Suriye’de Türk devleti, DAİŞ ve HTŞ öncülüğünde sürdürülen saldırılarla şekillenen yeni siyasi tablo, Rojava’nın geleceğine ilişkin belirsizlikleri derinleştirirken, uluslararası koalisyonun tutumu ve Türkiye’nin sahadaki rolü yeniden tartışma konusu oldu. Gazeteci Yusuf Karadaş, sahada yaşananların anlık gelişmelerle açıklanamayacağını belirterek, ABD’nin bölge politikaları, HTŞ’nin konumu, DAİŞ’lilerin akıbeti ve Türkiye’nin bu süreçte üstlendiği rolün birlikte ele alınması gerektiğini ifade etti.
Karadaş’a göre bugün ortaya çıkan tablo, Suriye’de uzun süredir adım adım inşa edilen bölgesel bir yeniden yapılanma sürecinin sonucu olarak şekilleniyor.
‘KÜRTLERİN KAZANIMLARINA YÖNELİK BİR SALDIRI’
Rojava’daki Kürt özerk yönetiminin kısa sürede doğrudan hedef haline gelmesinin, sahadaki askeri ve siyasi gelişmelerden bağımsız ele alınamayacağını belirten Yusuf Karadaş, bu sürecin bölgesel ve uluslararası güçlerin ortak politikalarıyla şekillendiğine dikkat çekerek şunları söyledi:
“Son dönemdeki saldırılarla birlikte Rojava’daki Kürt Özerk Yönetimi’nin bu kadar hızlı biçimde hedef haline gelmesi, ABD ve uluslararası güçlerin bu saldırılara açık biçimde onay vermesiyle doğrudan bağlantılı. Bu durum, Kürtlerin elde ettiği kazanımların ortadan kaldırılması politikasının bir parçası olarak yürütülmektedir. Sürecin başından itibaren Suriye’nin başına geçirilen geçici HTŞ yönetiminin, ABD ve İsrail’in beklentilerini karşılayacak bir pozisyona yerleştirilmesi bu noktada belirleyici oldu.
Bu açıdan önemli bir hususun altını çizmek gerekiyor: Türkiye, bölgedeki gelişmeleri tartışırken ve ülke içinde yeni bir barış sürecinden söz ederken ısrarla İsrail tehdidini gündeme getiriyordu. Ancak fiiliyatta desteklediği geçici HTŞ yönetiminin İsrail’in her istediğini yerine getirmesini sağlayan aktörlerin başında yine Türkiye geliyordu. Bir yandan İsrail tehdidinden söz edilirken, diğer yandan İsrail ne talep ediyorsa onu karşılaması için HTŞ yönetimi doğrudan Türkiye’deki rejim tarafından yönlendirildi. Çünkü bu gerçekleştiği ölçüde, ABD’nin QSD ile sürdürdüğü iş birliğine ihtiyacının azalacağı, yerine geçici HTŞ yönetiminin geçirileceği ve devamında Kürtlere karşı saldırılara alan açılacağı hesabı yapılıyordu.
Bugün gelinen noktada, özellikle ABD’nin saldırılara alan açmasıyla birlikte Türkiye’nin bu yöndeki hesabının önemli ölçüde karşılık bulduğu bir tabloyla karşı karşıyayız. En azından bugünkü gelişmeler Türkiye’nin politikalarına fazlasıyla alan açmış görünüyor.”
ABD’NİN SURİYE DENKLEMİNDEKİ POZİSYONU
Karadaş, ABD’nin Rojava politikasında yaşanan değişimin sahadaki dengeleri doğrudan etkilediğini vurgulayarak şöyle devam etti:
“Trump’ın SDG için açık biçimde ‘Sadece DAİŞ’le mücadelede partnerimizdi’ demesi de meselenin özünü ortaya koyuyor. Ancak sorun yalnızca DAİŞ’le mücadele değildi. ABD, QSD ile kurduğu ilişkiyi, Rusya’nın ya da devrik Esad yönetiminin Suriye’de yeniden etkinlik kurmasını engellemek amacıyla geliştirmişti. Bu iş birliği esas olarak Suriye’de kontrolün bu güçlerin eline geçmesini önlemeye dönüktü.
Bugün ise doğrudan merkeze İran’ı hedef alan, İsrail’in beklentilerini karşılayan ve Rusya’nın etki alanlarını sınırlayan yeni bir tablo ortaya çıktı. Böylece geçici HTŞ yönetimi, Türkiye’nin yönlendirmesiyle ABD ve İsrail’in beklentilerini karşıladığı ölçüde Kürtlere yönelik saldırıların önü fiilen açılmış oldu. ABD bu saldırılara alan açtı; ancak bunun nereye kadar süreceği belirsiz.
