ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının üzerinden iki hafta geçti. İki haftalık saldırılarda yüzlerce sivil ABD ve İsrail saldırılarında yaşamlarını yitirdi. İran’a yönelik saldırılarda istediği sonucu alamayan ABD ise Kürtleri savaşa sürüklemek için çaba harcıyor. Buna karşılık Kürtler, ABD’nin İran’a yönelik saldırılarına katılmayacaklarını açık bir dille beyan etti.
Siyaset bilimci Naif Bezwan, ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını ve Kürtlerin tutumunu ANF’ye değerlendirdi.
‘ABD, İRAN’I BÖLGESEL HEGEMONİK GÜÇ OLARAK GÖRÜYOR’
ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının birinci nedeninin İran’ın tehdit olarak algılanması olduğunu belirten Bezwan, şu değerlendirmeyi yaptı: “Şu anda olanca şiddeti ve yıkıcılığıyla sürdürülen savaşın temelinde İran rejiminin hem içeride hem dışarıda bütün politikalarıyla ABD ve İsrail tarafından birinci derecede bir tehdit unsuru olarak algılanması ve antagonist bir bölgesel hegemon güç olarak görülmesi yatmaktadır. Şah rejiminin devrilmesinden hemen sonra, 1980’li yıllarda İran, Batı sistemi için daha çok siyasi ve ideolojik bir tehdit olarak görülürken, özellikle 2003’te Saddam rejiminin Amerika'nın öncülüğünde uluslararası bir koalisyon tarafından devrilmesiyle durum radikal bir şekilde değişti. Irak Baas rejiminin düşmesiyle İran adım adım bölgesel düzeyde daha güçlü siyasi ve stratejik bir rakip olarak sahne aldı ve ortaya çıkan jeopolitik boşluğu maharetle kullanarak ‘direniş ekseni’ adı altında bölgesel düzeyde yayılmacı ve militarist bir dış politikaya başvurdu. Bu stratejinin gereği olarak Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’de bağımlı paramiliter güçler ve vekil rejimler inşa etti.
Bir bütün olarak İran'ın başta Çin ve Rusya olmak üzere bölgesel ve küresel düzeyde kurduğu stratejik ilişkiler ve geliştirdiği ittifak sistemi, Batı'nın temel çıkarlarını hedefleyen stratejik bir tehdit olarak görülmesine yol açtı. Denilebilir ki Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Ortadoğu'da hiçbir güç İran'dan daha çok Amerika ve müttefiklerinin jeopolitik ve jeoekonomik varlığına ve çıkarlarına tehdit oluşturmadı.”
İran ile ABD arasındaki çatışmaların 1979 yılına, İslam Devrimi’ne kadar dayandığını dile getiren Bezwan, bugüne kadar süren stratejik çatışma ve belli zamanlardaki iş birliğinin Hamas’ın 7 Ekim saldırıları ile farklılaştığını belirterek şöyle devam etti: “Ancak kökleri 1979 İran İslam Devrimi’ne dayanan Amerika ve İran arasındaki stratejik çatışma ve yer yer iş birliği çerçevesinde sürdürülen ilişkiler, nihayet 7 Ekim 2024’te niteliksel olarak farklı bir safhaya sıçradı. Hamas'ın İsrail’e yönelik saldırısıyla başlayan ve Gazze’nin neredeyse tümüyle yok edilmesiyle sonuçlanan bölgesel savaş süreci, burada asıl kırılma noktasını teşkil etmektedir. Özellikle İsrail açısından İran'ın on yıllardır sürdürdüğü ‘İsrail’e ve Amerika’ya ölüm’ politikasının sadece iç kamuoyuna dönük yerli ve milli bir ritüel olmadığı, daha derin, sabırla ve sebatla inşa edilmiş öldürücü bir strateji olduğu net bir şekilde ortaya çıktı.”
‘KÜRTLERİN AÇIKLAMASI MEVCUT SINIRLAR İÇERİSİNDE BİR ÇÖZÜM STRATEJİSİDİR’
ABD’nin saldırıları sonrası gözlerin çevrildiği Rojhilat Kürtleri ise, ABD ile İran arasında yaşanan çatışmalara girmeyeceklerini açık bir dille belirtti. Bezwan, Kürtlerin tutumuna dair şunları söyledi: “İran Kürdistanı Siyasi Güçleri İttifakı’nı oluşturan bir partinin (PJAK) bir yöneticisi bu mealde bir beyanda bulunduysa da, zannederim bütün ittifakı temsilen bu tarzda bir açıklama henüz yapılmadı.
