İran’ın siyasal ve toplumsal yapısı
ABD-İsrail ile İran savaşı, 1979 yılındaki İslam Devrimi'nden bu yana devam eden hesaplaşmanın artık yüzeye çıkmış hali. Bu yazı dizimizde İran'ın siyasi ve toplumsal yapısı hakkında bilgi vermeye çalışacağız.
ABD-İsrail ile İran savaşı, 1979 yılındaki İslam Devrimi'nden bu yana devam eden hesaplaşmanın artık yüzeye çıkmış hali. Bu yazı dizimizde İran'ın siyasi ve toplumsal yapısı hakkında bilgi vermeye çalışacağız.
Güncel olarak sürmekte olan Üçüncü Dünya Savaşı’nda ABD,İsrail ve İran arasındaki savaştan dolayı tüm gözler İran’a çevrildi. Bu nedenle de İran’ın siyasal ve toplumsal yapısı merak edilen bir konuma geldi. Bu yazı kapsamında buna ağırlık vermeye çalışacağız.
İran’ın jeopolitik konumu oldukça önem arz ediyor. Bir tarafı Orta Asya’ya dayanan, bir yanı Afganistan ve Pakistan üzerinden Doğu’ya açılan İran’ın hemen kuzeyinde Türki cumhuriyetler ve Kafkas ülkeleri bulunuyor. Hazar Denizi’nin bir bölümü İran’ın kıyısında yer alırken, batı tarafından da Kuzey Kürdistan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya açılıyor. Önemli bir kısmı İran’ın denetiminde olan Basra Körfezi, ülkenin güneyinde yer alıyor. Dolayısıyla Körfez ülkelerinde de ciddi bir etkisi vardır. Irak’a komşu olan bir ülke olan İran’ın, Arap ülkeleriyle de sınırları ve iç içe geçme durumu bulunuyor. Dolayısıyla neredeyse Asya’dan Avrupa’ya, hatta Hazar Denizi ve Körfez üzerinden Hint Okyanusu’na kadar uzanan geniş bir coğrafyada konumlanmış en önemli ülkelerin başında geliyor.
İran, OPEC’in ikinci en büyük petrol üreticisi ülkesi olmakla beraber dünya petrol rezervlerinin yüzde 10’unu, doğal gaz rezervlerinin ise yüzde 17’sini elinde bulunduruyor. İran, dünya çapında kullanılmamış petrol yataklarına sahip ülkeler arasında 125,8 milyar varille ikinci sırada yer alıyor. Bu kadar çok petrol -dünyanın toplam petrolünün yaklaşık onda biri- İran’ı küresel enerji denkleminde kilit bir konuma getiriyor.
İran’ın bugünkü yönetim şekli, 1979 İran İslam Devrimi’nin ardından şekillendi. Devrimden sonra tüm kurumlar değişti, önceki yönetimden farklı bir yapıya sahip oldu. 1979’dan önce monarşik bir yapıya sahipken, devrimden sonra monarşi yerini teokratik bir yönetim şekline bıraktı.
Musaddık iktidarının sonundan (1953 yılından) İslam Devrimi’ne uzanan süreçte büyük önem taşıyan gelişmelerden biri, Şah’ın 1962 yılında gündeme getirdiği “Ak Devrim” adını verdiği reformlar oldu. Başta toprak reformu olmak üzere bir dizi değişikliği öngören bu reform paketi, gündeme getirildiği andan itibaren çeşitli çevrelerin tepkisiyle karşı karşıya kaldı.
Ülkede siyasi istikrarı sağlayan Şah Muhammed Rıza, petrol gelirinin de yardımıyla sosyo-ekonomik yapıyı sarsıcı biçimde değiştirdi. Bir yandan istihdam artıp ücretler yükselirken, sanayi toplumuna hızlı geçişin sancıları da çok güçlü bir şekilde kendini hissettirdi. Köylerinden ayrılan milyonlarca topraksız köylü, şehirlerin etrafındaki gecekondu bölgelerinde toplandı. Diğer yandan, yeni üretim biçimlerine bağlı olarak ortaya çıkan bir sanayi burjuvazisi giderek zenginleşirken; yoksul, işsiz, umutsuz ve ekonomik olduğu kadar siyasal olarak da dışlanmış milyonlar, büyük kentlerin dışında öfkeli bir muhalefetin koşullarını oluşturmaya başladı. Bu durum, din ulemasının etkinliğini artırdı.
