Hizbullah, Husiler, Haşdi Şabi, Bedir Örgütü, Kataib Hizbullah... ABD/İsrail ile İran arasındaki savaşta, adını sıklıkla duyduğumuz bu silahlı gruplar, hem İran için hem de ekonomik ve siyasi çıkarlarını korumak, nüfuzunu yaymak için farklı ülkelerde savaşıyor.
İran rejimi, on yıllar boyunca nükleer silah, füzeler ve hava savunma sistemleriyle Ortadoğu’da “bölgesel derinlik” stratejisi yürüttü. Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen'deki silahlı Şii gruplara yapılan yatırımlar, genellikle "gri bölge" savaşı olarak tanımlanan bu stratejinin bir parçası oldu. Bu durum ne tam ölçekli konvansiyonel bir savaş ne de bir “barış” hali; daha çok, geniş çatışmalara yol açmadan, “düşman ülkelere” yönelik baskı, yıpratma, tehdit ve sorumluluğu üstlenilmeyen saldırıları kapsıyor.
İran, bu gruplarla ayrıca Ortadoğu’da hakim güç olmak ve dengeleri belirlemek için “Direniş Ekseni” adı verilen askeri-siyasi ağ da oluşturdu. İran’ın bölgesel genişleme stratejisi 1980’li yılların başında pratiğe girdi. Bu Kapsamda, ABD ve İsrail’e karşı güçlenmek amacıyla Lübnan Hizbullahı’nın kurulmasına destek sağladı.Direniş Ekseni, Lübnan Hizbullahı, Yemen’de Husiler (Ensarullah), Irak’ta Haşdi Şabi ve bağlı grupları, Filistin’de Hamas ve İslami Cihad gibi unsurları kapsıyor.
ABD’nin 2003’te Irak’ı işgali, 2011’de başlayan “Arap Baharı” ve 2014’te DAİŞ’in ortaya çıkmasıyla oluşan kaos, İran’ın bölgedeki varlığını daha da güçlendirmesi için bir fırsat sundu. İran, Devrim Muhafızları’nı iç savaşla birlikte Suriye’ye konuşlandırdı; Irak ve Lübnan’daki Şii grupların varlığıyla İsrail sınırlarına kadar uzanan bir hat oluşturdu. Lübnan Hizbullahı, Direniş Ekseni’nin omurgası oldu.
Yemen de bu süreçte iç savaşa sürüklendi; Husiler başkent Sana ve birçok önemli şehrin kontrolünü ele geçirdi. Böylece Direniş Ekseni, Batı ve İsrail etkisine karşı hareket eden “bölgesel ittifakın” sembolü haline geldi. Savunma ve genişleme temelli strateji yürüten Direniş Ekseni, aynı zamanda Şii ideolojik birliği askeri kapasiteyle birleştirerek Ortadoğu’da etkin bir güç olmayı hedefliyor. Ayrıca İran topraklarını doğrudan çatışmaya girmeden korumak da stratejilerinden biri.
28 Şubat’ta başlayan savaşta İran’ın, kendi sınırları içinde savaşmak yerine “vekil güçleri” aracılığıyla ABD ve İsrail’i farklı ülkelerdeki cephelerde meşgul etmesi, söz konusu stratejinin sahadaki uygulaması olarak okunabilir.
ABD-İsrail ve İran arasındaki savaş, ilk günden bu yana bölgesel bir savaşa dönüştü. ABD ve İsrail, İran’ın nükleer tesislerini, füze altyapısını, askeri hedeflerini, elektrik altyapısını ve üst düzey liderlerini hedef alırken, Tahran da misilleme olarak İsrail’in yanı sıra ABD’nin Ortadoğu’daki üsleri ve Körfez’deki müttefiklerini bombalıyor. Kısa sürede savaş Lübnan, Irak ve Yemen’e sıçradı; Direniş Ekseni grupları da artık savaşın bir parçası haline geldi.
