Dersim halk içerisinde “Gümüş Kapı” olarak bilinir. Bu kapı, ilimle ve irfanla geçilir. Bundandır ki nice azlar, çoklara galebe çalmış; bu kapı, bu coğrafyayı kirletmek isteyenler tarafından çoğu zaman geçilememiştir. Coğrafi olarak doğudan kısmen Peri Suyu, kuzeyden Munzur Sıradağları, batıdan Fırat Nehri, güneyden ise Murat Nehri ile çevrilidir. Halklar ve inançlar bahçesi olan bu kutsal coğrafya, hakim güçler tarafından sürekli tek tipleştirilmeye ve özünden saptırılarak hakimiyet altına alınmaya çalışılmıştır.
Kutsallar diyarı Dêrsîm’in yiğit evlatlarından Tufan Sefkan’ın (Ulaş Güven) hikayesi de dağları güzelleştiren nice güzel anıyla doludur. Tufan Sefkan, tüm yaşamı ve mücadelesiyle bu kutsal coğrafyanın özlü bir çocuğudur.
Dersim'in Pulur (Ovacık) ilçesine bağlı Ağdat köyünden olan ailesi, düşmanın baskıları sonucu Türkiye metropollerinden Bursa’ya göç etmek zorunda kalır ve kendisi de 1989 yılında Bursa’da dünyaya gelir. Bursa’da büyüdüğünde içinde hep eksik bir yan olduğunu hisseder. Zaman, tarihin sayfalarını bir kağıt gibi çevirdikçe ve yıllar birbirini kovaladıkça, o da kendi benliğinde eksik olan bu parçanın peşine düşer.
Dersimli Alevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Tufan, kendi yazgısının ve yaşam yolculuğunun; göç yollarından mücadeleyle dolu bir ömür süreceğini, ülkesinin özgür ve baş eğmez dağlarında gerillacılık yapmaya kadar uzanacağını belki o zamanlar bilemezdi. Ancak içinde tarif edemediği bir ülke özlemi her daim varlığını korur. Yazgısı o yıllarda onun elinde değildir; yaşayacak, görecek ve kendisi için bir yaşam kurmaya çabalayacaktır.
Gençlik yıllarında, kendisi için büyük bir kırılma noktası haline getirilmek istenen yaşamı, kendi öz değerlerine sıkı sıkıya bağlı kalarak sürdürme azmi içinde olmaktan büyük bir sevinç ve övünç duyar.
Doğup büyüdüğü bu yerde, daha en başından itibaren kendisine yabancı bir dil dayatılır. Oyunlarının, arkadaşlıklarının, sevinçlerinin, üzüntülerinin ve hayallerinin dili olan kendi anadili yerine artık başka bir dil vardır. Bu yabancı dil; ortak vatan uğruna aynı cephede savaşmış olsalar da sonradan yok sayılan bu toprakların kadim halkı Kürtler üzerinde, Agirî’den Dersim’e, Botan’dan Amed’e kadar yapılan katliamların ve sergilenen vahşetin dili olan Türkçedir.
Bunu unutmak ne mümkün? Bunca zulüm bu dilin gölgesinde işlenmişken, hangi güç bunun izlerini belleklerden silebilir ki? Hele ki buna, Alevi inancına karşı yapılan katliamlar da eklendiğinde, anılarda derin izler, kapanması güç yarıklar oluşur. İşte tüm bunlardan dolayı, kendisine dayatılan dil acının izleriyle doludur.
KAVGA, TUFAN İÇİN HAKİKAT MÜCADELESİNİN ANAHTARI OLUR
Hakikat, bir sır perdesi misali herkesin gözünün önündeyken ondan gözlerimizi kaçırmak, görmemek için uzaklara bakmak kendi benliğinden kaçış değil midir? İnsan bilir ki hakikat arayışı uğruna özgürlük kavgasına bir kez tutuldu mu, tüm yaşamı artık bu kavganın mekanı olur. Tufan için de bu kavga, özgürlüğüne kavuşmayı arzuladığı hakikat mücadelesinin anahtarı olur.
