Amed’in ilk eylemcileri: Celal Amed ve Nuhat Amed

PKK ilk grup döneminin militanları olan Celal ve Nuhat, devrimciliğin bir ruh, felsefe, irade, inanç, tutku, emek, paylaşım, büyük söz, büyük eylem ve büyük yaratımların sahibi olduğunu kendi duruşlarıyla kanıtlamışlardı.

CELAL AMED VE NUHAT AMED

İlkler, hayatın tüm alanlarında her zaman belirleyicidir. İlk acı, ilk sevinç, ilk günah, ilk kutsama, ilk inanç, ilk kurşun ve ilk eylem; Mezopotamya halkının tarihinde her zaman yerini almıştır. İlklerin yurdunda ilk atılımlar ve ilk pratikler hiçbir zaman mutlak değildir. Hele hakikat ve özgürlük mücadelesinin verildiği elli yılı aşkın bir serüvende ilkler, her zaman ardıllarına çok yönlü bir mücadele perspektifi bırakır.

İlk; çizgidir, eylemdir, kişilik ve duruş gerçeğidir. İdeolojik, örgütsel, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla yeni yaşamın ve savaşın her anına perspektif olan bir hafızadır.

Kızıl güller mevsiminde toprağa düşen Celal Amed (Celal Baymış) ve Nuhat Amed’in (Mehmet Özkul) yoldaşlığı da halkın özgürlük değerlerine bağlı pratikleriyle ilklerin bir başarı timsaliydi. Söz, bir kere ağızlarından çıkmıştı ve bir daha geri gelmedi. Apoculuk da bu değil miydi zaten: Sözün eri olmak ve söze bağlı kalmak.

İki yoldaş, iki büyük eylemci, iki büyük komutan ve yüce davanın iki hakikat savaşçısı: Celal Amed ve Nuhat Amed.

Celal Amed 1958 yılında Siverek’te, Nuhat Amed ise 1960 yılında Amed’te dünyaya gelir. Her Kürdistanlı çocuk gibi, ikisinin de çocukluk dönemi acı ve tatlı anılarla yüklüdür. Celal Amed ve ailesi, Siverek’te yaşanan kan davası nedeniyle Amed’e göç etmek zorunda kalır. Amed’e göç ettikten sonra çocukluk ve gençlik yılları hep trajediyle geçer. Öğrenim sürecine artık Amed’te devam eden Celal Amed, yaşadığı göçün etkisini derinden hisseder. Ortaokul ve liseyi de Amed’te okur.

Nuhat Amed ise, sekiz çocuklu yoksul bir ailenin çocuğu olarak Amed’te ortaokulu bitirir ve Diyarbakır Lisesi’ne kaydını yaptırır. Aynı yıllarda Celal Baymış’ın da bu okulda okuması nedeniyle kısa sürede arkadaş olurlar.

Her ikisi de lise birinci sınıftayken, ikinci ve üçüncü sınıf öğrencilerinin kendi aralarında yürüttüğü siyasi tartışmalara katılır. 1977 yılının o yoğun siyasi atmosferinde Amed’in Bağlar ilçesi; ideolojik, politik ve siyasi tartışmaların en yoğun yaşandığı bölgelerden biridir. O dönemde yurtsever öğrenciler, kendilerini “devrimciyim” diyerek tanımlıyor ve faşistlere karşı değerleri savunma temelinde hareket ediyorlardı.

ARAYIŞLARINA ‘İSTEĞİNİZ İSTEĞİMİZDİR’ CEVABI

Celal ve Nuhat, lise öğrenimlerini sürdürdükleri 1977 yılında, kendilerini daha iyi geliştirmek amacıyla siyasi ve politik bir arayış içine girer. Bu dönemde okullar tatile girdiğinde, Apocu grubun kadrolarından Harun (Şeyhmus Yiğit) ile tanışırlar. O yıllarda Harun, Dersim Yatılı Okulu’nda okumaktadır; okulların tatile girmesiyle birlikte Amed’e gelir ve daha önceden tanıdığı Celal ve Nuhat ile yeniden görüşür.

Harun’un Amed’e gelmesiyle birlikte Celal ve Nuhat, arayışlarına cevap olabileceğini düşündükleri Apocuları daha yakından tanımak için ondan materyal ister. Bu durum, her ikisi açısından da kaçırılmaması gereken bir fırsattır.