Rojava’da Reqa ve Derazor gibi Arap kentleri geçici Şam yönetimine devredildi. Ancak HTŞ yönetimi ve Türkiye’deki saray iktidarı, bir oldu bittiyle Kürtlerin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu Rojava’daki kazanımlarını da tamamen ortadan kaldırmak isterken, buna karşı ortaya konulacak direniş, mücadele ve dayanışma hem saldırının püskürtülmesi hem de uluslararası bir baskının oluşturulması bakımından önemli olacak.
Şu açık ki Türkiye ve HTŞ grupları, ‘yeni Suriye ordusu’ adı altında toplanan ve DAİŞ’den hiçbir farkı olmayan HTŞ’ye bağlı cihatçı yapılarla birlikte, Rojava’da Kürtlerin bütün kazanımlarını ortadan kaldırmayı hedefliyor.”
ATEŞKES SONRASI BELİRSİZLİK
Karadaş, bölgede ilan edilen ateşkesin sona ermesinin ardından sürecin kritik bir aşamaya girdiğine işaret ederek şunları ifade etti:
“Dört günlük bir ateşkes vardı; bu ateşkes cuma günü doluyordu. ABD Özel Temsilcisi Barrack ve Mazlum Abdi arasında Hewlêr’de yapılan son görüşmede, bu ateşkesin uzatılması kararı çıktı. Ama ateşkesin uzatılması, sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Bundan sonra ne olacağı bu açıdan kritik. Gerek ABD’nin gerek uluslararası koalisyonun tutumu gerekse bu saldırının püskürtülmesi bakımından birkaç önemli parametre bulunuyor. Kürt güçlerinin bu saldırılara karşı direnme yönünde net bir kararı var. Bunun ne ölçüde başarıya ulaşacağı ise yalnızca sahadaki askeri dengelere bağlı değil.
Türkiye’de ve dünyada bu saldırılara karşı ortaya konulacak dayanışma, halkların bu mücadeleye vereceği destek, özellikle ABD başta olmak üzere uluslararası güçler üzerinde ciddi bir baskı oluşturabilir. Bu baskı, saldırılara alan açan politikaların sürdürülmesini zorlaştırabileceği gibi, Kürtlerin bugün elde ettiği kazanımların tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik girişimlerin önüne geçilmesi açısından da kritik bir rol oynayabilir. Bir yandan sahada yürütülen direniş, diğer yandan bu direnişin uluslararası güçler üzerinde yaratacağı siyasal baskı, saldırganlığın daha ileri bir noktaya taşınmasının önünü kesebilir.”
‘HTŞ İLE IŞİD ARASINDA ZİHNİYET FARKI YOK’
Yusuf Karadaş, ABD’nin DAİŞ’le mücadeleye ilişkin açıklamaları ile sahadaki uygulamaları arasındaki çelişkiye dikkat çekti. Karadaş’a göre Washington’un söylemi ile fiili politikaları birbiriyle örtüşmüyor. Karadaş, şunları söyledi:
“ABD, ‘DAİŞ’le mücadelede ana partnerimiz değişti; dün Suriye yönetimi bizim karşımızdaydı, ama bugün karşımızda Suriye yönetiminin DAİŞ ile mücadelede partnerimiz haline geldiği bambaşka bir tablo var; diyor. Fakat ABD bu açıklamaları yaparken, Şeddadi Hapishanesi’nden yaklaşık 120 DAİŞ üyesinin kaçtığı açıklandı. Bir kısmının geri yakalandığı söylense de HTŞ’nin bu kaçışlara alan açtığı ortada.
ABD bir yandan HTŞ’nin bu kişileri kontrol edeceğini söylüyor, diğer yandan DAİŞ’lilerin bir bölümünü CENTCOM aracılığıyla Irak’a taşıyor. Yaklaşık yedi bin DAİŞ militanından söz ediliyor. Bunlar sıradan silahlı gruplar değil; ağır insanlık suçları işlemiş bir yapıdan ve militanlarından bahsediyoruz.
HTŞ’nin önceli El Nusra, Irak İslam Devleti’nin Suriye kolu olarak kurulmuştu. Bugün HTŞ olarak adlandırılan örgüt ile DAİŞ arasında zihniyet bakımından hiçbir fark yok. Aynı ideolojik hattın devamıdır. Burada esas mesele, bu yapının ABD’nin bölgesel politikalar açısından ne kadar kullanışlı görüldüğüdür ve bu politika bu nedenle sürdürülmektedir.”