Tüm acılara, kayıp giden zamana ve elde kalmış bir avuç anılara neden olan sistem içerisinde; arayışları ve çelişkileri gittikçe derinleştiğinde, artık kendisini muammalardan kurtarması gerektiğini düşünür. An, özgürlüğe kucak açma anıdır onun için. Özgürlük ise saf ve öz olana sahip olmak, özden gelene kucak açmaktır. Bunun için yalnızca çaba sahibi olmanın yeterli olmadığının bilincine vardığında, artık kendisi için bir dönüm noktasının eşiğine gelir.
Tufan, kendi halkının tarihini okuyup bilinçlendikçe; halk olarak her dönemde Kürt halkının önderliksiz bırakılmak istenmesinin nelere yol açtığını kavrar ve geleceğini bu bilinçle şekillendirmek ister. Bu temelde; Kürt halkının makus talihini tersine çevirmek ve adeta ölüyü diriltir gibi bir halkı kendi küllerinden yeniden yaratmanın mücadele önderliğini yapan Önder Apo üzerindeki ağır tecrit koşullarına cevap olmanın arayışına girer. Bu doğrultuda pratik adımlar atmanın gerekliliğini tüm benliğinde hisseder.
ÇABA, EN TEMEL ÖZELLİĞİ OLUR
Mücadeleye atılma isteği, bir hissiyattan öte, derin bir arzudur onun için. Artık yeni bir limana ayak basacağı geminin gelmesini bekler. Bu bekleyişin uzamaması için Özgür Halk dergisi çalışmalarına dahil olur. Çaba, onun kişiliğinde en temel karakter özelliğine dönüşür. Yaşadığı zorluklar, iradesini çelikten daha sert hale getirmekten başka bir anlam taşımaz. Hep ileri adımlar atmak ister ve bu temelde, gerilla saflarına katılma kararı alarak 2009 yılının kışında, insanlığın köklerinin mekanı olan Zagroslar’da gerilla saflarına katılır.
Birçok düşüncenin ve duygunun insana bahşedildiği dağlarla yeni bir gün doğarken, hakikatin peşine düşmüş olanlar yüzlerini özgürlük ışığına dönerler. Dağların ardından yavaş yavaş kendini gösteren güneşin sıcaklığıyla yürekleri ısınan dağ çocukları, patikalardan yürürken doğa onlara gülümsercesine selama durur. Patika kenarında bulunan, kokuları rayihalar uyandıran binbir renkli çiçekler; dağların yamaçlarını bir örtü gibi saran yeşil yapraklı ağaçlar ve su gibi berrak gökyüzü, masmavi rengiyle bu yiğitleri bağrına basar. Çünkü dağ çocukları, kendilerini tüm kirliliklerden arındırmanın arayışı içerisindedir. Doğanın kucağında barınan, bu zamana ait olmayan bu yiğitler, tüm halkların özlemini çektiği özgürlüğün teminatıdır.
İnceliklerle ve en güzel duygularla dolu kişiliği, dağların bağrında bir ömre bedel olan bir anı bile kalbi küt küt atarak hissetmesini sağlar. Tufan, heybetli Cîlo Dağları’na ilk adımını attığında, bu düşünceler ışığında içinde tarif edilemez bir ferahlık ve sevinç hisseder. Sanki yeni bir doğuşun ilk debelenmelerini atlatmış gibidir.
Zirveleri göklere uzanan heybetli dağların karşısında dururken düşündükçe, şehirler birer hapishaneymiş; kendisi de bu hapishanede bunca zaman bir esir kalmış gibi gelir. Önünde yeni bir yaşamın ilk adımları vardır. Bu adım, bilinçlenme ile atılacaktır. Dağlara olan özlemi çok büyüktür; çünkü dağlı bir kavmin evladıdır. Hayallerinde hep dağlar olmuştur. Bu nedenle gerilla yaşamı, onun için sanki yıllardır sürüyormuş gibi tanıdık gelir.