İran için savaşan silahlı gruplar ve amaçları şöyle:
LÜBNAN HİZBULLAHI
Hizbullah, askeri kapasitesi ve füze üretme becerisi, İsrail’in kuzey sınırındaki coğrafi konumu ve yıllarca Lübnan’da oynadığı siyasi-sosyal rol nedeniyle Tahran’ın en önemli bölgesel kozu haline geldi. İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in 28 Şubat’ta başlayan savaşta öldürülmesiyle, Hizbullah savaşa doğrudan dahil olduğunu duyurdu. Adı Arapçada “Allah’ın Partisi” anlamına gelen bu İran destekli yapılanmanın merkezi Lübnan’da. Askeri bir örgütten çok daha fazlası olan Hizbullah, Lübnan siyaseti ve toplumuna derinlemesine nüfuz etmiş bir yapı.
İdeolojik kökleri 1960 ve 1970’lerde Lübnan’da yaşanan “Şii İslami uyanışa” uzansa da Hizbullah, 1980’li yılların başında ortaya çıktı. İsrail-Lübnan savaşı sırasında, İran’ın askeri ve mali desteğiyle Lübnan’ın güneyinde yaşayan Şii toplumunu “savunmak” amacıyla bir güç olarak doğdu. İsrail’in 2000 yılında Lübnan’dan çekilmesinin ardından, Hizbullah silahları bırakma yönündeki baskılara karşı askeri kanadı İslami Direniş’i güçlendirmeye devam etti. Ayrıca, meclisteki Direnişe Sadakat Bloğu üzerinden adım adım Lübnan’ın politik sisteminde ağırlığı olan kilit bir güce dönüştü ve kabinede veto gücü kazandı. 1992 yılında ise ilk defa ulusal seçimlere katıldı.
Yıllarca İsrail ve ABD hedeflerine yönelik bir dizi bombalı saldırı gerçekleştirdiği belirtilen Hizbullah, Batılı devletler, İsrail, Körfez ülkeleri ve Arap Birliği tarafından “terör örgütü” olarak tanımlanıyor. 1992’de Hasan Nasrallah örgütün lideri oldu ve İsrail tarafından öldürüldüğü 27 Eylül 2024’e kadar bu görevde kaldı.
Mevcut savaşla birlikte bir amacı İran’ı korumak olan Hizbullah, aynı zamanda kendi çıkarları için de İsrail’e karşı savaşıyor. Öyle ki kuruluşundan üç yıl sonra, yani 1985’te ilan ettiği manifestoda, “Batılı sömürgeci ulusların Lübnan’dan çıkarılması, İsrail devletinin yok edilmesi ve İran’a bağlılık” gibi hedeflerini sıraladı. Hizbullah’ın kurulduktan sonraki ilk hedeflerinden biri de Lübnan’da İran rejim modelinden ilham alan dindar bir İslamcı rejim kurulması çağrısıydı. Ancak 2009’da İslamcı bir rejimin Lübnan’a uygun olmayabileceğini kabul eden yeni bir açıklama yaptı.
Hizbullah, İran’ın doğrudan askeri kapasitesini artırmak yerine, İsrail’i kuzeyden baskı altına alarak savaşı uzatmayı ve Tel Aviv’i iki cephede savaşmaya zorlamayı amaçlıyor.
HUSİLER
Husiler, Yemen’de Şiiliğin Zeydi mezhebine mensup siyasi ve askeri bir yapıdır. Yemen nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturan Zeydiler, ülkede Osmanlı’nın Yemen’i işgal ettiği yıllardan beri aktifler. Öyle ki Osmanlı Devleti’nin bölgeyi işgal ettiği 1500’lü yıllardan Birinci Dünya Savaşı’na kadar geçen süreçte, kuzeydeki Saada bölgesinde yoğun olarak yaşayan Zeydiler sık sık ayaklanmıştı. Osmanlılar, 1911’de ilk olarak Saada bölgesindeki Zeydi lideriyle bir anlaşma imzalayarak burayı özerk bir bölge olarak kabul etmişti; bu, Osmanlılar 1918’de bölgeden tamamen çekilmeden yedi yıl önce gerçekleşmişti.
1926’da Saada’da doğan ve bölgedeki Zeydilerin güçlü ailelerinden Husilerin bir üyesi olan Bedrettin el Husi, ileride kurulacak olan “Husi Cemaati”nin ruhani lideri olacaktı. Husi grubu, İsrail ve ABD karşıtı bir söyleme sahipti. ABD ile yakın ilişkilerden dolayı Körfez ülkelerini de sıkça eleştiriyorlardı. 1979’daki İran İslam Devrimi’nden etkilenen grup, Ruhullah Humeyni’nin söylemlerini benimseyerek İran ile ilk yakınlaşmasını bu dönemde sağladı.
