Göç, sadece coğrafi bir yer değiştirme mi, yoksa ulus-devlet sınırlarını aşan yeni siyasal kimliklerin ve küresel adalet arayışlarının doğum yeri mi? Özellikle Almanya ve İsveç örnekleri üzerinden şekillenen Kürt ve Ezidi diaspora deneyimlerini araştıran Lund Üniversitesi Hukuk Sosyolojisi Departmanı araştırmacılarından Dr. Cansu Bostan’a göre, "diaspora, geride bırakılan yer ile yaşanılan yer arasında pasif bir ara konum değil; yeni kimliklerin üretildiği aktif bir siyasal mekan."
Dr. Cansu Bostan, klasik "nostaljik ve geri dönme arzusuyla yaşayan göçmen" algısının çoktan aşıldığını belirterek, ikinci ve üçüncü kuşakların artık ev sahibi ülkelerin hukuk ve bürokrasi sistemlerini kullanarak uluslararası arenada aktif birer diplomatik ve hukuki aktöre dönüştüğünün altını çiziyor.
Öte yandan, bu transnasyonel etki alanının her zaman pürüzsüz bir zemin sunmadığını belirten araştırmacı, İsveç’in son NATO üyelik sürecinde Kürt diasporasının varlığının bir pazarlık maddesine dönüşmesini örnek gösteriyor. "Etkili olmak ile pazarlık kozu olmak arasındaki mesafe sandığımızdan çok daha kısa" diyen Cansu Bostan, ulus devletlerin jeopolitik çıkarları karşısında diasporik hakların ne denli kırılgan kalabildiğine dikkat çekiyor.
Dr. Cansu Bostan, Avrupa'da Kürtçe televizyonculuktan dijital aktivizme, Rojava deneyiminin yarattığı yeni atmosferden Ezidi kadınların IŞİD yargılamalarında uluslararası hukuktaki mücadelesine kadar birçok konuyu mücadelesini ANF'ye değerlendirdi.
‘DİASPORA YENİ KİMLİKLERİN ÜRETİLDİĞİ AKTİF BİR SİYASAL MEKAN’
Günümüzde göç olgusunu salt coğrafi bir yer değiştirme olmanın ötesinde, yeni siyasal kimliklerin ve aidiyet biçimlerinin oluştuğu bir süreç olarak değerlendirmek mümkün mü? Bu dönüşümü özellikle Kürt veya Ezidi diasporası bağlamında nasıl yorumlarsınız?
Evet, tabii ki. Göç çalışmalarının son otuz yıldaki en üretken hattı da bu tespitin üzerine kurulu. Bazı yaklaşımlar hâlâ olguyu göçün kaynağı üzerinden okuyor, ama orada da daha nüanslı bir bakış gerek. Finansal, savaş kaynaklı ya da önümüzdeki yıllarda etkisini çok daha net göreceğimiz iklim krizi bağlamlı göçlere; sömürgecilik, devlet şiddeti, sınır rejimleri, savaş ekonomileri ve küresel eşitsizlikler içinden, kesişimsel ve politik bir sorunsallaştırmayla yaklaşabilmek önemli. Göçün nedeni birden fazla siyasal alanla kesişirken, göçmenler de aynı şekilde birden fazla siyasal alana dahil oluyor. Diaspora oluşumu da bununla bağlantılı olarak okunabilir.
Bu nedenle diasporaya bakmaktansa diasporalaşma süreçlerine odaklanmayı daha verimli buluyorum. Çünkü aynı kaynak coğrafyadan aynı hedef ülkeye gelen, ortak dil, etnisite ya da inanç paylaşan grupların kendiliğinden diaspora oluşturduğunu söyleyemeyiz. Diaspora, Anderson'ın "hayali cemaat" kavramını çağrıştıracak biçimde verili bir tahayyül değil; ortak hafıza, siyasal hedefler, temsil mücadeleleri ve aidiyet pratikleri aracılığıyla kurulan bir süreç, bir proje olarak okunmalı.
