Londra’da ‘Hapishaneler ve İnsan Hakları’ paneli
Londra’da düzenlenen panelde, hapishaneler üzerinden kurulan baskı rejimi, politik tutsaklara yönelik sistematik hak ihlalleri ve tecrit politikaları ele alındı.
Londra’da düzenlenen panelde, hapishaneler üzerinden kurulan baskı rejimi, politik tutsaklara yönelik sistematik hak ihlalleri ve tecrit politikaları ele alındı.
NADEK (Kürt Meclisi), UPOTUDAK ve TSP temsilcileri öncülüğünde 14 Aralık’ta Londra’daki Kürt Toplum Merkezi’nde “Hapishaneler ve İnsan Hakları” başlıklı bir panel düzenlendi. Yoğun katılımla gerçekleşen panelde, hapishaneler üzerinden inşa edilen baskı rejimi, politik tutuklulara yönelik sistematik hak ihlalleri ve tecrit politikaları kapsamlı biçimde tartışıldı.
Panelin ilk konuşmacılarından Aya Costar, tutuklamanın özünün politik olduğunu vurgulayarak, Avrupa’da dahi politik tutukluların varlığının inkâr edilemeyeceğini ifade etti. Türkiye’de tecrit sisteminin en ağır biçimde uygulandığı yerlerden birinin İmralı olduğunu belirten Costar, tecridin insan onurunu doğrudan hedef aldığını söyledi. Filistin halkının yıllardır işkence ve kolektif cezalandırma politikalarına maruz kaldığını hatırlatan Costar, politik baskıların tek bir coğrafyayla sınırlı olmadığını dile getirdi. Kürt aktivist Mehmet Cebrar’ın sürgün tehdidiyle karşı karşıya olmasının da bu politikanın bir parçası olduğuna dikkat çekti.
Yazar-Gazeteci İlham Bakır ise modern toplumda hapishanelerin tarihsel doğuşunu ve işlevini ele aldı. Hapishanelerin yalnızca suç ve ceza ilişkisi üzerinden değil, toplumu denetleme ve disipline etme amacıyla birer “laboratuvar” olarak kullanıldığını belirten Bakır, sistemin önce hapishanelerde denediği yöntemleri daha sonra tüm topluma yaydığını ifade etti. Apartman tipi yaşamdan eğitim sistemine kadar modern toplumun, hapishane mimarisiyle yeniden kurulduğunu vurgulayan Bakır, buna karşı tek çıkış yolunun örgütlü, komünal ve dayanışmacı bir toplum inşası olduğunu söyledi. Halkın gücünün silah ya da sermayede değil, örgütlülükte olduğunu kaydetti.
UPOTUDAK adına konuşan Süleyman Gürem, tecrit uygulamalarının başlı başına bir işkence biçimi olduğunu belirtti. Tecridin yalnızca cezalandırma değil, insanı özne olmaktan çıkaran, psikolojik ve fiziksel yıkıma yol açan hukuksuz bir uygulama olduğunun altını çizen Gürem, Ahmet Garan örneğiyle sınırlı olmayan bu sistemin Önder Apo üzerinde yıllardır ağırlaştırılmış biçimde sürdürüldüğünü hatırlattı. Bu durumun uluslararası sözleşmelere ve insan hakları hukukuna açıkça aykırı olduğunu ifade eden Gürem, amaçlanan şeyin toplumsal muhalefeti susturmak olduğunu vurguladı.
Panelde ayrıca Türkiye hapishanelerindeki mevcut tabloya dikkat çekildi. 400 günü aşan fiili tutukluluk sürelerinin işkenceye dönüştüğü, kadınların ve çocukların ağır koşullar altında yaşamaya zorlandığı belirtildi. Yüzlerce çocuğun anneleriyle birlikte hapishanede tutulduğu, yaklaşık 600 ağır hasta tutsağın tedavi hakkının engellendiği ve ölüme terk edildiği ifade edildi. Kuyu tipi hapishanelerle birlikte tecridin kurumsallaştırıldığı, haberleşme ve ziyaret haklarının sistematik biçimde gasp edildiği vurgulandı.
UPOTUDAK tarafından sıralanan hak ihlalleri arasında; kitap ve yayın yasakları, keyfi disiplin cezaları, tahliyeye engel uygulamalar, kadın tutsaklara yönelik çıplak arama dayatmaları ve iletişim haklarının keyfi biçimde sınırlandırılması yer aldı. Tüm bu uygulamaların insanlığa karşı suç niteliği taşıdığı belirtildi.
Panelin son bölümünde direniş ve dayanışmanın önemi öne çıktı. Mücadelenin bireysel değil kolektif olduğu vurgulanırken, Filistin direnişinden Avrupa’daki antifaşist hareketlere kadar uluslararası dayanışmanın büyütülmesi çağrısı yapıldı. Gazetecilerin, insan hakları savunucularının ve politik tutsakların hedef alındığı bu süreçte birleşik mücadelenin zorunluluğuna dikkat çekildi. Panel, işkenceye ve tecride karşı ortak bir hattın örülmesi çağrısıyla sona erdi.