Şah’ın modern kapitalizm yolunda ilerlemek için yürürlüğe koymaya çalıştığı reformlar, çarşı ya da bazargan adı verilen ve geleneksel olarak İran’ın siyasal ve toplumsal yaşamında büyük önem taşıyan küçük ve orta sınıf esnafın, toprak sahiplerinin ve ulemanın tepkisini çekti. Toprak reformu, seçim reformu, kadınlara oy hakkının tanınması ve devlet işletmelerinin hisselerinin belirli oranda satılması gibi düzenlemeleri içeren ‘Ak Devrim’, böylelikle tarıma dayalı ekonomiyi devre dışı bıraktı ve toprak sahiplerini sanayi yatırımlarına yönlendirerek sağlam bir kapitalist ekonomik yapı kurmayı hedefledi. Ayrıca Şah, ulus inşa süreci için bir engel olarak gördüğü çarşı esnafını da bu şekilde tasfiye etmek istedi. Bunun dış politikadaki yansımaları ise İran’ın giderek bölgede ABD’nin jandarması rolüne soyunması şeklinde gerçekleşti.
Söz konusu reformların tehdit ettiği sınıflar ile kadınlara oy hakkı başta olmak üzere bazı yeniliklere karşı çıkan ulemanın kurduğu ittifak, mutsuz yoksul kitlelerin öfkesiyle birleşerek devrime giden yolda önemli bir zemin oluşturdu. Seçim reformuna ulemanın tepki göstermesiyle başlayan olaylar sonucunda çok sayıda kişi öldü. Bu olaylar aynı zamanda 1979 Devrimi’nin manevi önderi haline gelecek olan din adamı Ayetullah Humeyni’yi siyasal bir önder olarak öne çıkardı. Bu nedenle Humeyni, olaylardan sorumlu tutuldu, tutuklandı ve 18 ay hapiste kaldı. 1964’te serbest bırakılmasından sonra Humeyni, ABD hükümetine yönelik eleştirilerini açıkça sürdürdü. Şah ise Humeyni’yi sürgüne gönderdi. Humeyni önce Türkiye’ye gitti, ardından Irak’a geçti, en sonunda ise Fransa’ya gitmek zorunda kaldı. Sürgünde bulunduğu dönemde Şah’a yönelik eleştirilerini sürdürdü; İran Devrimi’ne giden toplumsal muhalefeti etkiledi, tepkileri ortak bir hedefe yönlendirdi ve İslam Devrimi’nin altyapısını örgütlemeye başladı.
İslam Devrimi olarak da bilinen İran Devrimi, Ocak 1978’de Şah karşıtı ilk büyük halk gösterileri ile başladı. Grevler ve gösteriler ülkeyi ve ekonomiyi felç ettikten sonra Şah, 16 Ocak 1979’da ülkeyi terk etti; 1 Şubat 1979’da ise Ayetullah Humeyni, büyük bir halk kitlesinin karşılamasıyla İran’a geri döndü. 1 Nisan 1979’da İran, resmen İslami Cumhuriyet olduğunu ilan etti ve yeni bir döneme giriş yaptı.
Önder Apo, İran Devrimi’ne ilişkin yaptığı değerlendirmede bu gerçeği şu şekilde dile getirdi: “1979 İran İslam Devrimi, siyasi olduğu kadar kültürel bir devrimdir. Bu devrim gücünü sadece Şii ulemanın örgütlenmesinden almadı; tersine, esas gücünü İran halkının kökleri tarihin derinliklerinde olan toplumsal kültüründen aldı. Devrim, başlangıçta tıpkı Fransız, Rus ve Anadolu devrimlerinde yaşandığı gibi demokratik ulusal nitelikteydi. Geniş bir demokratik ulusal güçler ittifakına dayanıyordu. Komünistlerden, Şii ümmetçilerinden ve başta Kürtler olmak üzere diğer İrani halkların yurtsever kesimlerinin geniş dayanışmasından kaynaklanan demokratik ulus ittifakı, zaferin esas sahibiydi. Ama tarihsel ve toplumsal yönetim geleneği daha güçlü olan Şii ulema ve orta tüccar (bazar) zümresi, kısa süre içinde kendi hegemonyasını kurdu ve diğer müttefiklerini acımasızca ezdi.”