Kürt diasporası bu açıdan özgün bir örnek sunuyor. Aidiyetleri, öznellikleri ve belli bir seviyede siyasi mücadeleleri ulus-devlet sınırlarıyla bölünmüş ve diasporada yeni bir ortaklık arayışına girmiş bir gruptan bahsediyoruz. Gündemler, dille kurulan ilişki ve siyasi meseleler üzerinden bu ortaklık yeniden kuruluyor. Dolayısıyla köken coğrafyada bölünmüş olanı hedef ülkede birleştiren, diasporik bir Kürdistan tahayyülü yaratan bir gündemden söz edebiliriz. Kimlik burada verili değil; birleşik bir Kürt öznelliğinin, gündeminin ve aidiyetinin müzakeresi olarak kuruluyor.
Daha kırılgan ve parçalanmış bir yerden başlayan Kürt diasporasının, Kürdistan meselesinde ortaklaşılan adımlarla neredeyse bir diplomatik aktöre dönüştüğünü görmek mümkün. Özellikle Rojava Devrimi ve deneyimiyle kazanılan uluslararası görünürlük, Kürt diasporalaşmasının Avrupa'da kurduğu yeni koalisyonlara ve dayanışma ağlarına yansıyor. 2014 sonrasında kadın özgürlüğü ve ekoloji vurgulu söylem, diasporanın Avrupa solu ve feminist hareketlerle eklemlenmesini kolaylaştırdı. Bu da diasporada müzakere edilen Kürt kimliğini ve öznelliğini yeniden besledi.
Tabii bu tablo homojen değil. Kürt diasporalaşması yalnızca köken coğrafya üzerinden değil, köken coğrafyadaki politik aktörlere yakınlık üzerinden şekilleniyor. Siyasal hat farklılıkları, KDP/PKK yörüngeleri, sınıfsal ve kuşaksal ayrımlar, farklı diaspora toplulukları yaratıyor. Köken ülkedeki egemen devletlerin ve bölge dinamiklerinin de bu alana doğrudan yansıdığını görüyoruz. Ulusötesi baskılar ve diasporayı yönetme çabaları bir yandan, ev sahibi ülkelerin güvenlikleştirici bakışı öbür yandan bu alanı sürekli çekiştiriyor.
Ezidi diasporasını ise ayrı ele almak gerek. Burada çok daha keskin ve yakın tarihli bir dönüşüm var. Diasporalaşmayı siyasi ortaklaşmalar ve ortak hedefler üzerinden okursak, Ezidi diasporik kimliğinin son on iki yıldır soykırımın tanınması ve hesap verebilirlik mücadelesi üzerinden şekillendiğini söyleyebiliriz.
Bu, tarihsel olarak Kürt kimliğiyle gerilimli bir ortaklık ilişkisi kuran bir grupta farklı kırılmalar yaratıyor. Almanya gibi Ezidi diasporasının güçlü, köklü ve kurumsallaşmış bir altyapı kurduğu yerlerde, Ezidi kimliğinin bağımsız tanınması ve bu eksende mobilizasyon daha yaygın görülüyor. İsveç gibi Ezidilerin görece daha genç bir topluluklaşmaya gittiği ülkelerde ise Kürt diasporasıyla daha paralel bir ortaklık üzerinden, ama kendi farklılığını yine de vurgulayan bir aidiyet oluşumu söz konusu. Ezidi kimliği bu akslarda yeniden üretiliyor.Soykırım sonrasında Ezidi kimliğinde başka dönüşümler ve kırılmalar da var ve bunlar en net biçimde diasporada görünür hale geliyor. Ezidilik, tarihsel olarak uğradığı zulümlerin de etkisiyle daha sert, daha kapalı ve endogamik bir topluluk olarak şekillenmişti. Bunun Avrupa'da büyüyen genç kuşakla belli bir düzeyde çatıştığını söyleyebiliriz. Soykırımın büyük ölçüde toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle karakterize olduğunu göz önünde bulundurursak, tanınma talebinden evrensel yargı yetkisi ilkesine dayanarak davaların Avrupa mahkemelerine taşınmasına kadar uzanan mücadelenin taşıyıcısı büyük ölçüde Ezidi kadın aktivistler oldu.