Harun’un iki arkadaşa, “İsteğiniz isteğimizdir” diyerek yaklaşması, Celal ve Nuhat’ın belki de mücadele saflarında yer almalarına giden yolda, farkında olmadan attıkları ilk adım olur. Bu yıllarda siyasi, örgütsel ve politik arayışlarını sürdürürlerken; tanımadıkları ve yaşça kendilerinden büyük başka kişilerle de tanışırlar.

KÜRDİSTAN DEVRİMCİLERİNDEN ÇOK ETKİLENİRLER

Eğitim Fakültesi’nde ve başka okullarda okuyan kişilerin kiraladıkları bir komün evine giderler. Gittikleri evin temiz ve düzenli olduğunu, daha önce görmedikleri kadar çok kitabın bulunduğunu fark ederler. Evde en çok dikkatlerini çeken şey ise, burada yaşayan kişilerin birbirlerine karşı gösterdikleri sevgi ve saygıdır.

Celal ve Nuhat’ın düşüncesi birkaç kitap alıp gitmektir; fakat evde bulunan insanlar onları hemen bırakmaz. Kısa bir süre içinde, yanında yeşil soğan olan haşlanmış patates hazırlanarak birlikte oturup yemek yerler. İlk kez böyle bir ortamda bulunuyor olmalarından olacak ki, yemek oldukça hoşların gider. Ancak sofrada ekmek yoktur. Celal ve Nuhat önce ekmeğin unutulmuş olabileceğini düşünür; fakat daha sonra, birlikte yemek yedikleri arkadaşlarının o gün ekmek alacak paralarının kalmadığını öğrenirler.

Gördükleri bununla sınırlı değildir elbette. Kürdistan devrimcilerinin yaşamının sadece teorik bilgi ve birikimden ibaret olmadığını; Apocu sosyalist yaşam tarzıyla, etkileyici bir duruş sergilediklerini gözlemlerler. Sade, mütevazı ve komünal ölçülerin timsali olduklarını; konfor, bireycilik, maddiyatçılık ve lüks tüketim anlayışından uzak bir yaşam sürdürdüklerini görürler. Nihayetinde Kürdistan devrimcilerinden derinden etkilenerek, onların kendi yaşamlarında temsil ettiği Apocu ahlak ve kültürü kendilerine ilke edinirler.

Başlangıçta evde bulunan bu insanların isimlerini bilmiyorlardır. Evde, parklarda ve kahvehanelerde yürüttükleri tartışmaları ilgiyle izlerler. Gün geçtikçe Celal ve Nuhat da kendilerini onlardan biri olarak görmeye başlar. Böylelikle Harun’un aracılığıyla Amed’te Kürdistan Devrimcileri adına faaliyet yürüten kadrolarla tanışırlar. Bu, onlar açısından bir dönüm noktası olur.

Daha sonra evlerinde kaldıkları bu devrimcilerin isimlerini de öğrenirler: Mazlum Doğan, Mehmet Sevgat (Bedran), Aytekin Tuğluk, Yaşar Organ (Fikret), Seyfettin Zoğurlu, Zeki Akıl ve daha nice Apocu önder kadronun, şu ya da bu düzeyde Celal ve Nuhat üzerinde emeği olur.

`MAZLUM ARKADAŞ AYAKLI KÜTÜPHANE GİBİYDİ’

Celal ve Nuhat artık aradıklarını bulmuştur. Apocu hareketin önder kadroları, onların bu arayışına büyük bir ışık olmuştur. Aradıklarını bulan bu iki yoldaş, ulusal ve toplumsal gerçekliklerinin farkına vararak sistemin asimilasyon üreten okulunu bırakır.

Nuhat Mehmet Özkul, o dönemleri günlüğünde şöyle dile getirir:

“Belli bir süreden sonra eğitim çalışmalarına alınır ve komün evleri olarak adlandırılan evlerde eğitim görürdük. Havaların ısınmasıyla birlikte eğitimlerimizi bazen Hevsel Bahçeleri’ne giderek uygun bir yerde yapardık. Gün boyu burada eğitim görür, daha sonra eve gelirdik. Bazen bahçelerden yeşil soğan, marul vb. şeyler aldıklarında hemen bir arkadaş ortaya çıkar, ‘Aman arkadaşlar, Mao yazılarında halkın malına zarar vermeyin; eğer ihtiyaç duyuyorsanız mutlaka bedelini ödeyin ve memnun edin diye yazıyor’ derdi. Kürdistan devrimcileri olarak halkın malına hiç zarar vermezdik. Hatta eğitim çalışmaları sırasında bahçe sahipleri gelip bizi süzer, sebzelerini gözden geçirdikten sonra bir zararları olmadığını gördüklerinde şaşırırlardı.