GERİLLADA ‘SON’ DİYE BİR ŞEY YOKTUR
Tufan, düşmana olan öfkesinin gözlerini karatmasına izin vermez ve her zaman bilinçli adımlar atarak mücadele etmeyi hedefler. Gerillada ‘son’ diye bir şey yoktur; çünkü yaşanan her bir son, yeni ufuklara yelken açmanın ve anlamlı kavuşmaların zamanıdır. Karanlığa karşı ışığın savaşçıları, her anda ve her yerde olma amacını taşırlar.
Tufan da duygusunu, düşüncesini, istemini ve arzusunu gerilla yaşamının harcı haline getirir. Bilir ki gerillada yaşam ve mücadele, büyük bir bağ içerisinde gelişir. Tufan, her bir görevin sorumluluğunu yüklendiğinde; yaşamda ve mücadelede akıttığı her bir damla teri anlamlandırırken; bu bağı derinleştirmeyi ve kuvvetlendirmeyi amaçlar.
Tufan, ezilen Kürt halkının özgürlük umutlarının yeşertildiği ve yaşam bulduğu özgür dağlarda verilen özgürlük mücadelesinin dili ve eylemi olmanın yegane yollarından biri olan basın çalışmalarını yürütmek üzere görev üstlenir. Uzun süre birçok alanda yürüttüğü gerillacılık pratiğinin ardından aldığı bu yeni bir görevle, kendisini gerilla mücadelesinin dili ve kalemi olmaya adar. Dağlarda her an bir hakikatin doğuşuna tanıklık edilirken, o da bu tanıklığa ortak olmanın çabasını gösterir.
Bu görevi, devrimci duruşunun bir gereği olarak tüm benliğiyle sahiplenir; dağların dili olmuş olan Halil Dağların, Gurbetelli Ersözlerin, Elî Kanîrojların ve daha nice kahraman basın şehidinin hakiki bir ardılı olarak adım adım onların izinden gider. Bazen bir gerillanın gülüşünü, bazen yapılan bir mevziyi, bazen de düşman üzerine eyleme giden gerillaların yaşadığı mücadele heyecanını kamerasıyla tarihe kaydetmenin sevincini yaşar.
Bunu yaparken, gerilla yaşamının her anında olmayı ihmal etmez. Gerillanın attığı toprağa bir kürekle yardımcı olarak yoldaşlarına güç ve moral olmaktan duyduğu hazzı anlatmak ise ne mümkün.
“Kalem kılıçtan keskindir” sözü, haklı bir gerçeği ifade eder. Bu gerçek ışığında sarf edilen söz, paylaşıldıkça anlam kazanır ve hak ettiği değeri bulur. Tufan da bu temelde; halkların özgürlük özlemlerini büyüten, güzel yüzlü hakikat aşığı yoldaşlarının mücadelesine, yaşamlarına, sevinçlerine ve gözlerindeki yaşam parıltılarına herkesi ortak kılmak için kamerasını ve kalemini hakikate giden yolda önemli bir basamak haline getirir ve tarihe unutulmaz bir iz bırakır.