Hem milliyetçi hem de Marksist muhalif gruplar, İslami gelenekçilerle birlikte Şah’a karşı mücadele etmelerine rağmen, on binlercesi Ayetullah Humeyni yönetiminde İslam Cumhuriyeti ile sonuçlanan devrim sonrasında İslami rejim tarafından idam edildi. İdamların gerçekleşmesinden hemen önce, İran’ın dini lideri Humeyni “gizli ama olağandışı” bir talimat yayımladı. Bu talimatın özeti şöyleydi: “İran Halkın Mücahitleri Örgütü üyeleri, aksini iddia etmelerine rağmen İslam’a inanmadıkları, İran sınırlarının kuzeyi, batısı ve güneyinde sistematik savaş yürüttükleri, İran aleyhine Saddam Hüseyin ile iş birliği yaptıkları, casusluk faaliyetlerinde bulundukları ve İran’ın bağımsızlığına karşı olan Batılı güçlerle ilişkiler kurdukları için; hapiste olan ve hâlâ bu örgütü ve tavırlarını destekleyen tüm üyeler düşman olarak kabul addedilip idam edilmelidir.”
Bunun üzerine İran, Halkın Mücahitleri Örgütü üyelerini “muharip” yani Allah’a karşı savaşanlar olarak; komünistleri ise “mürted” yani dinden dönenler olarak yargılayıp idamlarına hükmedecek özel komisyonlar kurdu. Bu komisyonlar, rejime muhalif ve “tehlikeli” gördüğü, toplumsal öncülük yapabilecek konumdaki kişileri tespit etti ve idamlarını gerçekleştirdi. İran’daki molla rejimi bu yolla muhaliflerini idam etti ve “iç temizlik” yaptı.
“1988 İran siyasi suçlu idamları” olarak tarihe geçen bu süreç, Temmuz 1988’de başladı ve beş ay sürdü. Bu süreçte binlerce siyasi tutuklu İran hükümeti tarafından idam edildi. İran’da faaliyet gösteren sosyalist ve komünist parti Tudeh ve benzeri örgüt mensuplarıyla birlikte, ana hedef olan İran’daki Halkın Mücahitleri Örgütü’nün çok sayıda üyesi idam edildi.
Bu infazlar, çeşitli kaynaklarca “İran tarihinde eşi görülmemiş tarz, içerik ve yoğunlukta gerçekleştirilmiş, emsalsiz bir şiddet hareketi” olarak adlandırıldı. İranlı muhalif gruplar bu süreçte yaklaşık 30 bin kadar tutsağın idam edildiğini kaydetti. Bu idamların tümünün Humeyni tarafından verilen talimatla gerçekleştiğini belirtmek gerekiyor. İran’ın siyasi yönetimini ve molla rejimini anlamak açısından bu gelişme, kendi başına yeterli veriyi sunuyor.
1924’ten sonra İran’da ulus-devlet projesi, Fars merkezli bir İranlılık olgusu çerçevesinde teorize edildi. Pehlevi Hanedanı’nın (1924-1979) Fars merkezli İranlılık kimlik anlayışı, Şia’yı dışlayan ve eski İran’ı hedefleyen bir ulus-devlet projesi durumundaydı. Pehlevilerin çökmesi ile “eski İran’ı hedefleyen”, “İslam’ı dışlayan” ve “Batıcı” Fars milliyetçiliği de iflas etti. 1979’da gerçekleşen devrimle kurulan İslam Cumhuriyeti, Pehlevilerin geliştirmeye çalıştığı Fars milliyetçiliğine karşı çeşitli alanlarda mücadele etti. İslam Cumhuriyeti, Fars merkezli İranlılık kimliğini reddetti ve “İslam tarihini hedef alan”, “Batı’yı dışlayan” ve “Şia’yı” esas alan yeni bir Fars merkezli İranlılık kimliği olgusunu ortaya koydu.
Devrimle birlikte ortaya çıkan siyasal yapı, dış politikada esnek olduğu kadar iç politikada katı ve dogmatik bir yapıya büründü ve sert bir kabuğa dönüştü. Katılaşmış siyasal tutum, içte halkın tepkileriyle karşı karşıya kaldı; dışta ise küresel hegemonyanın hedefi haline geldi. İçte, yönetim karşıtı halkın yaygın ve kitlesel protestoları rejimi sarsacak nitelikte oldu. Aynı şekilde maruz kaldığı dış müdahaleler karşısında halkı İran kimliği etrafında birleştirme çabaları eskisi gibi karşılık bulmadı. Bundan dolayı İslam Cumhuriyeti’nin meşruiyet krizi ile birlikte Şia ile örtüşen Fars merkezli İranlılık kimliği de krize girdi ve ideolojik ile siyasal platformda sarsıcı darbeler aldı. İran toplumu da dünyadaki ve özellikle Orta Doğu’daki gelişmelerden nasibini aldı. İran, hem İranlılık kimliği hem de etnik kimlikleri kapsayan çok boyutlu bir kimlik krizi yaşadı. Bütün bu krizler, İran’ın her alanda sorgulanması ile sonuçlandı.