Bu sırada, Yemen’in güneyi ve kuzeyinde 1960’lardan beri var olan iki farklı devlet, 1990’da tek bir yönetim altında birleşti. Ancak ordular ortaklaştırılmamıştı. 1994’te ülkede iç savaş çıktı. Bu iç savaş sırasında, Husiler ile diğer Zeydi gruplar arasında sorunlar yaşanınca, Bedrettin el Husi ve oğlu Hüseyin el Husi İran’a kaçtı.
1994’ten bu yana Husiler, Devrim Muhafızları’ndan doğrudan destek almaya başladı. Devrim Muhafızları komutanları, Husilerin oluşturduğu “Ensarullah” adlı silahlı örgüte doğrudan eğitim verirken, bu grubun silahları, askeri gereçleri ve finansmanı da çoğunlukla İran’dan temin ediliyor. Bu dönemde, Saada başta olmak üzere Husilere yakın Zeydilerin yaşadığı bölgelerde onlarca “eğitim merkezi” kuran İran, buralara gelen öğrencilere “Humeyni öğretisi ve Caferilik” eğitimi verdi.
İran’ın Husilere verdiği askeri eğitim ve silah desteğinin etkisi, ilk kez 2004’te net şekilde görülmeye başladı. “Zeydi okullarının resmen açılmasına izin verilmesi, bölgedeki eşitsizliğin sona ermesi ve daha özerk bir yapı” talebiyle Husiler, Suudi Arabistan sınırındaki dağlık bölgelerde Yemen hükümetine karşı silahlı ayaklanma başlattı.
2004’te Hüseyin el Husi öldüğünde Ensarullah örgütünün başına geçen ve hâlâ örgütü yöneten kişi kardeşi Abdülmelik el Husi oldu. Zaman zaman yoğunluğu artan ve Suudi Arabistan’ın Yemen hükümetine verdiği destekle bastırılan bu çatışmalar, 2010 yılına kadar sürdü.
Bu dönemde Tunus’ta başlayan ve “Arap Baharı” adı verilen ayaklanmalar, Yemen’e de sıçradı. Husilerin çatıştığı, 1978’den beri Kuzey Yemen’i, 1990’daki birleşmeden itibaren de ülkeyi yöneten Ali Abdullah Salih yönetimi devrildi. Yerine, yine Riyad tarafından desteklenen Mansur Hadi geçti. Oluşan güç boşluğu ve karmaşadan yararlanan Husiler, yıllardan sonra ilk kez Saada’dan başlayarak bazı topraklarda doğrudan hakimiyetlerini ilan etti.
Bu süreçte İran, Husilere destek verdiğine yönelik haberleri yalanlasa da Husiler gittikçe güçlendi ve nihayetinde 21 Eylül 2014’te başkent Sana’yı ele geçirdi. Başkentteki hükümet binalarına yerleşen Husilerden bir heyet, bu dönemde İran’a gitti. Husi heyet ile İran arasında; uçuşların artırılması için sivil havacılık anlaşması, Hudeyda Limanı’nın genişletilmesi, ülkedeki enerji ve su altyapısının geliştirilmesi ile ticaret ve sanayi alanlarında Yemen kadrolarının İranlı uzmanlar tarafından eğitilmesi gibi anlaşmalar imzalandı.
2015’in başında ev hapsinde olan Cumhurbaşkanı Mansur Hadi ve hükümet, ülkeyi Husilerin kontrolü altındaki başkentte yönetemediklerini açıklayarak istifalarını verdi. Husiler, Şubat 2015’te meclisi feshetti. Hadi, 21 Şubat’ta güneydeki Aden şehrine kaçtığını duyurdu ve ülkeyi oradan yöneteceğini; Husilerin adımının “darbe” sayılacağını ve Aden’in geçici başkent olduğunu açıkladı. Bazı ülkeler büyükelçiliklerini Aden’e taşıdı.