‘SENİ ÖLDÜRMEYEN HER ŞEY SENİ GÜÇLENDİRİR’
2022 yılında gittiği Mahsum Korkmaz Akademisi’ndeki yoğunlaşmalarını şu sözlerle dile getirir:
“PKK içinde kaldığımız bütün alanlar, aslında kaldığımız bütün süreçler güçlendiriciydi, güç vericiydi. Çünkü Önderliğin tarzı, ‘Seni öldürmeyen her şey, seni güçlendirir’ hakikatini ortaya koyar. Biz de bu tarzı kendimize esas almaya çalıştık. Şimdi de Mahsum Korkmaz Akademisi’nde, tekrardan Önderlik mektebinde, Şehid Egîd’in mektebinde, daha fazla önderlik çizgisiyle bütünleşmek için bulunuyoruz. Sadece manevi boyutta bile Şehid Egîd’in fotoğrafının altında eğitim görmek büyük bir güç. Aslında bu; büyük bir istemi, büyük bir ruhu, intikam ruhunu, saldırı ruhunu ve başarı ruhunu insanda yaratıyor.”
“Ben inanmıyorum; heval Egîd’in fotoğrafını gören bir kimse ondan etkilenmesin. Elinde keleşiyle duruşu, yiğitçe bir duruştur; aynı ismi gibi. Ben, her akademi ortamında o fotoğrafa baktığımda, aslında bende de o etkilenme gelişiyor. Yiğit Kürt kişiliğinin, savaşçı Kürt kişiliğinin, baş eğmez Kürt kişiliğinin; aslında ideolojiyle, felsefeyle, çağın savaş tarzıyla, modern savaş tarzıyla ve fedailikle bütünleşmiş bir gerçekliğin, PKK öncülüğü ile Önderlik gerçekliğiyle bütünleşmesiyle yaratıldığını görüyoruz. Ve biz de şu an bu akademide, o gerçeklikle Önderlik çizgisine ulaşmaya çalışıyoruz.”
“Aslında bizim savaş tarihimizde ölçülerimiz, büyük bir gelişmeyi kendisinde yarattı. Şehit Cumali’nin söylediği gibi; sadece kanımızın son damlasına kadar değil, kemiklerimiz kalana kadar da değil, hatta içimizdeki enerjinin ve ruhun bu evrende dolaştığı zamana kadar kesinlikle düşmana boyun eğmeyeceğiz. Böyle bir süreçten geçiyoruz ve böyle bir gerçekliğimiz var.
Herkes bilmelidir ki Apocular dağları deldiler, kayaların içine girdiler; aslında biraz da dağın özüne, toplumsallığın özüne indiler. Burada kendileriyle bir muhabbete girdiler; buradan özgürlüğü yaymak, buradan yeni yaşamı yaymak istiyorlar. Buna karşı da düşmanın bir savaşı var. Bu savaş er ya da geç Apocuların zaferiyle sonuçlanacaktır. Ne mutlu bize ki bu mücadelenin bir parçası olabildik.”
Konuşmalarında dile getirdiği bu gerçekliği, yaşamının her anında büyük bir kararlılıkla sergiler. Gerektiğinde fedai bir özgürlük savaşçısı, gerektiğinde düşmanın üzerine yürüyen bir gerilla komutanı, gerektiğinde de özgür basının dili ve kalemi olan Tufan, mücadele saflarındaki yıllarının tamamında geride eşsiz ve unutulmaz anılar bırakır.
Tufan Sefkan, bir savaşçı olarak başladığı devrimciliğe; bir gerilla komutanı ve özgür basının hakiki bir neferi olarak devam ederken, 13 Ekim 2024 tarihinde düşmanın gerçekleştirdiği saldırıda ölümsüzleşir. Hakikatin yılmaz bir savaşçısı ve arayışçısı olan Tufan’ın hikayesi, kendisini gerçeğin ifadesi kılmış olanların hikayesidir. İçinde sevinci, güzelliği ve gerçeğe bağlılığı özünü barındırır.
Onun şehitlerden devraldığı kamerası ve kalemi, gerçekleri tüm insanlığın onuru için dile getirmeye devam edecektir. Onun hikayesi son bulmamıştır; yoldaşlarının mücadelesinde yaşatılacaktır. Yol arkadaşları, onu her sözde, her fotoğrafta ve gerçeğin dile getirileceği her mecrada yaşatacaktır.