İran’ın temel bir özelliği de çoklu etnisite ve inanç gruplarını kendi içinde barındırıyor olmasıdır. İran’da Müslüman Şii ve Sünni mezhepleri ile Yahudilik, Zerdüştlük ve Hristiyanlık resmi olarak kabul edilen inançlardır. Bahailik, epey geniş bir kitleye sahip olmasına rağmen Şiilikten ayrıldığı için “mezhebe ihanet etmişler” mantığıyla resmen tanınmadı ve yasaklandı. Bahaîlerin uğradığı bu zulüm, rejimin inanç özgürlüğüne yaklaşımının iç yüzünü göstermesi bakımından önemlidir. Yukarıda saydığımız dini inançların dışında Maniheizm ve Budizm gibi bazı inançlara mensup çok az sayıda kişi de var. Ancak bunlar hem sayısal olarak çok azlar hem de resmi ibadet yerleri bulunmuyor.
İran rejiminin anayasasının 12. maddesinde “İslam Cumhuriyeti’nin resmi dini İslam ve resmi mezhebi Şiilik’tir” denilerek Sünni mezhep resmiyetin dışına itildi. Diğer yandan, meclis temsillerinde Müslüman olmayan azınlıklara hem kavmi hem de inançsal yönleri gözetilerek kontenjanlar ayrıldı (Ermenilere 2, Zerdüştlere 1, Yahudilere 1, Süryanilere 1 olmak üzere toplam 5 üyelik). Fakat burada da Sünni Müslümanlara ne bir inanç grubu olarak ne de bu inanca sahip topluluklar olarak bir kontenjan tanındı ve Sünni Müslümanlar her iki açıdan da dışlandı. Rejim, yönetim uygulamalarında Şii Müslümanlara daha toleranslı davrandı; onların diğer mezhep ve dinlere mensup kişilere göre kendilerini daha avantajlı görmelerini sağladı ve kendisine bağlamayı hedefledi.
Ayrıca İran’da Sünniler, Şii toplum içinde daha aşağı bir konumda görüldü. Şiiler kendilerini “hassa” (seçkin insanlar), Sünnileri ise “amma” (sıradan insanlar) olarak isimlendirdi. Bu düşünce, Humeyni’nin ilk yazılarında açıkça görüldü. “Keşf el-Esrar” adlı kitabında Humeyni, “Kerbela fitnesi” (680’de Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in katledilmesi) olayına Sünnilerin neden olduğunu, bunun İslam tarihinin en büyük felaketi olduğunu ve tarihsel akışı değiştirdiğini iddia etti. İran Devrimi’nden sonraki yıllarda Humeyni ve mollalar, Sünnilere yönelik yaklaşımlarını göreceli olarak değiştirmeye çalıştı. “Bizim Kur’an’ımız bir, Kabe’miz bir, aynı dini yükümlülüklere uyuyoruz, dualarımız aynı; aramızdaki önemsiz farklar birleşmemize engel değildir” şeklinde açıklamalar yaptılar. Ancak buna rağmen Şiilik kimliği her alanda üstün tutulmaya devam etti.
Sünnilere yönelik ayrımcı yaklaşımlarla birlikte önemli bir konu da Sünni Arapların petrolün yüzde 90’ının bulunduğu Huzistan eyaletinde yaşıyor olmalarıdır. Petrolün kalbi durumundaki bu bölgede Arapların yerleşik olması, İran’ın zayıf karnını oluşturuyor. ABD ve çeşitli Arap ülkeleri, etkinliklerini Araplar üzerinden artırmaya çalışarak olası bir kara savaşında bu bölgeye girebilirlerse, İran petrolünü ele geçirebilir ve İran’ın “nefes alma” yolunu tıkayabilirler.
