Fars-Şii gölgesindeki halklar

Beluçları açlıkla teslim almaya çalışıyor, Azerileri “Türkçe konuşan İranlı” olarak asimile ediyor, Ermenilerin her adımını denetliyor ve Gilakların sesini kısıyor. Halklar ise, Fars-Şii dayatmasına karşı var olma mücadelesi veriyor.

İRAN'DA HALKLAR

Kürtler, Beluçlar, Araplar, Azeriler, Ermeniler… Kuzeyinde Hazar Denizi, güneyinde Umman Denizi ve etrafı Zagros ile Elbruz dağlarıyla çevrili İran’da yaşayan halklar, dilleri, kimlikleri ve inançları için bir asırdır isyan ediyor.

Dünya kamuoyunun belki de 2022 sonbaharında “Jin, Jiyan, Azadî” isyanıyla mücadelelerine yeni yeni kulak verdiği bu halklar, aslında en çok 1979 İran Devrimi’nden bu yana kendilerine dayatılan Fars ve Şii kimliğine karşı seslerini duyurmaya çalışıyor; “sadece kendi rengimizle var oluruz” mesajı veriyor.

Kültürel zenginliğin en eski olduğu ülkelerden biri olan İran’da yaşayan halklar, en büyük kırılmayı “modern devlet” görünümlü, ancak baskının, asimilasyonun ve etnik ayrımcılığın sistematik hale getirildiği Muhammed Rıza Şah Pehlevi döneminde yaşadı. Fars milliyetçiliğine dayanan bu otoriter rejim, 1941’den 1979’a kadar Fars olmayan halkları inkar etti ve ulusal kültürün yalnızca Fars merkezli politika uygulamalarıyla toplumsal gerilimleri tırmandırdı. Buna karşı çıkanları ise fişledi, işkenceden geçirdi, sürgün etti ve zindana attı.

YOK SAYDI, SESİNİ KISTI

Kürtlerin dil, kültür ve kimlik talepleri bastırıldı; Kürtçe eğitim ve yayıncılık askıya alındı. Yerel ve ulusal düzeyde siyasi temsili büyük ölçüde engellendi, siyasetçilerin faaliyetleri yasaklandı. Kürdistan’a askeri saldırılar düzenlendi, siyasi özerklik talepleri şiddetle bastırıldı ve bazı aileler yerinden edildi.

Bunun yanı sıra Beluçça, Arapça ve Azeri Türkçesi, okullar, resmi kurumlar ve kamusal alanlarda yasaklandı. Sistan ve Belucistan eyaleti, ülkenin en yoksul bölgesi olarak bırakıldı; altyapı yatırımları bilinçli şekilde sınırlı tutuldu. Beluç direnişçileri, İran ordusu ve SAVAK tarafından sert şekilde bastırıldı. 1970’lerdeki silahlı hareketler, ağır operasyonlarla karşılık buldu. Petrol zengini Huzistan’da Arap nüfusunu azaltmak için Farslar bölgeye yerleştirildi. Arapların yerel yönetimlerde söz hakkı kısıtlandı ve aktivistleri tutuklandı.

38 yıl boyunca halkları inkar eden Şah’ın devrilmesiyle yerine geçen Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin politikaları da Şah’tan farklı değildi. Nisan 1979’da “İslam Cumhuriyeti” ni ilan etti ve sonrasında “Ümmet birliği” söylemiyle hareket etse de pratikte merkeziyetçi, Fars-Şii egemenliğine dayalı bir politika izledi. Özellikle 1980-1988 yılları arasında patlak veren İran-Irak Savaşı’yla birlikte Şiiliği merkeze koyarak halkların inancını da bastırdı.

‘ÜSTÜN Şİİ KİMLİĞİ’

Humeyni, ülkeyi yönettiği on yıl boyunca Kürtlerin yanı sıra Azerileri de hedef tahtasına koydu. Azerice yayın ve eğitimi kısıtladı, Farsçayı okullarda zorunlu kıldı. Azeri milliyetçi hareketlerini şiddetle bastırdı. Oysa kendisi de Azer’iydi; ancak “Şii kimliğin etnik kimlikten üstün olduğu” anlayışını benimsedi. Sünni Beluçları “İslam Cumhuriyeti’ne sadık olmayanlar” olarak gördü; tıpkı Şah gibi Belucistan bölgesini açlıkla teslim almaya çalıştı. Aynı şekilde Huzistan’daki Arapların kimliğini reddetti, kültürel haklarını tanımadı, petrol gelirlerine el koydu ve bölgelerine yatırım yapmadı.

Humeyni’nin 1989’da yaşamını yitirmesiyle yerine halefi Ayetullah Ali Hamaney geçti. Hamaney’in liderliği boyunca İran, kitlesel protestolar, sosyal hareketler ve devlet şiddetiyle sık sık sarsıldı. Öğrenci ayaklanmaları, benzin isyanları, ekonomik protestolar ve “Jin, Jiyan, Azadî” gibi kitlesel hareketler, rejimin sert baskısıyla karşılantı.

MÜZAKERE MASASINDA KATLETTİ

Hamaney, sadece ülke içinde değil, yurt dışında da kanlı saldırılar gerçekleştirdi. Temmuz 1989’da, İran Kürdistan Demokrat Partisi (İ-KDP) lideri Dr. Abdurrahman Qasimlo’ya Viyana’da, İranlı heyetlerle “barış görüşmesi” masasındayken suikast düzenledi. Bu suikast, Hamaney döneminin Kürtlere yönelik tavrının ilk sert mesajıydı.

