ateşkesin bir an önce hayata geçirilmesi için her türlü çabayı göstermiştir. Bu yüzden Üçüncü Dünya Savaşı’nda en fazla kriz yaşayan ve hala yaşamaya devam eden devlet İran’dır. İran, her yönüyle kuşatmaya alınmıştır. Siyasi, ekonomik, askeri, diplomatik ve kültürel açıdan büyük bir kriz içerisindedir. Günlük olarak hegemon güçlerin ağır baskıları altında yaşamaktadır.
Hamas ve Lübnan’a yönelik müdahalelerle, Hizbullah lideri Nasrallah’ın öldürülmesiyle, Hamas’ın öncü kadrolarının Tahran’da hedef alınarak katledilmesiyle, Baas rejiminin çökmesiyle Suriye’deki Şii baskısının kırılmasıyla birlikte İran doğrudan bir savaşın içine girmiştir. Üçüncü Dünya Savaşı derinleştikçe ve şiddetlendikçe İran da savaşı kendi sınırlarının dışına taşırmaya çalışmaktadır. Bu nedenle görünen tabloda herkese karşı savaş ve tehdit dili kullanmakta; ancak perde arkasında görüşmeler yürütmekte ve pozisyonunu korumaya çalışmaktadır. Yani kendisini çok güçlüymüş gibi göstermektedir; fakat gerçekte görünen güçte değildir. Topluma yönelik aralıksız ve acımasız saldırılar, idam cezaları, faili meçhul cinayetler ve yürütülen inkar politikaları; İran rejiminin iktidarını kaybetmekten ne denli korktuğunu ve bu korkuyla yaşadığını göstermektedir.
Dışarıdan devlet üzerinde uygulanan tüm siyasi, askeri ve ekonomik baskılara karşı İran rejimi, bu bedelleri topluma ödetmekte ve böylece ayakta duruyormuş gibi bir görüntü vermek istemektedir. Özellikle 13 Haziran’da gerçekleşen 12 günlük savaşta, sözünü ettiğimiz bu gerçeklikler daha da görünür hale gelmişti. İran ile İsrail arasında yaşanan savaş, bir rejim değişikliği ya da rejimin yıkılması savaşı değil; hegemonya ve iktidar mücadelesi savaşıydı.
Kuşkusuz bu savaşta İran ciddi kayıplar yaşamıştır. CIA ve Mossad’ın İran’ın stratejik noktalarına sızması ve bu alanları kontrol altına alması, İran istihbaratının ‘prestijini’ sarsmaya yönelik rejimin şah damarına indirilen büyük bir darbe olmuştur. Çünkü İran rejimi bugüne kadar sürekli istihbaratıyla övünmüş; ancak bu süreçte kendi istihbaratı da ağır bir darbe almıştır. Aynı zamanda onların üst düzey askeri komutanlarının öldürülmesi, orduya büyük bir darbe vurmuş, bu durum ordu içerisinde ciddi bir korku ve panik ortamı yaratmıştır. Görüldüğü kadarıyla bu durum hâlâ devam etmektedir.
İSRAİL VE ABD TOPLUMSAL AYAKLANMA GÜCÜYLE İRAN’I TESLİM ALMAK İSTİYOR
En başından itibaren ABD ve İsrail’in amacı rejimin yıkılması değildi; yalnızca İran’ın nükleer ve atom silahları üretme altyapılarına darbe vurmak istiyorlardı. Bu darbe ile aynı zamanda bu projede yer alan grupların geri çekilmesi hedefleniyordu; Husiler, Hizbullah, Hamas ve benzeri güçler gibi. Çünkü İran’ın zayıflamasının toplum içinde tepkilere ve hoşnutsuzluklara yol açacağını biliyorlardı. Yani toplumsal ayaklanma gücüyle İran’ı teslim almak istediler. Ya İran direnişi tercih edip savaşı tırmandıracaktı -ki bu daha fazla kan dökülmesine ve halkların toplu katliamlarına yol açacak, aynı zamanda İran’a hiçbir fayda sağlamayacaktı- ya da İran teslim olacak ve hegemonik güçlerin tüm taleplerini yerine getirecekti. Oysa İran için gerekli olan, ne savaşı ne de teslimiyeti kabul etmektir; her ikisini de reddederek halkların üçüncü çizgisini esas almaktır. Kendi halklarıyla birlikte özgür, demokratik ve onurlu bir yaşamı inşa etmektir.