İran’ın dış politikasının asıl rotası “tam bağımsızlık” ve İran Şiiliğinin ihracı oldu. Diğer yandan İran, ABD-İsrail ikilisinin İran karşıtı politikalarıyla mücadele etmeyi hedefledi; uluslararası ilişkiler alanında bölgesel politikaları tercih etti ve Humeyni dünyası, Fars Körfezi bölgesi, Hazar-Orta Asya ve Kafkasya bölgeleri ile Pasifik bölgesi, Birleşik Avrupa, Doğu Asya ve Afrika kıtası ülkeleriyle ilişkilerini ve iş birliğini geliştirmeye yöneldi.
İran’ı, Irak’ta ABD’den sonraki “ikinci işgal gücü” şeklinde nitelendirmek mümkündür. İran’ın Irak’ta oynadığı rolün anlaşılabilmesi için İran’ın Irak’taki hedeflerini tespit etmek gerekir. Öncelikle İran, Irak’ı Şii dünyasının liderliğini üstlenme amacının ilk adımı olarak gördü. Irak, İran için doğal bir stratejik derinlik olarak görülüyor. Çünkü İran’a karşı muhtemel her türlü saldırı ya da rejim değiştirme girişimlerine karşı ilk savunma hattı konumunda. Ayrıca İran, Irak’ı nükleer projesi çerçevesinde uluslararası pazarlıklarda bir baskı unsuru olarak kullanmayı da hedefliyor.
İRAN’IN SİYASİ YAPISI
İran, resmi olarak başkanlık sistemine sahip olsa da bir İslam Cumhuriyeti olarak yönetim, en yüksek otorite olan ülkenin dini liderinin elinde bulunuyor. İran İslam Cumhuriyeti’nde Velayet-i Fakih ve diğer mollalar, hiçbir birey ve zümrenin sahip olamadığı bu güçleri, halka rağmen ele geçirdi ve istedikleri gibi kullanıyor. Rejimin oligarkları, ellerinde bulundurdukları bu güçlerin yanı sıra, ülke yönetimiyle doğrudan ilgili olmayan güvenlik güçlerini de adeta ana bir güç konumuna getirdi ve bu yapılar meşru kuvvetlerin üzerinde bir konumda duruyor. Rejim güçleri zorlandıklarında bu unsurları kullanarak, rahatsızlıkları her geçen gün artan halkı dizginlemeye çalışıyor. Buradan da anlaşılacağı gibi, dünya genelindeki hukuk anlayışından farklı olarak İran’da hukukun gücü değil, gücün hukuku geçerli; seçilmişler atanmışların denetiminde ve hukuk ise gücün hizmetinde.
İdari yapı halk oyuyla seçilenler ve atamayla göreve gelenler olarak ikiye ayrılır: Birinci grupta Cumhurbaşkanı, Meclis ve Danışma Meclisi doğrudan halkın oyuyla göreve gelir. Ancak bu yetkililerin her hareketi, atanmışlardan oluşan kurum ve organların denetimi ve nezareti altında gerçekleşir. Kabine ya da Bakanlar Kurulu, Cumhurbaşkanı tarafından seçilir ve meclis tarafından onaylanır.
İkinci grupta ise atamayla göreve gelen dini lider, silahlı kuvvetler, yargı erki ve Yüksek Adalet Konseyi gibi idari yapıyı yönlendiren ve elinde bulunduran kurumlar yer alır.
İran’ın idari yapısındaki en önemli fark, ikili iktidar özelliğidir. Bir tarafta Adalet Bakanlığı bulunurken diğer tarafta İnkılap Mahkemeleri yer alır; bir tarafta Dışişleri Bakanlığı varken diğer tarafta Dış Tebligat Komitesi bulunur; bir tarafta polis teşkilatı varken diğer tarafta mollaların milis gücü olan Besicler yer alır; bir tarafta ordu bulunurken diğer tarafta Devrim Muhafızları (Pasdaran) yer alır.
Örneğin, dünyanın birçok yerinde İran’ın büyükelçilikleri bulunur. Bunun yanında dini liderin de temsilcileri yer alır. Bu dini temsilciler, büyükelçilikteki tüm yetkilileri gerektiğinde dini lidere rapor eder ve onların görevden alınmalarını sağlar. Bu kişiler büyükelçilik binasında görev yapmaz; tamamen bağımsız olarak farklı ofislerde faaliyet yürütür. Bu yönüyle büyükelçilikler üzerinde bir denetim rolü üstlenirler.
İran Siyasi Yapısında Belirleyici Konumdaki Kurumlar:
Velayet-i Fakih (dini lider-rehber): Din hukuku bilgini anlamına gelen fakihin vesayet ve yönetim yetkisini ifade eder. Rehber, İran’daki en üst siyasi makamdır. Danışma Meclisi tarafından ömür boyu görev yapmak üzere seçilir.
