GÖRÜNTÜLÜ

'Birlikte Yaşamı Şekillendirmek' konferansı devam ediyor

Bonn'da yapılan konferansta “Demokratik Bir yaşamın İnşasını Belirleyen İç ve Dış Faktörler” başlığıyla sunumlar yapıldı. Konferansa rehin tutulan Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı da mesa j gönderdi.

Barış Araştırma Derneği tarafından düzenlenen “Birlikte Yaşamı Şekillendirmek: Türkiye’de Çözüm Süreci ve Gelecek Perspektifleri” başlıklı uluslararası konferansı tartışmalarla devam ediyor.

Konferansın amacına ilişkin Mütevelli Heyeti adına Dr. Dilek Kurban bir konuşma yaptı. Dilek Kurban, şunları söyledi: “Bu gün burada bir araya gelişiminiz nedeni, Türkiye’de Kürt meselesinin demokratik, barışçıl ve adıl çözümüne duyduğumuz inanç ve kararlılıktır. Barış, geniş kitlelerin talebiyle mümkün olur. Bizler bu talebi güçlendirmek, çoğaltmak ve barışın temel bir insan hakkı olduğunu her daim hatırlatmak için buradayız. QAD’ın kurulması, tesadüf ile değil bilinçli bir tercihle de şekillendi. Kurucularının barışa olan inancı ve sorumluluk bilinci, bu derneği bu günlere taşıdı. Bu süreçte Selahattin Demirtaş’ın katkısı, vizyonu ve cesareti derneğin varlığını daha anlamlı bırakılmıştır. Kendisine hem teşekkür ediyor hem de haksız biçimde özgürlüğünden mahrum bırakılmış olmasını derin bir üzüntüyle hatırlatıyoruz. Bizler Türkiye, Avrupa ve Kürdistan'ın barış, insan hakları ve demokrasi alanında çalışan bir grup insanız. Amacımız, bu zorlu barış sürecine sivil toplum katkısını büyütmek ve çözüm iradesini güçlendirmektir.”

DEMİRTAŞ VE MIZRAKLI'DAN MESAJ

Ardından Edirne Cezaevinde rehin tutulan Selahattin Demirtaş ve Selçuklu Mızraklı’nın gönderdiği mesaj okundu. Mesajda şunlar belirtildi: “ Değerli dostlar, kıymetli katılımcılar, Her birinizi ayrı ayrı hasretle selamlıyoruz. QAD-Barış Araştırmaları Derneği'nin organizasyonunda bir araya gelerek tarihi bir süreçte son derece önemli bir konuyu, “Kürt sorununda barışçıl perspektifleri” tartışacak olmanızdan büyük mutluluk duyuyoruz. Bu konferansta ortaya koyacağınız her perspektifin adil bir barışa hizmet edeceğinden kuşkumuz yoktur. Türkiye’de yürüyen sürece ilişkin eleştiri ve kaygılarınız olabilir, bu da son derece normaldir. Bu eleştiri ve kaygılar üzerinden yapılacak tartışmalarla ortaya çıkacak fikirler, hepimizi ortak akılla hareket ederek en doğrusunu bulmaya teşvik edeceğinden, oldukça değerli olacaktır. Saygıdeğer dostlar, şunu açık yüreklilikle ifade etmek isteriz ki, bizler haksız ve hukuksuz yere yıllardır hapiste olmamıza rağmen hiçbir komplekse, öfkeye ve tahrike kapılmadan tüm gücümüzle barış çabalarını destekliyoruz, desteklemeye de devam edeceğiz. Her şeyden önce, elinde silah bulunduran tarafların karşılıklı olarak savaşı bitirme iradelerine karşı olmak ahlaken doğru olmaz. Ancak bizler süreci sadece ahlaki olarak değil, siyasi olarak da doğru olarak gördüğümüz için destekliyoruz. Elbette her biriniz gibi kaygılarımız da var ve önerilerimizle, eleştirilerimizle sürecin ilkeli, adil, kalıcı bir barışa evrilmesi için de çaba sarf ediyoruz. Şunu biliyoruz ki, Sayın Öcalan silahların bırakılmasında son derece kararlı ve nettir. Bunun yanı sıra şundan da eminiz ki, kendisi demokrasinin tüm kural ve kurumlarıyla işlemesinde de kararlı ve nettir. Bunun da ancak demokratik siyaset yoluyla sürdürülecek mücadeleyle kalıcı kazanımlara dönüşeceğinin farkındalığıyla, devletle yürüttüğü kapsamlı görüşmelerde, demokratik siyasetin önünü açmaya gayret ediyor. Bizler de bu perspektifin hayat bulması için destek oluyoruz ve barış arayışlarının ete kemiğe bürünebilmesi için çabalıyoruz. Umuyoruz ve inanıyoruz ki, yakın bir zamanda silahlar tümden devre dışı kalacak ve demokratik siyasi mücadele ve müzakere aşamasına geçilecektir. İşte asıl süreç o zaman başlayacak ve akademisyenlerden gazetecilere, kadınlardan ekolojistlere, siyasetçilerden hukukçulara, sendikalara, sivil toplum örgütlerine kadar toplumsal kesimlere pozitif barış inşa etme ve toplumsallaştırma görevi düşecektir. Barış süreçlerinin her aşaması kendi içinde zorluklar barındırmakla birlikte, asıl zorlu dönem çok yakında başlayacak olan “barışı toplumun bağrında inşa etme” dönemi olacaktır. Tam da bu noktada, konferansınızın ve tüm katılımcıların yol gösterici, ufuk açıcı fikir, öneri ve eleştirilerle barışın inşasına büyük katkı sunacağına inanıyoruz. Sürecin tüm aktörlerinin, konferansınızın sonuçlarından yararlanacağından eminiz. Bu vesileyle şimdiden hepinize teşekkür ediyoruz, konferansın organizasyonunda emeği olan herkese, QAD yönetimine şükranlarımızı sunuyoruz, başarılar diliyoruz. Özgür yarınlarda görüşebilmek dileğiyle”