Bu mücadelenin farklı ülkelerdeki feminist hareketlerle kurduğu ortaklıklar da IŞİD'in esir aldığı kadınların topluluğa yeniden kabulünde belirleyici bir rol oynadı. Yani inanç temelli topluluk hukukunun diasporadaki hareketlerin etkisiyle esnetilebildiğini gördük. Bence Ezidi kimliğinde son on iki yılda gözlemlenebilecek en çarpıcı değişiklik bu.
Kısacası, evet; diaspora, geride bırakılan yer ile yaşanılan yer arasında pasif bir ara konum değila yeni kimliklerin üretildiği aktif bir siyasal mekan.
‘DİASPORA ARTIK YENİ SİYASAL ÜRETİM MEKANINA DÖNÜŞTÜ’
Kürt-Ezidi diasporasının 2000 öncesi ve 2000 sonrası dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle ikinci ve üçüncü kuşakların kimlik, aidiyet ve siyasal katılım pratiklerinde hangi değişimler öne çıkıyor?
Bu soruyu, 2000 tarihinin kendisini sorunsallaştırarak parça parça cevaplamak daha verimli olabilir. Çünkü buradaki mesele tek bir olay ya da keskin bir kırılma değil; 1995-2005 arasına yayılan bir kırılmalar kümesi.
Bunlardan biri kuşaksal. Kürt göçünün 1960'lar ve 70'lerdeki işgücü dalgası, 1980 darbesi sonrası siyasi iltica dalgası ve 1990'lardaki JİTEM şiddeti, OHAL yönetimleri ve köy boşaltmaları kaynaklı zorunlu göçü düşünülürse, 2000 civarı ikinci kuşağın kendi siyasal öznelliğini kurmaya başladığı an. 2000, bir olay tarihi olmadan önce bir kuşak tarihi.
Buna Avrupa'da değişen yurttaşlık rejimi eşlik ediyor. Örneğin Almanya'da yeni vatandaşlık yasası 1 Ocak 2000'de yürürlüğe girdi ve sınırlı biçimde de olsa doğum yeri esasını tanıdı. Bu, ikinci kuşağın siyasal katılım biçimini kökten değiştiren bir eşik. Diasporanın konumu, yalnızca dış politikaya yönelik bir baskı grubu olmaktan, iç siyasetin öznesi olmaya doğru kaydı. Oy vermek, aday olmak, parti içi siyaset yapmak, belediye meclislerinde ve federal düzeyde temsil edilmek repertuvara girdi.
Aynı yıllarda Kürdistan temelli siyasal kırılmalar da yaşandı. Abdullah Öcalan'ın 1999'da uluslararası boyutları olan bir süreç sonunda tutuklanması ve onu takiben demokratik konfederalizm paradigmasına geçiş, 2003 Irak Savaşı ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin 2005 anayasasıyla federal statü kazanmasıyla birlikte düşünüldüğünde, diasporanın kendisini ilişkilendirdiği siyasal öznenin ne olduğu yeniden şekillendi. Artık ne tekil bir siyasi tahayyülden ne de tek bir muhataptan bahsedebiliyoruz.
Avrupa'daki siyasal fırsat yapısı da değişiyordu. Türkiye'nin 1999'da Helsinki'de adaylık statüsü alması ve 2005'te müzakerelerin başlaması, Brüksel'i bir lobicilik arenasına dönüştürdü. Kürt meselesinin Avrupalılaşması bu dönemde somutlaştı ve diaspora, kendi taleplerini AB koşulluluğunun diline tercüme etmeye başladı.