Humeyni, 1970’lerde “Hükümet-i İslami” adlı kitabıyla sistemleştirdiği “velayet-i fakih” teorisiyle siyasal otoritenin, imamların manevi varisleri olan din alimlerinin elinde olması gerektiğini ileri sürmüştür. İmami Şiilerde imamete inanmak, inanç esaslarından biridir. Bu, imamlık makamının da peygamberlik gibi ilahi bir takdir ve tensip olduğuna inanmak demektir. İmamet eksenli Velayet-i Fakih anlayışı, İran Anayasası’nın beşinci maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre İmam Mehdi’nin kayıp olduğu süre boyunca İran İslam Cumhuriyeti’nde devletin ve halkın idaresi; halkın çoğunluğunun tanıdığı, takdir ettiği, adil, takva sahibi, cesur, tedbirli ve yönetici bir fakihe (müçtehit derecesinde bir fıkıh alimine) ait olacaktır.
Dini lider, din adamlarından oluşan Uzmanlar Meclisi tarafından seçilir. Dini lider, İran İslam Cumhuriyeti’nin genel politikalarının tanımlanması ve denetlenmesi konusunda yetkilidir. Ayrıca İslam’ın çıkarlarını savunmakla yükümlüdür. Humeyni’nin “İslam Hükümeti” adlı kitabıyla oluşan doktrinde, İslam’da din ve siyasetin ayrı olamayacağı belirtildiğinden, rehber sadece bir dini lider değil, aynı zamanda en yüksek siyasi otoritedir.
Dini liderin, yani rehberin görevleri:
Milli Uzlaştırma Konseyi ile görüşerek devletin genel siyasetini belirlemek, bu siyasetin uygulanmasını denetlemek, ulusal referandumlara karar vermek, silahlı kuvvetlerin başkomutanlığını yapmak, savaş, barış ve seferberlik ilan etmek, Milli Uzlaştırma Konseyi üyelerini ve Anayasa Koruyucular Konseyi’nin 12 kişilik üyelerinden 6’sını belirlemek. Yargı erki başkanını, radyo-televizyon kurumu başkanını, Genelkurmay başkanını, nizami ordu genel komutanını, Devrim Muhafızları komutanını ve kara, deniz ve hava kuvvetleri komutanlarını atamak ya da azletmek. Yasama, yargı ve yürütme arasındaki sorunları çözmek ve uyumu sağlamak. Rejimle ilgili anlaşmazlıkları Uzlaştırma Konseyi ile istişare ederek çözmek. Cumhurbaşkanı seçimini onaylamak ve şartlar oluştuğunda cumhurbaşkanını azletmek. Hükümlüleri affetmek gibi geniş yetkilere sahiptir.
Bu kadar gücü elinde bulunduran bir kişinin toplumsal taleplere karşı duyarsız olabileceği gibi, ona muhalefet edebilecek kişi ya da grupların ortaya çıkması da cesaret gerektiren bir durumdur. İran devletinde siyasi ve toplumsal tüm konularda birinci ve belirleyici yetkili olması ve sözlerinin emir ve talimat olarak kabul görmesi, rehberin konumunu anlamak açısından yeterlidir. Bu, ismi konulmamış bir molla diktatörlüğüdür.
Uzmanlar Meclisi (Danışmanlar Konseyi):
Liyakat ve sahip olunan itibara bağlı olarak İran’da dini liderin seçilmesi ve görevden alınması yetkisi bulunmaktadır. Danışmanlar Konseyi, dini lidere yasal görevleri konusunda danışmanlık yapmakla sorumludur. Danışmanlar Konseyi, yılda bir kez toplanır ve sekiz yıllığına genel oyla seçilen 86 “yetenekli ve eğitimli” hukukçudan oluşur. Devlet başkanlığı ve meclis seçimlerinde olduğu gibi, Anayasa Koruma Konseyi adayların yeterliliğini belirler. Konsey, dini lideri seçer ve anayasadan kaynaklanan yetkisiyle gerektiğinde dini lideri görevden alabilir.
Bütün toplantılar ve belgeler son derece gizlidir ve Konsey’in, dini liderin kararlarından herhangi biriyle çelişen bir karar aldığı bilinmemektedir. Her ne kadar dini lideri seçen ve ona danışmanlık yapan bir kurum olsa da seçtikleri dini lidere büyük ölçüde tabi bir konumda bulunmaktadırlar.