IRAK’IN IŞİD’LİLERİ KABUL ETMESİNİN ARKASINDAKİ KAYGI
Gazeteci Karadaş, Irak’ın DAİŞ’lilerin ülkeye taşınmasına neden izin verdiği sorusunun, bölgedeki mezhepsel dengelerle doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi. Bu kararın arkasında, 2014’te yaşanan sürecin yeniden tekrarlanması korkusunun bulunduğunu da vurgulayarak şunları söyledi:
“Irak neden DAİŞ’lileri kabul etti diye sorarsak, burada kritik bir tabloyla karşı karşıyayız. ABD’nin Saddam’ın 2003’te devrilmesinden sonra, 2005 Anayasası üzerinden Irak’ta Şii ve Sünni Araplar ile Irak Kürdistan Bölgesi arasında kurduğu güç paylaşımı sistemi vardı. 2014’te hepimizin bildiği gibi bu yapı ciddi biçimde sarsıldı.
O dönemde merkezi hükümet ile Saddam döneminin devamı olarak görülen Sünni gruplar arasındaki mezhepsel gerilim derinleşti ve bu gerilimin sonucu olarak DAİŞ çok büyük bir güç kazandı. Musul’un ele geçirilmesi bunun en somut sonucuydu. Bugün DAİŞ sorunu Irak açısından yeniden mezhepsel çatışmaların kışkırtılması ihtimali anlamına geliyor. Irak Merkezi Hükümeti’nin IŞİD militanlarının ülkeye girişini kabul etmesinin arkasında da bu tehdide dair duyulan kaygı bulunuyor.
Özellikle Şeddadi Hapishanesi’nden DAİŞ militanlarının kaçmasının ardından Irak, sınır güvenliğini artırmaya başladı. Haşdi Şabi güçlerinin olası çatışmalara hazırlanması kamuoyuna farklı biçimlerde yansıtıldı. Ancak asıl endişe, DAİŞ’lilerin Irak’a sızması ve ülkede 2014’e benzer bir senaryonun yeniden ortaya çıkması ihtimaliydi. Irak sahasında ortaya çıkan tablo, bu yönüyle büyük bir belirsizliğe işaret ediyor.”
‘ABD’NİN DERDİ DAİŞ DEĞİL BÖLGESEL DENKLEM’
ABD’nin DAİŞ’le mücadele söyleminin gerçeği yansıtmadığını belirten Karadaş, Washington’un geçmiş politikalarının bu durumu açık biçimde gösterdiğini belirterek şçyle devam etti:
“ABD’nin temel derdi DAİŞ değil. Bugün şunu görmek lazım: Afganistan’da zamanında Taliban’ı desteklemiş bir ABD’den, El Kaide’yle iş birliği yapmış bir ABD’den söz ediyoruz. Bu tutumun unutulmaması gerekiyor. Bu güçler, kendi çıkarları için bu tür yapıları üretmekten ve kullanmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi.
Bu nedenle bugün yaşanan politika değişikliği tesadüf değil. ABD ve İsrail’in istediği bölgesel denkleme uygun bir Suriye inşa edilmesine yönelik HTŞ’nin ve Türkiye’nin attığı adımların bir karşılığı olarak bu tablo önümüze çıkmıştır. Bu durumun açık biçimde ifade edilmesi gerekir.
Ancak mesele yalnızca Suriye ile sınırlı değil. Gazze’den İran’a kadar uzanan bütünlüklü bir denklem söz konusu. Trump’ın Gazze konusunda dayattığı sözde barış planı, gerçekte ABD emperyalizminin başını çektiği kolonyal bir yönetimin bölgeye yerleştirilmesi anlamına geliyor. Gazze’nin başına bu tür bir sömürgeci yönetimin atanması sürecinde Erdoğan, Trump’ın taleplerini doğrudan yerine getirdi.
Bugün gelinen aşamada Davos’ta Trump’ın ‘Barış Kurulu’ adını verdiği yapının toplantıları yapılacak, imzalar atılacak. Türkiye bu süreçte, Erdoğan yerine Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tarafından temsil edilecek. İsrail tehdidinden söz edenler, aynı anda İsrail’le iş birliği halinde bu denklemin içinde rol üstleniyor. Önemli olan şudur: Daha önce Türkiye’nin bu rolü üstlenmesine karşı çıkan İsrail, bugün bu pozisyonu kabul etmiş durumda. Bunun arkasında Türkiye ve HTŞ’nin İsrail’in önünü açan politikaları bulunuyor. İran’ın HTŞ tarafından baş düşman ilan edilmesi de bu sürecin bir parçasıdır.
Nitekim saldırılardan hemen önce, 6 Ocak’ta Paris’te geçici HTŞ yönetimi ile İsrail arasında ABD koordinasyonunda ve Fidan’ın katılımıyla Türkiye’nin desteğinde bir iş birliği anlaşması yapıldığı da biliniyor.”