Ama ters yönde işleyen bir güvenlikleştirme baskısı da doğdu. PKK'nin 2002'de AB terör örgütleri listesine alınması ve 11 Eylül sonrası artan göçmen karşıtı iklim, diaspora siyasetinin AB ülkelerinde meşru görülen repertuvarını daralttı. Bu daralma, hak temelli, hukuki ve büyük ölçüde STK'laşmış bir dile doğru bir itilme yarattı. Avrupalılaşma ile güvenlikleştirme aynı anda ve birbirine karşıt yönlerde çalıştı. Bugün gördüğümüz diaspora siyaseti, başka biçimlerde de olsa hâlâ devam eden bu iki basıncın arasında şekilleniyor.
Bir başka kırılma, Avrupa merkezli Kürtçe uydu televizyonculuğu. MED TV ve Roj TV gibi kanallar, köken ülke siyasetiyle kurulan köprüyü güçlendirerek diasporik kamusal alanı fiziksel salonlardan ekrana taşıdı. Bu, yalnızca bir araç değişimi değildi; ortaklığın nerede ve kimler arasında kurulduğunu da değiştirdi.
Ezidiler açısından ise 2000 eşiğinin kendine özgü bir anlamı var. 2000 öncesi Ezidi göçünün çok büyük oranda Bakur kaynaklı olduğunu ve en yoğun biçimde Almanya'ya aktığını söyleyebiliriz. O dönemde, büyük ölçüde Kürt diasporasının şemsiyesi altında kurumsallaşan bir topluluktan bahsediyoruz. 2000 sonrasında, özellikle 2003 Irak Savaşı’ndan ve 2014 Êzidî Soykırımı’ndan sonra gelenler ise ağırlıkla Başûrlu ve Şengalli. Topluluğun demografik ve siyasal ağırlık merkezi kaydı; bu da Ezidi kimliğinin Kürt kimliğiyle ilişkisini, biraz önce konuştuğumuz gibi, yeniden müzakereye açtı.
Eşiği bu şekilde kurunca, ikinci ve üçüncü kuşakların pratiklerinde öne çıkan değişimleri de daha net konumlandırabiliriz.
2000 öncesinde Kürt diasporası büyük ölçüde köken ülke siyaseti merkezli, geri dönüş ufkuyla mobilize olan, dernek ve federasyon temelli, parti hattı üzerinden örgütlenen bir yapıydı. Mücadelenin ana aksı ulusal kurtuluştu ve diaspora kendisini o mücadelenin bir uzantısı, bir destek hattı olarak konumlandırıyordu.
2000 sonrasında yurttaşlık, bir engel ya da asimilasyon tehdidi olmaktan çıkıp bir kaynağa dönüştü. Repertuvar; sokak eyleminden lobiciliğe, stratejik davalara, belgelemeye, akademik ve kültürel üretime doğru genişledi. Anadil, edilgen biçimde devralınan bir miras olmaktan çıkıp seçilen ve savunulan siyasal bir edim oldu; bu da Kürtçe kurslarını, üniversite kürsülerini ve yayıncılığı besledi.
Daha yakın zamanlara gelirsek, Rojava direnişi ve dijital aktivizm, kimlik mücadelesini başka hak eksenli mücadelelerle ortaklaştırdı. Belki en önemlisi, kesişimsel bir dönüş yaşandı: Toplumsal cinsiyet, LGBTİ+ mücadelesi, ırkçılık ve göçmen karşıtlığı üzerinden Avrupa'daki başka hareketlerle kurulan ortaklık, ikinci ve üçüncü kuşak için siyasal aidiyetin içeriğini doğrudan dönüştürdü.