Mart 2015’te ise bölgedeki en büyük rakibi olan ve İran tarafından desteklenen grubun güçlenerek sınırlarında hakimiyet kazanmasına karşı Suudi Arabistan, Yemen’de operasyon başlattı. Bu operasyon sırasında, kısa süreliğine de olsa Aden’in kontrolünü ele geçiren Husiler buradan çıkarıldı. Ancak örgüt, Saada’dan başlayarak ülkenin kuzeybatısını ve Hudeyda Limanı’nı da kapsayan batıdaki sahil kesimini hâlâ kontrol ediyor. Dahası, Suudi Arabistan ve İsrail’e zaman zaman füze saldırıları düzenliyor. 2015’ten bu yana devam eden iç savaşta, Birleşmiş Milletler aracılığıyla defalarca ateşkes için masaya oturulsa da kalıcı bir uzlaşma sağlanamadı.
KIZILDENİZ’DE SALDIRILAR
Husiler, İsrail-Hamas savaşının başlamasının ardından, Kasım 2023’ten bu yana Kızıldeniz’de gemileri hedef alıyor ve Hamas ile dayanışma amacıyla “İsrail’e yardım götüren gemileri hedef aldıklarını” belirtiyor.
ABD öncülüğündeki koalisyon, Yemen’deki Husi hedeflerine zaman zaman hava saldırıları düzenliyor. Ancak Husilerin saldırılarına maruz kalma riskini almak istemeyen pek çok şirket, gemilerini Kızıldeniz’den geçirmek yerine Afrika’nın etrafını dolaşmayı tercih ediyor.
Husilerin İran savaşına dahil olmasıyla birlikte uzmanlar, halihazırda İran tarafından bloke edilen Hürmüz Boğazı’nın ardından, Akdeniz’den Hint Okyanusu’na geçişi sağlayan Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki gemi trafiğinin de aksaması durumunda, küresel ekonominin daha da kötü etkileneceği endişesini taşıyor.
IRAK’TAKİ Şİİ MİLİSLER
Irak’ta İran için savaşan silahlı örgütler çok farklı, çok katmanlı ve birbirleriyle rekabet halindeler. Bazıları resmi veya yarı resmi yapılara, Haşdi Şabi’ye entegre olurken, bazıları siyasi koalisyonlar aracılığıyla parlamentoda yer alıyor. Bu savaşa daha çok Haşdi Şabi’ye bağlı Kataib Hizbullah (Hizbullah Tugayları) ve Bedir Örgütü katılıyor. Örgütler, ABD’nin askeri üsleri ve diplomatik kurumlarının yanı sıra Kürt partilerine de saldırılar düzenliyor.
Kataib Hizbullah, 2003 yılında ABD’nin Irak’a girmesiyle kuruldu. “Allah’ın Partisi’nin Tugayları” veya “Irak Hizbullah Tugayları” olarak da bilinen Kataib Hizbullah, özellikle İsrail-Hamas savaşının başlamasıyla bölgedeki ABD güçlerine yönelik saldırılarıyla öne çıktı. ABD, 2009 yılında Kataib Hizbullah’ı “terör örgütleri” listesine aldı. 2020 yılına kadar örgüt, İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve İran vatandaşı Ebu Mehdi el-Muhandis tarafından yönetildi. Irak’taki ABD askerlerini “yabancı işgalciler” olarak gören örgüt, ülkeden çıkmaları çağrısında bulunuyor.
Suriye’de 2011 yılında başlayan iç savaşta Sünni gruplara karşı da savaştı ve hâlâ Suriye’de aktif. Haşdi Şabi içinde birkaç taburu bulunan Kataib Hizbullah’ın bazı üyeleri üst düzey görevlerde de yer alıyor. Örgütün faaliyetleri özellikle Bağdat ve Anbar’da yoğunlaşıyor ve yaklaşık 10 bin milis gücüne sahip olduğu belirtiliyor.
Hadi el-Amiri liderliğindeki Bedir Örgütü ise Irak’ta 1983 yılında kuruldu. En az 20 bin milis gücüne sahip olduğu belirtilen örgüt, Devrim Muhafızları tarafından eğitildi. Hadi el-Amiri, 1970’lerde Saddam Hüseyin’e karşı ayaklandı ve İran’a kaçtı. İran-Irak Savaşı’nda İran saflarında savaşan el-Amiri, Irak’ta milis ayaklanmalarına da öncülük etti. 1990 yılında örgütün liderliğine geçen el-Amiri, örgütün eski ismi olan Bedir Tugayları’nı Bedir Örgütü olarak değiştirdi. 2013’te Suriye savaşına katıldılar ve 2015’te Hamaney’e tam bağlılıklarını ilan ettiler.