1992 yılında ise Qasimlo’nun halefi Dr. Sadık Şerefkendi’yi Berlin’deki Mykonos Restoran’da katletti. Aslında İran, son 100 yılda neredeyse tüm Kürt liderlerini bu şekilde komplo kurup katleden bir devlet oldu.

28 Şubat’ta, İsrail ve ABD’nin saldırısıyla yaşamını yitiren Hamaney, özellikle Kürtler, Beluçlar, siyasi aktivistler ile insan hakları savunucularını “devlet düşmanı” ve “terörist” olarak tanımladı; idam cezaları da dahil olmak üzere ağır cezalar verdi. Şah’tan Hamaney’e kadar İran’ı yönetenler, etnik çeşitliliği bir tehdit olarak gördü ve şiddetle iktidarını sürdürmeye çalıştı.

TEHDİT OLARAK GÖRÜLENLER

Peki, bugün İsrail-ABD-İran arasında başlayan ve sonucu kestirilemeyen savaşın gölgesinde yaşam mücadelesi veren İran halkları kimlerdir? Türkmenistan, Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, Türkiye ve Ermenistan ile sınır komşusu olan İran, dünyanın dokuzuncu büyük petrol üreticisi ve üçüncü büyük doğalgaz üreticisidir. Verimli toprakları, nehir havzaları ve dağları doğal zenginlik kaynağı olurken, özellikle sınır bölgelerinde yaşayan halklar bu zenginlikten pay alamamaktadır.

92 milyonluk nüfusun yaklaşık yüzde 61’i Farslardan oluşurken; Kürt nüfusu yüzde 16, Azeriler yüzde 10, Araplar yüzde 2 ve Beluçlar da yüzde 2 oranındadır. Rejimin farklı din ve inançları yıllarca yasaklaması sonucu nüfusun yaklaşık yüzde 90’ı “Şii Müslüman” olarak kabul edilmektedir. Ancak yok sayılan halklar, bugün ülkenin farklı bölgelerinde kimlikleri ve inançlarıyla var olma mücadelesini sürdürmektedir.

BELUÇLAR: İKİ DEVLETİN EZDİĞİ HALK

Sistan ve Belucistan eyaletinde yaşayan Beluçlar, Pakistan devleti kadar İran rejiminin de sistematik baskılarıyla karşı karşıyadır. Kuraklığın, işsizliğin, yoksulluğun ve temel yaşam hizmetlerinden yoksunluğun baş gösterdiği eyalette, ekonomik sorunlar diğer bölgelere oranla daha yoğundur. Bu durum, Beluçların topraklarını terk ederek eyalet dışına ve farklı ülkelere göç etmek zorunda kalmasına neden olmaktadır.

ÖNCE TÜRKLER, SONRA FARSLAR

Bir zamanlar ülkenin yönetiminde söz ve yetki sahibi olan Azeriler, İran’ın en eski halklarındandır. 11’inci yüzyıldan beri kimlikleri, başta Selçuklular olmak üzere Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar gibi Türk hanedanları eliyle inkar edildi; Azeriler, “Türkçe konuşan İranlılar” veya “Dağ Türkleri” olarak kabul ettirilmeye çalışıldı. Ardından Farslar eliyle kimlikleri yok sayıldı.

Şu anda Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan ve Erdebil illeri başta olmak üzere Zencan, Hamedan gibi bölgelerde ve kısmen Tahran’da yaşayan Azeriler, anadilleri Azerice ile eğitim hakkını savundukları her an, “devlete karşı propaganda” ve “ulusal güvenlik tehdidi” gibi suçlamalarla karşılaştı.

HAZAR DENİZİ’NİN KIYISINDAKİLER

Hazar Denizi kıyısındaki Gilan eyaletinde yaşayan Gilaklar da sistematik baskılardan payını alan halklardan biridir. Nüfuslarının üç ila beş milyon arasında olduğu belirtilen Gilaklar, Rasht, Lahijan, Anzali gibi şehirlerde ve Tahran’da hayatlarını sürdürmektedirler. Anadilleri Gilaki okullarda yasakken, kültürel hakları da kısıtlanarak asimile edilmeye çalışılmaktadır.

SÜRGÜN, SOYKIRIM VE İNKAR

Bugün Ermeniler denince çoğu insanın aklına Osmanlı İmparatorluğu’nun 1915 yılında gerçekleştirdiği Ermeni Soykırımı geliyor. Bir milyona yakın Ermeni’nin katledildiği, binlercesinin tutuklandığı ve sürgün edildiği coğrafyadan İran’a geçenler de oldu. Ancak Osmanlı’dan önce, 1600’lerin başında Şah Abbas, Ermenileri Kafkasya’dan İsfahan’a sürdü.

120 bine yakın nüfusa sahip olan Ermeniler, daha çok Tebriz, Urmiye, Xoy ve Salmas gibi şehirlerde yaşamaktadır. Şah Pehlevi döneminde “dini azınlıklar” olarak anayasal statüye sahip olsalar da mevcut şeriat hukuku gereği her zaman ikincil konumdadırlar. Kendi okullarında Ermenice eğitim verilse bile müfredatı rejim belirlemekte; ibadetleri kısıtlanmakta ve kilise etkinlikleri veya ayinleri sık sık denetlenmektedir.