Yine de homojen bir siyasallaşma anlatısı kurmamak gerekiyor. Aynı dönemde bir tür depolitizasyon ve yoğunlaşmış sembolik etnisite de var. Üçüncü kuşağın önemli bir kısmı için aidiyet, Newroz, müzik ve yemek üzerinden yaşanan, çok da siyasal yükümlülük içermeyen biçimlerde de şekillendi. İki dinamik aynı anda aktif.
Ezidiler için ise en net görülen şey, daha kurumsallaşmış bir diasporaya giden yol. 2014'te gelen soykırımdan hayatta kalanları karşılayan altyapıyı, 1980'lerde Bakur'dan gelmiş ailelerin Almanya'da doğmuş ikinci kuşağı destekledi. Almanca konuşan, Almanya'nın bürokrasisine ve hukuk sistemine hakim, Alman vatandaşlığı olan bir kuşak. Almanya Federal Meclisi'nin tanıma kararından evrensel yargı yetkisi ilkesine dayanan davalara uzanan süreç, bu kuşağın kurduğu köprünün ürünü. Burada ikinci kuşağın doğrudan uluslararası hukuk üreten bir aktöre dönüştüğünü bile söyleyebiliriz.
2000 sonrası, diasporanın yalnızca tabandaki mücadeleyi destekleyen bir konumdan çıkıp kendi başına bir siyasal üretim mekanına dönüştüğü dönem. İkinci ve üçüncü kuşak için aidiyet artık yalnızca geri dönülecek bir yerin özlemi değil; bulunulan yerde tanınma, temsil ve adalet talebi olarak kuruluyor.
‘DİASPORANIN KAPASİTESİ ARTSA DA OTONOM DEĞİL’
Başta Almanya olmak üzere diaspora topluluklarının yaşadıkları ülkelerde yürüttükleri siyasal ve toplumsal faaliyetlerin hem bulundukları ülkenin kamuoyunu hem de köken ülkelerindeki siyasal süreçleri etkileme kapasitesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Burada temkinli olmakta fayda var. Çünkü ilgili literatüre baktığımızda, diaspora etkisini ölçerken en sık düşülen tuzak, onu bir "lobi gücü" metaforuna sıkıştırmak. Oysa asıl bakmamız gereken, diasporanın hangi meselenin nasıl konuşulacağını belirleyebilme kapasitesi.
Köken ülkede kapalı olan siyasal kanal, diaspora üzerinden uluslararası bir aktöre taşınıp oradan köken ülkeye baskı olarak geri dönebiliyor. Kürt diasporasının AİHM davalarındaki, AB ilerleme raporlarındaki ve Avrupa Parlamentosu gündemlerindeki etki alanı tam olarak bu. Ezidi tarafında ise Almanya'daki davaların Şengal'de toplanan kanıtlarla kurduğu ilişki ve bunun IŞİD faillerinin yargılanmasına dair uluslararası normu şekillendirmesi daha güncel bir örnek. Diasporanın etkisinin, kapalı bir siyasal bağlamı açık bir hukuki alana dönüştürebilme kapasitesinden geldiğini söyleyebiliriz.
Bir başka mesele, akışın yönü. Diaspora literatürü, fikirlerin ve normların diasporadan köken ülkeye taşındığı bir model kurma eğiliminde. Kürt hareketi bağlamında bu model büyük ölçüde tersine işliyor. Kadın özgürlüğü paradigması, eşbaşkanlık, ekolojik söylem, hafıza ve belgeleme pratikleri; bunların hepsi Kürdistan'daki mücadelenin kendi içinden, kendi bedeliyle çıktı. Diaspora bunları devraldı ve Avrupa'nın siyasal diline tercüme etti. Diasporanın işlevi bir dolaşım mekanizması olarak karşımıza çıkıyor. Köken coğrafyada üretilmiş bir siyasal repertuvarı uluslararası bir alana taşıyor, oradaki kurumlarla ve hareketlerle eklemliyor, kazanılan görünürlüğü geri besliyor.