‘İKTİDARIN ‘TERÖRSÜZ TÜRKİYE’ SÜRECİNDE ÇÖZÜM YOK’
Türkiye’deki sürece ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Yusuf Karadaş, iktidarın ‘terörsüz Türkiye’ söyleminin gerçek bir çözümü ifade etmediğini söyleyerek, bu yaklaşımın Kürtlerin kazanımlarını hedef alan bir tasfiye politikasına dayandığını vurguladı:
“Baştan beri, aslında Türkiye'deki süreçle ilgili olarak iktidarın bir hesabı var. Şimdi iktidar diyor ki ‘her şey yolunda, artık Türkiye'deki çözümün önünde engel kalmadı.’ Çünkü çözüm dediği şey, ‘terörsüz Türkiye’ diye dayattığı politika. Bu politikada Kürtlerin kazanımlarının saldırılarla ortadan kaldırılması, tasfiye edilmesi zaten sürecin adıdır.
İktidarın zihniyetinde bir çözüm yok. Kürt halkının taleplerinin ya da kazanımlarının kabul edilmesi gibi bir yaklaşım söz konusu değil. Rojava’daki bu kazanımların varlığını, içeride Kürtlere dayattığı çözüm açısından bir tehdit olarak görüyorlar. Zaten ‘terörsüz Türkiye’ dedikleri sürecin temel motivasyonu da SDG’nin silahsızlandırılması ya da bireysel katılım adı altında yeni Suriye ordusu diye tanımlanan yapılara dahil edilerek kendileri için tehdit olmayacak bir noktaya çekilmesi üzerine kurulu.
Bu nedenle yürütülen saldırganlığı kendileri açısından olumlu görüyorlar; bunun kendi çözümlerine katkı sunacağını düşünüyorlar. Ancak bunun Kürt halkında çok ciddi bir tepki ve infial yarattığını görmezden geliyorlar. Zaten bunu anlama gibi bir dertleri de yok.
Dün Bahçeli, bu süreçte oynadığı rolden dolayı DEM Parti’ye teşekkür ediyordu; şimdi ise DEM Parti’yi provokatörlükle ve İsrail politikalarına alet olmakla suçluyor.”
‘ORTAK BİR MÜCADELE ZEMİNİ BULUNMALI’
Yusuf Karadaş, Türkiye’de yürütülen sürecin Rojava’daki saldırılardan bağımsız ele alınamayacağını vurgularken, iktidarın dış politikada izlediği çizgi ile ülke içindeki baskı rejiminin aynı siyasal hattın ürünü olduğunu da belirtti. Karadaş, şunları ifade etti:
“İçerideki süreç bakımından CHP’nin cezaevindeki cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun Cumhuriyet’te yayımlanan röportajını gördüm. İmamoğlu’nun, Kürt sorununun iktidarın dayattığı sınırlardan, yani onun keyfiyetinden kurtarılması gerektiğine dair vurgu yapmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak CHP’nin Rojava’daki gelişmeler konusunda net bir tutum almaktan hâlâ kaçındığı da ortada. Oysa oradaki saldırıya karşı çıkmak, iktidarın yürüttüğü politikaya itiraz etmek, dün olduğu gibi bugün de ülkede demokratik bir gelecek inşa etme meselesiyle doğrudan bağlantılıdır.
Oradaki politikayla ülke içindeki baskı rejimi birbirinden kopuk değildir. Türkiye’deki bütün demokrasi güçlerinin, CHP dahil olmak üzere, ortak bir tutum ortaya koyduğu ölçüde iktidarın hesabı değişebilir. Ama bu ortak tutumun en temel ayaklarından biri, Rojava’da HTŞ güçleri üzerinden yürütülen saldırganlığa açık biçimde karşı çıkmaktan geçiyor.
Özellikle Türkiye’deki ulusalcı çevreler açısından şunu söylemek gerekiyor: Bir yandan laiklikten söz edip, diğer yandan Suriye’de farklı halkların, etnik ve mezhepsel toplulukların birlikte yaşayabileceği bir geleceğin inşasına karşı duran bir pozisyon sürdürülemez. Böyle bir gelecek için öncelikle geçici HTŞ yönetimine ve Erdoğan iktidarının bu yapıya verdiği desteğe karşı çıkmak gerekir. Ancak maalesef bu kesimler, bu yönde tutum almak yerine Kürt düşmanlığı üzerinden siyaset üretmeyi sürdürüyor.
Bugün bütün bu güçler birleşemediği, ortak bir mücadele hattı kuramadığı sürece, nasıl Suriye sahasında saldırıların önü açıldıysa, ülke içinde de bu politikaların kendisine daha fazla alan bulması kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla bunun önüne geçmenin yolu, bütün demokratik güçlerin ortak bir mücadele zemininde bu politikalara karşı durmasından geçiyor.”