Bilindiği üzere ‘Siyasi Güçleri İttifakı’, kısa bir süre önce hem Kürdistan kamuoyunda hem de dünyada büyük bir ilgiyle karşılanan deklarasyonda ‘federal, seküler, demokratik ve çoğulcu bir İran içinde Kürdistan’da demokratik, çoğulcu ve halkın iradesini esas alan bir yönetim sisteminin inşa edilmesi’ hedefini ortaya koydu. Bu, esas olarak Kürtlerin yüz yıllık self-determinasyon davasının rejim değişikliği yoluyla egemenliğin paylaşılması temelinde mevcut sınırlar içinde bir çözüm stratejisidir.
Rojhilat’ta böyle önemli ve çığır açıcı ortak bir tutum ortaya konulmuşken, bunu mesela ‘entegrasyon’, ‘üçüncü yol’, ‘tarafsızlık’ ya da akla gelebilecek başka kavramlarla belirsizleştirmenin ne gereği ne de anlamının olduğunu düşünüyorum. Zira Kürtlerin kökleri en azından 1946’da Rojhilat’ta Kürdistan Cumhuriyeti’nin ilanına kadar uzanan kendi tarafı vardır ve bu anlamda ‘tarafsız’ değiller. Bununla birlikte Kürtlerin, ölüm sancıları içinde kıvranan rejimin ölümcül aparatlarının soykırımsal saldırılarının hedefi hâline gelmemek için maksimum derecede dikkat ve duyarlılık göstermesi, müdahil olmanın zaman, mekân ve şartlarını kendi güçleri, konumları ve çıkarları doğrultusunda belirlemesi hayati önemdedir. Bunların başında ise hiç kuşkusuz İttifak’ın siyaset, savunma ve diplomasi alanında müşterek mekanizmaları zaman kaybetmeden hayata geçirmesi ve bunu hem içeride hem de dışarıda yapılacak her türlü faaliyetin mihenk taşı ve stratejik pusulasına dönüştürmesidir. Bu, sadece Kürdistan kamuoyunun kahir ekseriyetinin talep ve beklentilerini karşılamak anlamına gelmez; aynı zamanda hem Rojhilat’in özgürleşmesi hem de yeni ve demokratik bir İran'ın ortaya çıkması için vazgeçilmez önemdedir.”
‘İRAN KÜRDİSTAN’DA KOLONYAL HÜKÜMRANLIĞINI SÜRDÜRMEK İSTİYOR’
İran’ın asıl amacının Kürdistan’daki kolonyal iktidarını sürdürmek olduğunu ve bunun için her şeyi yapabileceğini belirten Bezwan, sözlerine şöyle devam etti: “İran'ın asıl amacı Kürdistan üzerinde kolonyal hükümranlığını sürdürmesidir ve bunun için her yol, bahane ve kötülük mübahtır. İran'da rejimler değişti, rejimler geldi ve geçti; bu gerçek değişmedi. Daha kısa süre önce Rojava’da bir kader anında Kürtlerle olan ittifak ilişkisini bitirdiğini bütün dünyaya ilan etmiş Trump yönetiminin bu dramatik tutum değişikliği ise üzerinde iyi düşünülmesi gereken siyasi derslerle dolu bir gelişme olarak kaydedilmelidir. Bu derslerin başında Kürdistan meselesinin Ortadoğu'da statüko değişikliği ve güç dengeleri üzerinde manivela kuvvetinin artan oranda anlaşılmasıdır. İkincisi, Kürt siyasi aktörlerinin bölgesel düzen ve jeopolitik denklemin dışında tutulmasının neredeyse imkânsız olduğu gerçeğidir. Üçüncü neden olarak da elbette Trump yönetiminin keyfi bir şekilde tasarruf edebileceği ‘geçici, taktiksel ve transaksiyonel’ ilişkileri olan doyumsuz iştahı olduğunu vurgulamak gerekir.