Hepimiz eğitim çalışmalarına katılır ve hararetli tartışırdık. İlk önce toplumlar tarihini işlerdik. Daha sonra eğitim programındaki tüm kitapları birlikte okur ve kavramaya çalışırdık. Ayrıca bireysel olarak da her birimizin ayrı bir eğitim programı vardı. Okumak bizler için ekmek ve sudan önce geliyordu adeta. Herkes zamanını en iyi şekilde değerlendiriyordu. Deyim yerindeyse; herkes Çinlilerden, Ruslardan, Vietnamlılardan, Kübalılardan, Mozambiklilerden, Angolalılardan tarihlerini ve sorunlarını bilecek duruma gelmişti.

Eğitim çalışmalarımıza Mazlum Doğan arkadaş ara sıra gelirdi. Çalışmanın sonunda doğru bir toparlama yapar, güncel durumlara ve gelişmelere ilişkin anlatımlarda bulunurdu. Hiç unutmam; bir defasında Dağ Kapı semtindeki eve gelmişti. Hiç ara vermeden tam beş saat modern revizyonizm üzerine oldukça kapsamlı bir değerlendirme yapmıştı. Gerçekten Mazlum arkadaş ayaklı bir kütüphane gibiydi. Ne bulursa okur ve bizlere de verirdi.

Elimizde tek bir Kürdistan Devrimi’nin Yolu Manifestosu vardı; başka da yazılı materyalimiz yoktu. Başlangıçta Diyarbakır’da sayımız oldukça azdı. Bir kısım arkadaş da dışarıdan gelen ve çeşitli eğitim kurumlarında okuyan öğrenci arkadaşlardı.

İdeolojik ve politik olarak güçlüydük. Yaşanan tüm tartışmalardan istisnasız kazançlı çıkıyorduk. Bu üstün ideolojik-politik düzeyimiz karşısında diğer hareketler bizimle tartışmalara girmekten çekiniyorlardı. Çünkü her tartışma sonrasında onlardan kopmalar yaşanıyordu. Saflarımıza gün geçtikçe yeni insanlar katılıyordu. Böylece kısa bir sürede öğrenci gençlik kesimi içinde sempatizanlarımız artmıştı.”

İLK EYLEMLERİ ATATÜRK LİSESİ MÜDÜRÜNE YÖNELİKTİ

Celal ve Nuhat’ın artık profesyonel anlamda devrimcilik yürüyüşü başlamıştı. 1977 yılının son aylarında Amed’te, Apocular adına ilk eylemlerini gerçekleştireceklerdi. İlk etapta, faşist grupların kümelendiği Diyarbakır Öğretmen Okulu’na yönelik bir eylem yaparlar. Uzun süren çatışma sonucunda okulu faşist gruplardan temizlerler.

O dönemde bu eylemin yarattığı etkiyi Nuhat’ın güncesinden okuyalım:

“Faşistlere dönük yaptığımız eylem, Türk devletini kaygılandırdığı gibi; onun bir nevi uzantıları durumundaki, sol söylemi kendisine maske edinmiş sosyal-şoven, ulusal inkarcı ve çeşitli küçük burjuva, reformist Kürt gruplarını da endişelendiriyordu. Bu eylemimiz başarılı bir şekilde sonuçlanmıştı. Fakat bir eylem planlamamız daha vardı; o da Atatürk Lisesi Müdürü’ne yönelikti.

Bu müdürün, faşistlerle bir olup Kürt öğrencilerine eziyet ettiği ve ırkçı davranışlarla Kürtlere hakaretler savurduğunu tüm Amedliler biliyordu. Özellikle Bağlar semtinde oturan herkes tarafından tanınan biriydi. Faşist müdür, adeta düşmanı yanına alarak Kürt gençlerini fişliyordu. Bundan dolayı bu faşist müdüre karşı çok yönlü planlar yaparak eylem gerçekleştirdik. Bu, aynı zamanda hareketimiz adına Amed’te yapılan ilk eylemdi.”