İran–İsrail arasında yaşanan 12 günlük savaşın ardından ekonomik ve toplumsal krizler daha da derinleşmiştir. Ekonomik sorunlar öylesine artmıştır ki toplum artık geçimini sağlayamaz hale gelmiş, yoksulluk en son sınıra ulaşmıştır. İnsanlar bir parça ekmek bulabilmek için canlarını yitirmektedir. Aynı zamanda doğaya yönelik aralıksız saldırılar, yağma ve tahribat, çölleşmenin hızlanmasına yol açmaktadır. Nehirler, kaynak suları ve denizler kurutulmakta; toplumsal sorunlar daha da derinleşmektedir. Canlıların yaşamı üzerindeki tehdit de artmaktadır. Tüm bu koşullar toplumun ruh hali ve psikolojisi üzerinde ağır bir etki yaratmaktadır. Halkın moral ve motivasyonu çökmektedir. Bu koşullar karşısında devlet, toplumun ortaya çıkan sorunların çözümünü düşünmesine bile izin vermemektedir. Devlet şunu dayatmaktadır; “Ya sana uyguladığım politikaları hiçbir itiraz ve tepki göstermeden kabul edeceksin, ya boyun eğip teslim olacaksın ya da öleceksin.” Toplumun onurlu bir yaşam sürebileceği başka bir yol bırakılmamıştır.
KÜRT HALKI FIRSATLARI DEĞERLENDİRMELİ
Özellikle 12 günlük savaştan sonra topluma yönelik saldırılar büyük ölçüde artmıştır. Tutuklamaların bilançosu artık hesaplanamaz hale gelmiştir. Her gün aralıksız biçimde uyuşturucu ve fuhuş yaygınlaştırılmaktadır. Kadınlara ve gençlere ajanlık politikaları dayatılmaktadır. Bu nedenle İran’da ve özellikle Rojhilat’ta halkın huzuru kalmamıştır. Tüm bu saldırılar karşısında toplumun değerlerine sahip çıkması gerekmektedir. Siyasi ve demokratik mücadelesini sürdürmelidir. Öz savunma çerçevesinde, toplumsal, ahlaki ve politik değerlerine sahip çıkmalıdır. Kendini örgütlemek, toplumu örgütlemek demektir; bu da tüm saldırılara karşı hem kendini hem de toplumunu koruyabilmek anlamına gelir. Öz savunma yalnızca silahlı ya da askeri saldırılara karşı bir araç değildir; senin varlığının, kültürünün, dilinin, ahlakının ve tarihinin temelini oluşturur. Bunların tümünü korumak, köklerine dönüş anlamına gelir.
Bu nedenle özellikle kadınların örgütlenmesi ve bilinçlenmesi hayati önemdedir. Çünkü bunları kendi şahsında gerçekleştiren kadın, kendisi olur; irade sahibi, özgür bir kişilik olarak ortaya çıkar ve aynı zamanda toplumsal değerlerin en güçlü koruyucusu haline gelir. Toplum, iktidar sisteminin ve iktidar zihniyeti olan kastik katilin saldırılarına karşı demokratik ulus sistemini güçlendirmeli ve savunmalıdır. Açıkça görülmektedir ki İran’ın demokratikleşmesi, İran’da siyasal ve toplumsal istikrarın sağlanması, demokratik ulus devlet zihniyetine sahip bir toplumla mümkün olabilir.
İran’ın demokratikleşmesi konusunda Kürt halkının büyük bir avantajı vardır; bu nedenle bu fırsatın doğru değerlendirilmesi gerekmektedir. Ortadoğu’nun her yerinde ağır sorunların yaşandığı koşullarda, üçüncü çizginin başarı şansı yüksektir. Bu çizginin gelişiminin önünde hiçbir güç duramaz. Bu çizgi, tarihin akışını temsil etmektedir.