Unutmamak gerekir ki Kürdistan siyaseti, esas olarak jeopolitik mecburiyetlerin ve fırsat momentlerinin bilinci ve siyasetidir. Bu jeopolitik fırsat momentlerine doğru ve birleşik bir siyasetle yerinde ve zamanında karşılık verir, mecburiyetleri de doğru ve duyarlı bir şekilde yönetebilirsek sonuç elde etme şansımız olur. Bunu yapamadığınız ölçüde riskler artar ve tehlikeler büyür. Bu olgu, Kürtlerin en azından bir asırdır değişik formlarda süren kendi geleceklerini belirleme mücadelesinin en özet hâli ve temel dersi olarak karşımıza çıkmaktadır. Rojhilatlı Kürt siyasi aktörlerinin, 1946’da kısa süren Kürdistan Cumhuriyeti deneyiminden bu yana hâlihazırda bu dersi en çok akılda tutmaları gereken çok kritik tarihsel ve tayin edici bir konjonktürden geçtiklerini belirtmek yerinde olur.”
‘ŞANAZ HANIMIN AÇIKLAMASI TARTIŞMA VE DEĞERLENDİRME İHTİYACINI ORTAYA ÇIKARTTI’
Kürt siyasetçi Şanaz İbrahim Ahmed’in çıkışını da değerlendiren Bezwan, “Güney Kürdistan'ın en köklü siyasi ailelerinden birinden gelen, Irak Cumhurbaşkanı Abdüllatif Reşid'in eşi ve Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin yöneticilerinden Şanaz Îbrahim Ahmed’in bu kritik çıkışı, bir tartışma ve değerlendirme ihtiyacı ortaya çıkardığı görülmektedir. Bu değerlendirmeyi özellikle ‘ulusal birlik fikriyatını’ baz alan bir yerde yaptığımızda Şanaz Hanım kritik dönemeçlerde ilginç çıkışlarıyla dikkat çeken bir siyasi şahsiyet olduğunu hatırlatmamız da fayda var. Mesela, 2017 Güney Kürdistan’da yapılan bağımsızlık referandumundan hemen sonra oldukça talihsiz bir siyasi çıkış yaptığını anımsatmak yerinde olur. Şanaz Hanım, İran ve Irak'ın Güney Kürdistan'ın siyasi ve hukuki statüsünün ortadan kaldırılmasına dönük müşterek işgal ve imha saldırılarına tek bir söz söylemeden referandum sonrası ortaya çıkan felaketten dönemin Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’yi sorumlu tutmuştu.
Öte yandan, Şanaz Hanımın “Kürtleri rahat bırakın, biz kimsenin paralı askeri değiliz” şeklindeki haklı ve yerinde itirazı birbirine karşıt iki yönlü bir sonuç doğurduğunu belirtmek gerekir. Kürdistan kamuoyunu ve dostlarının önemli bir kısmı bu sözleri malumun ilanı olarak selamlar ve olumlu karşılarken, Kürtlerin hak ve özgürlük mücadelesini dış destek, müdahale ve komplolarla açıklayan malum kesimler ise kendi ön yargılarını doğrulayan ‘itiraf’ kabilinde bir açıklama olarak öne çıkarılması dikkat çekmektedir. Belirtmek gerekir ki kolonyalist bir zihniyetin ürünü olan bu türden üstenci ve karalayıcı yaklaşımlar, son tahlilde Kürtlerin kendileri için söz kurma, siyaset yapma ve karar verme kabiliyeti ve kapasitesini hedeflemektedir.
Burada altı çizilmesi gereken nokta şu: Kürdistan siyasi aktörlerinin jeopolitik konumları ve kolonyal durumları onları sık sık riskli tercihler ve zorlu ikilemlerle karşı karşıya bırakmaktadır. Her sorumlu ve rasyonel aktör gibi Kürt siyasi aktörleri de geçmişle yüzleşerek gerekli dersleri çıkarmayı; sahici bir eleştiri ve kolektif öğrenme kültürünü hakikatin, siyasetin ve geleceği kazanmanın kurucu unsurları olarak görmek durumundadırlar. Ancak Kürtlerin rolü, konumları, siyasi tercihleri ya da bunlardan kaynaklanan başarı ya da başarısızlıklarını ‘emperyalizmin kartı’, ‘kapan’, ‘kullanma`, ‘satılma’” gibi aşağılayıcı kavramlarla damgalayanların, bırakın herhangi bir öğrenme etkisi yaratması, gerçek anlamda bir yüzleşme ve musahabe ihtiyacı önünde büyük bir engel oluşturmaktadır.