Cumhurbaşkanı (Devlet Başkanı):
İran Anayasası’na göre devlet otoritesi, dini liderden sonraki en üst makam olarak tanımlanır. Cumhurbaşkanı dört yıllığına genel oyla seçilir ve ikinci kez yeniden seçilebilir. Cumhurbaşkanı adaylarının, İslam Devrimi’nin amaçlarına bağlı olduklarından emin olmak için Anayasa Koruyucular Konseyi’nin onayı alınır. Anayasa Koruyucular Konseyi’nin uygun görmediği kişi aday olamaz; yani kimin aday olacağına ve kimin olamayacağına karar verir. Rejimin uygun görmediği hiçbir kişinin aday olma şansı bulunmaz.
Her konuda son sözü söyleme yetkisine sahip olan dini lidere bağlı alanlar dışında, devlet başkanı yönetim yapılarının çalışmalarından ve anayasanın uygulanmasından sorumludur. Devlet başkanının sekiz yardımcısı bulunur. Ayrıca yirmi iki kişiden oluşan ve meclisin onayını gerektiren bir Bakanlar Kurulu var. Hükümeti oluşturan bu yapı içerisinde içişleri ve savunma bakanlarının, mecliste onaylanmadan önce dini lider tarafından da onaylanması gerekir. Savunma bakanı hükümete bağlı olsa da ordunun kontrolü doğrudan dini liderin denetiminde bulunur.
Anayasa Koruyucular Konseyi (Şuraya Negehban Kanun Esasi):
Denetleme kurulu olan Anayasa Koruyucular Konseyi, 12 din aliminden oluşur. Bunlara müçtehit denilir. (Müçtehit; Kuran ayetlerine ve hadislere dayanarak, onları yorumlayarak yargıya varan din düşünürüdür.) Bunlardan 6’sını dini lider atar, geri kalan 6 kişi ise meclis tarafından seçilir.
Anayasa Koruyucular Konseyi’nin görevlerinden biri, mecliste alınan kararların dine uygun olup olmadığını denetlemektir. Meclis, aldığı bütün kararları bu konseye göndermek zorundadır. Konseyin bir diğer önemli görevi ise seçimlerde kimin aday olup olamayacağına karar vermek ve seçimleri denetlemektir. Gerekli gördüğünde seçimleri iptal etme yetkisine de sahiptir.
Anayasa Koruyucular Konseyi’nin onay vermediği hiçbir aday seçime giremez. Rejim muhalifleri ve dini liderin uygun görmediği kişilerin aday olmaları bu konsey tarafından engellenir. Bu yönüyle, seçim yapılmadan kimin seçileceğine karar verilmiş olunur. Konsey, rejimin devamlılığını sağlayan en önemli kurumlardan biridir.
Maslahat Konseyi (Mecme-e Teşhis-e Meslehet-e Nezam):
1988 yılında Humeyni’nin kararıyla kurulmuş olan Maslahat Konseyi, Anayasa Koruyucular Konseyi ile meclis arasında çıkan anlaşmazlıkları çözme yetkisine sahiptir. Amacı, siyasi kurumlar arasındaki sorunları gidererek uyum sağlamak ve erkler arasında denetim mekanizması oluşturmaktır. Ayrıca dini lidere rapor verme yetkisine sahiptir.
Maslahat Konseyi üyeleri dini lider tarafından seçilir. Dini liderin bu konsey aracılığıyla siyasi kurumlar üzerindeki denetim ve kontrol mekanizması daha da derinleşir. Böylece dini lider, anayasada belirtilen yetkilerinin dışında kalan siyasi kurumları da denetleme ve etkileme gücüne sahip olur.
Mili Güvenlik Konseyi (Şuraye Ali-e Emniyete Melli):
Milli Güvenlik Konseyi’nin kuruluş amacı, İslam Devrimi’ni korumak, milli menfaatleri temin etmek, ülkenin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini sağlamak olarak tanımlanır. Bu kurumun görevi, dini lider tarafından belirlenmiş genel politikalar çerçevesinde ülkenin güvenlik, istihbarat ve savunma politikalarına yön vermek ve tüm siyasi, toplumsal, kültürel ve ekonomik faaliyetleri söz konusu güvenlik ve savunma politikaları ile uyumlu hale getirmektir. Diğer bir görevi ise iç ve dış tehditlere karşı ülkenin maddi ve manevi imkanlarından azami derecede yararlanmaktır.