Şu anda resmi olarak Haşdi Şabi’ye bağlı olan Bedir Örgütü, Hizbullah gibi hem silahlı hem de siyasal bir yapıdır. Lideri Hadi el- Amiri Irak’ta ulaşım bakanı olarak da görev aldı.
ABD-İsrail karşıtı bir politika izleyerek savaşa dahil olan bu yapılar, aslında İran’ı koruyarak kendi varlıklarını da garanti altına almaya çalışıyor. ABD-İsrail tarafının, “İran’ın dışarıdaki kolları” olarak bilinen bu grupları ortadan kaldırma planı göz önünde bulundurulduğunda, rejimin düşmesi bu grupların da denklemden çıkmasına yol açabilir.
RUSYA VE ÇİN’İN ZAYIF ETKİSİ
İran’a bağlı Şii grupların dışında, doğrudan müdahalede bulunmadan diplomatik ve teknolojik destek sağlayan Rusya ve Çin’in de etkisi bulunuyor.
Rusya, İran’la 2025’te imzaladığı stratejik ortaklık anlaşmasına rağmen tam bir savunma paktı oluşturmadı. ABD-İsrail saldırılarını “istikrarsızlaştırıcı” olarak tanımlayarak kınadı. Uydu görüntüleri ve insansız hava aracı (dron) teknolojisi gibi sınırlı istihbarat yardımıyla İran’ın hedef belirlemesine katkı sağladığı belirtiliyor. Rusya’nın amacı, ABD’nin Ortadoğu’daki etkisini kırmak, Ukrayna cephesindeki yükünü hafifletmek ve İran’la silah ticaretini sürdürmek.
Çin ise yaptırımlara rağmen hem İran’dan günlük yaklaşık 1,38 milyon varil petrol alarak İran ekonomisinin ayakta kalmasına destek oluyor hem de BeiDou-3 navigasyon sistemi ve kritik füze bileşenleri gibi teknolojik yardımlarla Tahran’ın askeri kapasitesini artırıyor.
Her iki ülke de İran’a doğrudan askeri destek vermek yerine çatışmayı uzatarak Washington’a maliyet yüklemeyi tercih ediyor.
ABD VE İSRAİL’İN MÜTTEFİKLERİ
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla ABD Başkanı Donald Trump’ın Batılı ülkeleri ve NATO’yu tehdit etmesi, ABD-İsrail hattında öne çıkan gelişmeler arasında yer aldı. Batılı müttefikler ve bazı Körfez ülkeleri, savaşa doğrudan katılmak yerine savunma ve lojistik destek sağladı. İngiltere, Kıbrıs’taki Akrotiri Üssü’nü ABD’ye açtı. Fransa, Almanya, İtalya ve Hollanda, Doğu Akdeniz’e askeri sevkiyatlar gerçekleştirdi.
Almanya ve Fransa, İran’ın kendi personelini ve üslerini hedef alması üzerine savunma koordinasyonuna katıldı; bazı Avrupa ülkeleri ise İran füzelerini Türkiye’deki İncirlik Üssü yakınlarında durdurdu. Bu ülkeler, İran’ın nükleer ve füze tehditlerini engellemek, bölgedeki ekonomik çıkarlarını korumak ve ABD ile stratejik ittifakı sürdürmek amacıyla bu politikayı yürütüyor. Ancak İspanya gibi bazı NATO üyeleri, üs kullanımına izin vermeyerek iç siyasi dengeleri önceliklendirdi.
İran’ın hedef aldığı Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar ve Ürdün gibi Körfez ülkeleri, saldırılara doğrudan yanıt vermedi. Bunun yerine istihbarat paylaşımı ve hava sahası koruması sağladılar. Öncelikleri, toprak bütünlüklerini ve petrol altyapılarını korumak, İran’ın bölgesel genişlemesini durdurmak ve İbrahimi Anlaşmaları ile başlayan İsrail’le normalleşme sürecini riske atmamak oldu.