MAZLUM, KEMAL, HAYRİ VE DÖRTLERLE AYNI DİRENİŞ HAVASINI SOLUDULAR  

Celal ve Nuhat’ın öncülük ettiği bu eylem, Bağlar semtinde yaşayan halk arasında efsanevi bir hikaye olarak anlatılıyordu. Onları gören, onlarla oturan herkes kendini güvende hissediyordu. Özgürlük Hareketi’nin tarihinde önemli bir merkez olan Bağlar, bu iki devrimci kadronun duruşuyla direniş ve cesaret kazanmıştı. Bağlar’da herkesin tanıdığı bu iki devrimci, kendilerini Önder Apo hakikatinde oluşturmuştu. Tüm bilme ve aydınlanma çağlarını, onun özgürlük öğretisiyle yaşamışlardı.

Takvim yaprakları 1980 yılını gösterdiğinde, Celal ve Nuhat da faşist askeri cuntanın iş başına gelmesinin ardından başlatılan tutuklama furyasından nasibini alır. Birçok insanın, devrimcinin ve yurtseverin gözaltına alındığı bu süreçte, onlar da tutuklanır.

Gözaltına alındıktan sonra yoğun işkence görmeleri sonucu Diyarbakır 5 No’lu Zindanı’na gönderilirler. Burası, polis karakolunda gördükleri işkencenin devamı niteliğindedir. İçeride estirilen vahşet uygulamalarına ve işkencelere karşı her ikisi de devrimci bir direniş sergiler. Vahşet döneminin her türlü uygulamasına maruz kalır, en ağır muamelelerle yüz yüze gelirler.

Tutuklanmalarının ve işkenceden geçirilmelerinin tek nedeni, Diyarbakır’da yürüttükleri devrimci faaliyetlerdir. Büyük direnişlerin yaşandığı ve adına “Mazlum Doğan Akademisi” denilen zindanların en ağır koşullarına sahip Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde; Mazlum, Kemal, Hayri, Dörtler ve daha nice PKK direniş kadrolarıyla aynı direniş atmosferini solurlar.

Nuhat (Mehmet Özkul), altı yıllık zindan sürecinin ardından 1986 yılında cezaevinden çıkar ve yönünü Dersim dağlarına çevirir. Zindanın karanlığı, uygulanan vahşet ve düşmanın yıldırma çabaları, Nuhat’ın mücadele coşkusundan hiçbir şey kaybettirmez; aksine, düşmana karşı kini ve öfkesi daha da yoğunlaşır. Öyle ki, kini ve öfkesini bilince katık eden PKK kadrolarından Nuhat, cezaevinden devrimci bir militanda aranan tüm özelliklere sahip olarak çıkar.

Dersim’de gerillacılık yaparken, Türk ordusuyla girilen bir çatışmada yaralanır. Grubun güvenliği düşünülerek geri çekilir; fakat kısa bir süre sonra gerillalar, Nuhat’ın tekrar çatışmanın içinde olduğunu görürler. Nuhat, yaralı haliyle bir yerde gizlenir ve düşmanın alandan uzaklaşmasını büyük bir gizlilik içinde bekler. Ardından tüm gücünü toplayarak yakın köylerden birine ulaşır. Aile, tüm imkanlarını seferber ederek yaralı Nuhat’a yardım eder ve tedavisini sağlar.

ONUN GÖNLÜ DAĞLARDAYDI

Nuhat, iyileşir iyileşmez, partiden uzak kalmanın verdiği boşluktan kurtulmak için hemen harekete geçer. Bir ilişki yakalamak için İstanbul’a gider. Burada gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra Avrupa’ya geçer. Avrupa’ya ulaşmak, aynı zamanda partiye ulaşmak demekti ve Nuhat bu durumdan oldukça mutlu olur. Başından geçenleri partiye anlatır ve daha sonra parti tarafından Avrupa’da cephe faaliyetlerinde görevlendirilir.

Fakat Nuhat’ın gönlü gerilladadır. Bu amaçla da 1992’de Akademi’ye doğru bir yolculuğa çıkar. Akademi’nin kapatılması ve Güney savaşının başlaması, onun göz kırpmaya bile fırsat bulamadığı bir durum yaratır. Sıcak savaşın içine girildiğini görünce, savaşmanın kendisi açısından farz olduğunu söyleyerek durup dinlenmeden cepheye gider. Cephede büyük bir gayret göstererek savaşa katılır.