Milli Güvenlik Yüksek Konseyi, İran’ın en üst güvenlik, savunma ve istihbarat kurumu olarak görev yapar. Genelkurmay başkanı, silahlı kuvvetler komutanı, bütçe ve planlama dairesi başkanı, dini liderin iki temsilcisi, Devrim Muhafızları komutanı ile dışişleri, içişleri ve istihbarat bakanları bu kurumun üyelerini oluşturur. Konseyin başkanlığını Cumhurbaşkanı yürütse de kararlar dini lider tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girer. Bu yapıda da son söz dini liderindir.
İran İslam Şurası Meclisi:
Bakanlar Kurulu’na güvenoyu verme, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’nu denetleme ve görevden alma yetkileri bulunur. Dini lider ile uyum içinde hareket etmek zorundadır. Kanun yapma yetkisine sahip olsa da bu kanunlar Anayasa Koruyucular Konseyi’nin onayından geçmek zorundadır.
İran Meclisi’nin milletvekilleri, fert olarak ve dar bölge çoğunluk sistemiyle dört yıllığına seçilir. İran siyasi sisteminde siyasi partiler bulunsa da bu partiler daha çok baskı grubu niteliğindedir. Siyasetin aktörleri, parti ve dernekleri de barındıran çatı örgütleridir ve mücadele temelde iki ana grup arasında yaşanır: sağı temsil eden muhafazakarlar (Usulgerayan) ve solu temsil eden reformcular (Islahtalep). Ama bu grupların farklılıkları dini değil, daha çok siyasi ve ekonomik alanlara yöneliktir. Bu nedenle siyasi grupları, rejimin dini karakterini savunan muhafazakarlar ve laiklik isteyen reformcular şeklinde tanımlamak siyasi tabloyu yeterince açıklamamaktadır. Reformcu bazı gruplarla muhafazakar bazı gruplar arasında rejimin dini karakteri konusunda tam bir mutabakat bulunmuyor. Bu açıdan bakıldığında, muhafazakar ya da reformcu olmak rejim açısından belirleyici bir ayrım oluşturmuyor. Çünkü bu grupların rejime karşıtlıkları bulunmuyor.
Yargı:
Bağımsız olması gereken yargı kurumu da dini liderin emrinde hareket eden bir pozisyonda yer alır. Dini lider, Yargı Erki Başkanı’nı atar; bu başkan da üst mahkeme ve başsavcıyı atar. Yargı sistemi içerisinde, sulh ve ceza konularıyla ilgilenen mahkemeleri de kapsayan genel mahkemeler ile güvenlik gibi konulara bakan “Devrim Mahkemeleri” bulunur.
Devrim Mahkemeleri’nin temel özelliği, verdiği kararların kesin ve temyiz edilemez olmasıdır. Var olan Özel Din Adamları Yargılama Mahkemesi ise dinle ilgili konulara baktığı gibi, din adamları tarafından işlendiği iddia edilen suçları da yargılar. Normal yargı işleyişinin dışında çalışır ve yalnızca dini lidere karşı sorumludur. Bu mahkemenin verdiği kararlar da kesindir ve temyiz edilemez niteliktedir. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” özdeyişinde olduğu gibi, ilk ve son karar mercii olan bu mahkemeler; halka karşı dini otoritenin ve molla rejiminin devamlılığını esas alan yönde kararlar vererek rejim savunuculuğu yapar.
İdari Yapı:
İran devlet yapılanması, “Ostan” olarak adlandırılan 31 eyalete ayrılır ve bu eyaletler atanmış yöneticiler tarafından yönetilir. Eyalet yönetiminin başında, İçişleri Bakanı tarafından atanmış ve Bakanlar Kurulu tarafından onaylanmış bir vali bulunur.
Bu eyaletler; Erdebil, Batı Azerbaycan, Doğu Azerbaycan, Gîlan, Zencan, Kurdistan, Kirmanşan, Hemedan, Kazvin, Elburz, Mazenderan, Tahran, Kum, Merkezî, Loristan, İlam, Huzistan, Çaharmahal, Bahtiyarî, İsfahan, Semnan, Gulistan, Kuzey Horasan, Güney Horasan, Razavi Horasan, Yezd, Fars, Kehgiluye, Buyer Ahmed, Buşehr, Kirman, Hürmüzgan, Sistan ve Belucistan olarak sıralanır.
YARIN: İran’ın sosyo-kültürel yapısı