Bu bağlamda önemle vurgulanması gereken nokta şu: Epistemik özgürleşme, siyasi ve hukuki hak ve eşitlik mücadelesinin ön koşuludur. Bu da en başta siyasi ve söylemsel vesayete cevaz veren manipülasyonları, karalama kampanyaları, dikte edici politika ve pratikleri aşan bir yerde söz ve siyaset kurmayı gerektirmektedir” dedi.
‘SAVAŞ REJİMİN TESLİM OLMA YA DA ÇÖKMESİNE KADAR SÜRMESİNİ BEKLEMEK YERİNDE OLUR’
Trump’ın siyasi mirasının İran savaşının sonuçlarına göre şekilleneceğini belirten Bezwan, sözlerini şöyle sürdürdü, “ Trump Yönetiminin şimdiye kadar doğrudan taraf olduğu en büyük jeopolitik meydan okumayla karşı karşıya olduğunu belirtmek gerekir. Trump'ın bundan sonraki geleceği ve siyasi mirası bu savaşta elde edeceği somut çıktıları baglı olarak şekilleneceğini söylemek yanlış olmaz. Burada kesin bir ‘zafer hikayesi’ elde etmeden bir çıkıs yolu yoktur. Bu durum, İran rejimini kendi varlığı ve geleceği açısından varoluşsal bir tehdit olarak gören İsrail için çok daha geçerlidir. Başka bir deyişle, eğer Amerikan ve İsrail kendilerine tehdit olmaktan çıkarılmış bir İran hedefine ulaşmadan savaşı sonuçlandırırsa bu onlar için bir yenilgi anlamına gelecek. Dolayısıyla bu savaşın ya rejimin teslim olması ya da çökmesi noktasına kadar devam edeceğini beklemek yerinde olur. Ancak bu, rejimin degisikligi gibi rejimin yönetici elitlerinin değiştirilmesi şeklinde tezahür edebilir.
Muhtemel sonuçlara gelince, Sovyetlerin Birliğinin yıkılması dünya siyasetinde nasıl jeopolitik bir deprem etkisi yarattıysa İran'ın düşmesi de Ortadoğu'da benzer bir etki yaratması kuvvetle muhtemeldir. İran'ın düşmesi, her durumda İsrail'in baş aktör olarak yer aldığı yeni bir Ortadoğu düzeni ve güvenlik mimarisinin hız kazanması anlamına gelecektir. İran'da Amerikan ve İsrail yanlısı bir yönetimin iş başına gelmesi halinde ise yepyeni güç dizilimine ve yeni bir siyasi eksenin ortaya çıkmasına tanıklık edeceğiz.
Kürtlerin durumuna gelince, İran'da rejimin düşmesi, değişmesi ya da içine girdiği ölümcül krizin artarak sürmesi bir bütün olarak Kürtlerin yüzyıllık self determinasyon davasını yeni bir safhaya ve yepyeni bir jeopolitik bağlama taşıyacaktır. Kürdistan üzerinde 1920’li yıllardan beri zalimce sürdürülen kolonyal statükonun üç sütununda (Irak, Suriye ve İran) onulmaz gediklerin açılması Türkiye’nin verili iç ve dış siyaseti üzerinde belirleyici ve kalıcı etkiler yaratacağı muhakkaktır. Tarihsel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti, küresel/bölgesel jeopolitik kırılmaların yarattığı değişim baskısına üç sekilde cevap verdiğini gözlemlemekteyiz: yayılma, adaptasyon ve değişim. Türkiye yeniden böyle karar ani ve hakikat momenti ile karşı karşıyadır. Mevcut politikalardan ısrar ederek Kürdistan sathında yayılmacı ve saldırgan bir siyaset yürüterek bütün Kürtleri karşısına almak ya da Kürtlerin milli varlığını, hak ve statülerini tanıyarak yeni bir ilişki; eşit, adil ve kalıcı bir çözüm modelini hayata geçirmek.
Sonuç olarak, Kürtlerin yeni bir kayba, yeniden bir zaman ve zemin kaybına tahammülü olmadığını belirtmek yerinde olur. Dolayısıyla bir kez daha vurgulanması gereken doğru tutum, Rojhilat’lı Siyasi Güçler İttifakının siyaset, savunma ve diplomasi arenasında müşterek mekanizma ve politikaları hiç bir zaman kaybetmeden hayata geçirmesi ve Kürdistan toplumu ve diasporasının bu temelde mobilize edilmesidir.”