Daha güncel olarak barış süreçlerindeki role de bakabiliriz. Hem 2013-2015 yılları arasında hem de bugünkü süreçte diasporanın kamuoyu oluşturma, uluslararası gözlemcilik, arabuluculuk deneyimi aktarma ve müzakerenin uluslararası meşruiyetini kurma işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Etkisi resmi değil; çevresel, kamuoyu, uluslararası aktörler ve tabandaki meşruiyet üzerinden işliyor. Ama bu kapasitenin sınırlarını da konuşmak lazım. Çünkü tabloyu fazla iyimser kurmak yanıltıcı olur.
Bir kere, etki simetrik değil. Êzidî soykırımını tanıma mücadelesinin Alman siyasetinde nispeten geniş bir konsensüs bulabilmesinin sebeplerinden biri, meselenin Almanya'nın siyasi ajandasıyla çatışmaması ve Türkiye ile ilişkilerine bir maliyet yüklememesi. Kürt diasporasının talepleri ise doğrudan bir NATO müttefikiyle ilişkiyi test ediyor. Diasporanın etkisi, kendi örgütlenme gücünden çok, talebin hedef ülkenin jeopolitik çıkarlarıyla ne kadar uyumlu olduğuna bağlı.
İsveç'in NATO üyelik süreci bu asimetriyi en açık gördüğümüz örnek oldu. Türkiye'nin veto tehdidi, doğrudan İsveç'teki Kürt diasporasının varlığını ve faaliyetlerini pazarlık konusu haline getirdi. Sonuçta İsveç, Türkiye'nin şartları doğrultusunda kendi iç hukukunda, anayasasında ve terörle mücadele mevzuatında değişikliğe gitti; iade taleplerini yeniden değerlendirmeye açtı, silah ambargosunu gevşetti ve Kürt diasporasının faaliyetleri üzerinde daha sıkı bir denetim kurmaya başladı. Bu, diasporanın ne kadar merkezi bir aktör haline geldiğini de gösteriyor. Yaklaşık kırk yıldır İsveç siyasal alanında görece meşru bir zeminde faaliyet yürüten bir topluluk, bir NATO genişlemesinin pazarlık masasında başlı başına bir madde oldu.
Diaspora, İsveç'in iç siyasetiyle Türkiye'nin dış politikasının kesişme noktasında bir kaldıraca dönüştü. Öte yandan, aynı örnek bu kaldıracın kimin kontrolünde olduğunu da gösteriyor. Diaspora burada müzakerenin öznesi değil, konusuydu. Etkili olmak ile pazarlık kozu olmak arasındaki mesafe sandığımızdan çok daha kısa. Kendi güvencesini yıllar içinde kurduğu ev sahibi ülke, jeopolitik bir maliyetle karşılaştığı anda bu güvenceyi kendi çıkarları doğrultusunda geri alabiliyor.
Bir diğer kritik nokta, temsil sorunu. Diaspora örgütlerinin uluslararası muhataplık kazanması, onlara köken coğrafyadaki halklar adına bir temsiliyet atfedilmesine de neden olabiliyor. Oysa diasporanın öncelikleri ile Şengal'de ya da Amed'de yaşayanların öncelikleri her zaman aynı değil. Örneğin, Êzidi Soykırımı’nın tanınması, Şengal'in yeniden inşası, güvenliği, idari statüsü ve bölgedeki yeni siyasi aktörlerin Êzidilere karşı konumu meselesinden ayrı düşünüldüğünde, kendi başına bir sonuç haline gelme riski taşıyor. Nitekim Almanya, Êzidilerin hukuk mücadelesi için bir örnek alana dönüşürken, aynı dönemde Êzidi iltica başvurularının reddi ve sınır dışı kararlarıyla bu deneyimin devamlılığını görmezden gelen bir konumda duruyor.