'DEMOKRATİK BİR YAŞAMIN İNŞASINI BELİRLEYEN İÇ VE DIŞ FAKTÖRLER'

Konferansın ilk oturumu “Demokratik Bir yaşamın İnşasını Belirleyen İç ve Dış Faktörler” başlığıyla yapıldı. Moderatörlüğün Prof. Dr. Naif Bezwan’ın yaptığı  oturumda, Prof. Dr. Hamit Bozarslan ve DEM Milletvekili Ayşegül Doğan sunum yaptı.

Mütevelli Heyeti Üyesi Prof. Dr. Naif Bazvan yaptığı konuşmada şunları dile getirdi. “ Barış yalnızca çatışmanın yokluğu değil; aynı zamanda dönüştürücü, değiştirici ve kimi zaman özgürleştirici bir süreçtir. Yakın zamanda okuduğum bir araştırmada beş farklı bir barış tipinden söz edilir; monarşik barış, dengeli-çok aktörlü barış, federatif barış, konfederatif barış ve oligarşik barış. Bugün hakim olan küresel düzen, büyük ölçüde oligarşik bir barış biçimine dayanıyor. 19. yüzyılın sonunda Nietzche’nin yaptığı bir tamım da bu gerçeği destekler niteliktedir. Nietzche, barış “ yeni savaşların düzenleyicisi “olarak tanımlar” ve “kısa barışın uzun barıştan daha değerli olduğunu söyler”   Bu yaklaşım bize şunu hatırlatıyor: Barış dediğimiz şey durağan bir hal değil; güç ilişkilerinin, siyasal tercihlerin ve toplumsal dinamiklerin sürekli yeniden üretildiği bir süreçtir. Dolayısıyla barışı inşa ederken, onu hangi güçlerin tanımladığına, kimin çıkarına hizmet ettiğine ve toplumsal özgürleşmeye ne kadar alan açtığına dikkat etmek zorundayız” dedi.

DEM Parti Basın Sözcüsü Ayşegül  Doğan ise konferansta “ Nasıl bir barıştan söz ediyorsunuz?” sorusunu şöyle yanıtladı: “Biz DEM Parti olarak, Türkiye’nin barış ve arayışında uzun yıllara dayanan bir deneyimi temsil ediyoruz. Türkiye’nin barış arayışı sadece 2013-2015 dönemiyle sınırlı değildir. 1990’ların başından bu yana süren, hatta daha eskiye uzanan bir çabadır. Nasıl bir barıştan söz ediyoruz? Tesadüfen seçilmiş değil, bilerek ve ısrarla kullandığımız kavramlarla konuşuyoruz: Onurla bir barış, eşit, adil bir barış ve kalıcı bir barış. Bu kavramlar, sadece silahların geçici olarak susmasını değil, geri dönmeyecek bir biçimde devre dışı kalmasını hedefleyen stratejik bir dönüşümün ifadesidir. Kürt siyasi hareketinin ve bugüne kadarki tüm barış girişimlerinin ortak paydası da budur. Barışı birlikte düşünmek. Çünkü barış ile demokrasi birbirinden ayrıldığında, ortaya ne kalıcı bir çözüm ne de toplumsal bir dönüşüm çıkar. Bu nedenle demokratik çözüm, demokratik müzakere, demokratik toplum ve demokratik cumhuriyet kavramları barış anlayışımızın ayrılmaz parçasıdır.”

“Nasıl bir barıştan söz ediyoruz” sorusunu Prof. Dr. Hamit Bozarslan şöyle yanıtladı: Kürt meselesi bir terör meselesi değildir. 45 yıldır da böyle olmadı. Devletler, hükümetleri değişir koordinatlar değişir, ama Kürt meselesi bunların çok ötesinde, tarihsel bir meseledir. 19. yüzyıldan bugüne uzanan bir yol var karşımızda ve bu yol, sadece hükümetleri veya güvenlik sorunları aşan bir yol. Bir diğer nokta ise Kürt meselesi sadece akademik bir mesele ya da rastgele bir sorun değildir. Bu mesele farklı bakış açıları açısından bir fikri çatışma yaratıyor ve çözüm de ancak bu çatışmayı anlamaktan geçiyor. Tarihsel arka plandan bahsetmek gerekirse, medeniyet dediğimiz şey aslında zaman, mekan ve dile güven üzerine kuruludur. İbn Haldun bunu zaman ve mekana, George Steiner ise dile güven olarak tanımlar. Eğer bu güvenler sarsılırsa toplumun akli kapasitesi zayıflar, düşünsel melekeler yok olur. Son yıllarda Türkiye’de yaşanan da budur: Toplum daha reaktif, daha atletik bir hale gelmiş durumda. Bu nedenle, Türk meselesini tartışmak sadece geçmişi anlamak değil. Aynı zamanda akli ve düşünsel kapasitemizi yeniden inşa etmenin bir yolu. Konuyu da bir terör çerçevesine sıkıştırmak yerine, tarihsel ve kültürel bağlamıyla ele almak gerekiyor. Çünkü mesele, sadece güvenlik değil, fikri ve toplumsal bir meseledir.”