Amacı, partiye kendisini ispatlamak ve yeniden güven tazelemektir. Çünkü yıllarca zindanda kalmış, mücadele gerçekliğinin gelişiminin gerisinde kalmış ve bu temelde yeni dönem mücadelesine hazırlanma gereği duymuştur. Kendi hayatı, neredeyse mücadele tarihi kadar uzun ve zorluklarla dolu olan Nuhat, cephede şehadetiyle yoldaşlarına, sürdürülmesi büyük bir sorumluluk gerektiren anısını teslim eder.

‘YAŞAMAK DİRENMEKTİR’ ŞİARIYLA HER ALANDA DİRENİŞİNİ SÜRDÜRDÜ

Celal Amed ise 1992 yılında, Rıza Altun, Mustafa Karasu ve Mustafa Gezgör gibi zindanda direnen parti önder kadrolarıyla birlikte tahliye olur ve mücadeleye kaldığı yerden devam eder. Amed Zindanı’ndaki direniş notu olan “Yaşamak direnmektir” inancıyla, bu kez Kürdistan’ın farklı alanlarında direniş mücadelesini sürdürür.

Zindan direniş kültürünü bütün alanlara taşıma çabasına girer. Onunla sohbet eden herkese zindan direniş tarihini anlatır. Anlattıklarının merkezine kendisini hiç koymaz; direnişin merkezinde yer alanların kişiliğini, karakterini ve duruşunu hep anlatır. 

NUHAT’IN ŞEHADETİ CELAL’İN DUYGULARINDA YARIM KALMIŞ BİR AŞK GİBİYDİ

Celal Amed, cezaevinden çıktığı anlarda yoldaşı Nuhat’ın 1992 yılında Heftanîn savaşında şehit düştüğünü öğrenir. Birlikte katıldığı, birlikte eyleme gittiği, birlikte ilkleri başardığı yoldaşını kaybetmenin derin hüznünü yaşar. Çocukluk arkadaşı, okul arkadaşı, mücadele yoldaşı ve zindan arkadaşı olan Nuhat’ın şehadeti, Celal’in yüreğinde derin yaralar açar.

Nuhat’ın şehadeti, Celal’in duygularında yarım kalmış aşklar, türküler ve sevdalar gibidir. Nuhat, Celal’dı; Celal ise Nuhat’tı Bağlar’da. Bağlar ilçesinde yaşayan herkes, bu iki devrimcinin cesaret ve fedakarlığını kendi aralarında konuşur ve dillendirirdi.

Özellikle Mazlumların, Dörtlerin, Kemallerin ve Hayrilerin yoldaşları olan Celal ve Nuhat gibi devrimciler, 12 Eylül faşizmine karşı boyun eğmemiş, devrimci bir iradeyle inançlarından asla taviz vermemiş; “Direnmek Yaşamaktır” şiarına göre PKK kimliğini layıkıyla temsil etmiş ve bunu çevrelerine göstermişlerdi.

PKK ilk grup döneminin militanları olan Celal ve Nuhat, devrimciliğin bir ruh, felsefe, irade, inanç, tutku, emek, paylaşım, büyük düşünce, büyük söz, büyük yürek, büyük yaşam, büyük eylem ve büyük yaratımların sahibi olduğunu kendi duruşlarıyla kanıtlamışlardı.

CELAL VE NUHAT’IN YOLDAŞLIĞI, PKK İÇİNDE VARLIK KAZANDI

İbni Arabi, “Varlık bir harftir ve sen onun anlamısın” der. Yani her insan, yaşamı, inancı ve eylemiyle kendi anlamını kendisi oluşturur ve kendini kavramlaştırır. Celal ve Nuhat yoldaşlar da bu anlamda PKK kavramı içinde varlık kazanarak, kendilerini PKK çerçevesinde anlamlandırdılar. Onlar, hakikat ve özgürlük aşkına, bu yüce dağ ve doğan güneş adına Önderliğe ve hakikat yoldaşlarına söz vermişlerdi.

İki yoldaşın etrafı şimdi yıldızlarla örülü. Bize düşen, onların mücadele çizgisini takip etmek ve insanlık davasını savunan yüreklerine sahip çıkmaktır.

Nuhat Mehmet Özkul, 1992 yılında Heftanîn’de girilen bir çatışmada son mermisine kadar savaşır ve şehit düşer.

Celal Amed ise, 49 yıllık soluksuz mücadelesiyle, Özgürlük Hareketi’nin bir neferi olarak Rojava’da tedavi gördüğü hastanede kalp krizi geçirerek şehit olur.