O yüzden ben bu kapasiteyi bir güç ölçüsü olarak değil, bir gerilim olarak okumayı tercih ediyorum. Diaspora, iki siyasal alan arasında bir tercüman konumunda ve her tercüme gibi bu da hem bir imkan hem bir kayıp. Kazanılan şey, kapalı bir meselenin uluslararası hukukun ve Avrupa kamuoyunun diline girebilmesi. Riske atılan şey ise, o dile girerken meselenin hangi kısımlarının anlaşılabilir kaldığı ve hangilerinin dışarıda bırakıldığı.
Rojava örneğinde gördüğümüz gibi, Batı medyasının manşetlerine taşınan kadın savaşçı figürü ve kadın özgürlüğü söylemi Avrupa'da kapı açıyor; ama aynı söylem çoğu zaman oryantalist bir figür kuruyor ya da kendisini bir “beyaz kurtarıcı” anlatısına eklemliyor. Soykırımın tanınması hesap verebilirliği mümkün kılıyor, ama tanınma elde edildikten sonra siyasal enerjinin nereye akacağı ayrı bir mesele.
Diaspora topluluklarının etki kapasitesi gerçek ve son yirmi yılda niteliksel olarak arttı. Ama bu kapasite otonom değil; ev sahibi devletin çıkar hesabı, güvenlikleştirme rejimi ve ulusötesi müdahaleler tarafından sürekli çerçeveleniyor. Diaspora bu koşullar içinde bir aktör, üstünde değil. Belki de bu yüzden "diaspora ne kadar etkili?" diye değil, "diaspora etkili olmak için ne söylemek zorunda bırakılıyor ve bunun kendi siyasal tahayyülüne maliyeti ne?" diye sormak lazım.
‘GERİ DÖNÜŞ UFKU, YERİNİ KALICILIK İÇİNDE MÜCADELEYE BIRAKTI’
Transnasyonel vatandaşlık, dijital iletişim ağları ve sınır aşan örgütlenme biçimlerinin, diaspora kimliklerinin yeniden şekillenmesinde rolü var mıdır? Varsa nasıl bir rol oynar? Yine, bu gelişmeler klasik diaspora anlayışını hangi yönlerden dönüştürüyor?
Şimdiye kadarki çerçevede, bahsettikleriniz gibi olguların diaspora kimliğinin dışından gelip onu dönüştüren yeni etkenler olmadığını, diasporanın zaten bu tür olgularla sürekli yeniden kurulduğunu konuştuk. Yani bunlar diasporaya sonradan eklenen araçlar değil, günümüzde diasporalaşmanın bizzat malzemesi. O yüzden asıl mesele, bunların hangi klasik varsayımları geçersiz kıldığı.
Klasik diaspora modeli üç şeye yaslanıyordu: bir kayıp anavatan, bir geri dönüş ufku ve bu ikisi arasında sabit, korunması gereken bir kimlik.
Transnasyonel vatandaşlıkla yaşanan kırılma, aidiyetin toplamının sabit olmadığının anlaşılması. Klasik model sıfır toplamlı çalışıyordu; Almanya siyasetine dahil olmak, Kürt hareketine dair mücadeleden bir şey eksiltir sayılıyordu. Oysa 2000 sonrasında yurttaşlık bir kaynağa dönüştü. Alman pasaportu, kimliğin ve siyasal öznelliğin seyrelmesi anlamına gelmedi; siyasal taleplerin dile getirilebileceği bir hukuki zemin haline geldi.
Ama burada dikkatli olmak gerek, çünkü "transnasyonel vatandaşlık" kavramı fazla ferahlatıcı bir çağrışım taşıyor. Sanki artık aidiyetlerimizi serbestçe çoğaltabiliyormuşuz gibi. Literatürün en iyimser kanadı, hakların ulusal aidiyetten koparak kişiliğe ve ikamete dayanan yeni bir üyelik biçimine evrildiğini savunuyordu. Kürt ve Ezidi deneyimi bu tezin sınırlarını gösteriyor. Diaspora gerçekten de birden fazla siyasal topluluğa aynı anda üye, ama bu üyeliklerin hepsi hâlâ ulus-devlet sistemi içinde tanımlanıyor. Alman vatandaşlığı bir kaynak, evet, ama tam da ulusal bir kaynak olduğu için işe yarıyor. Yani, paradoksal olarak diasporanın transnasyonel kapasitesi, ulusal yurttaşlığın verdiği güçten besleniyor.
Ve bu kaynak güvenceli değil. İsveç örneği bunu açıkça gösterdi. Vatandaşlık geri alınabilir, koşullandırılabilir ve jeopolitik pazarlığa açık bir kaynak. Dolayısıyla transnasyonel vatandaşlık, ulus devletin diasporayı hem güçlendirdiği hem yönettiği araçları çeşitlendirdi; onu aşmadı.
Dijital ağlara gelince, uydu televizyonculuğundan zaten bahsetmiştik. Sosyal medyaya geçiş de basit bir araç değişiminden ibaret değil. Uydu televizyonu merkeziydi. Tek bir yayın merkezi, tek bir söylem, dikey bir akış. Sosyal medya bunu dağıttı ve bunun iki zıt sonucu oldu. Bir yandan katılım demokratikleşti; artık bir dernek çatısı altına girmeden, bir parti hattına yaslanmadan siyaset yapabilen bireysel aktörler var. Kobanê ve Şengal seferberliklerinin hızı bununla mümkün oldu. Öte yandan bu, epistemik merkezin de dağılması demek. Kimin adına konuştuğu belirsiz sesler çoğalıyor, temsil iddiası inceliyor ve topluluk içi hesap verebilirlik zayıflıyor.
İkinci olarak, dijital ağlar geri dönüş fikrini ontolojik olarak dönüştürdü. Klasik diaspora bir geri dönüş anlatısı tarafından şekilleniyordu. Ama günlük olarak Amed'deki kuzeniyle görüntülü konuşan, Şengal'deki kampların canlı yayınını izleyen, oradaki bir eylemi eş zamanlı takip eden bir kuşak için "orada olmamak" bambaşka bir anlam taşıyor. Kürdistan, özlenen bir geçmiş olmaktan çıkıp eş zamanlı yaşanan bir şimdiye dönüştü. Nostaljinin yerini aktif katılım aldı.
Bunun karanlık tarafı da var. Bu ağları yalnızca diaspora aktörleri kullanmıyor; aynı ağlar birer gözetim altyapısı. Bir tweet, iade talebine, bir paylaşım, terör soruşturmasına, bir profil, sınır dışı dosyasına dönüşebiliyor. Köken ülkedeki egemen devletler de bu ağlarda çok aktif, tek bir merkezden organize edilen anonim hesaplar, yaygın adıyla troll kampanyaları, dezenformasyon ve köken ülkede yaşayan aile üyeleri üzerinden kurulan baskılar. Dijital alan diasporayı özgürleştirmekten çok, yeni bir mücadele alanı açıyor ve o alanda diaspora en güçlü taraf değil.
Sınır aşan örgütlenmede ise dönüşüm, örgütlenmenin ekseninin doğrudan bir siyasal mesele üzerinden kurulması. Bir Kürt aktivistin bugün Berlin'deki bir iklim eylemiyle, Şengal'de bir feminist ağla ve Brüksel'de bir insan hakları hukuku ağıyla aynı anda temas kurabildiği bir yapıdan bahsediyoruz. Kimlik de artık önceden verili bir şey olmaktan çıkıp bu ağların kesişme noktasında beliren bir şeye dönüşüyor. Diasporadaki genç bir Ezidi aktivist hem Alman hukuk sistemine hem uluslararası ceza hukuku ağlarına hem Şengal'deki hayatta kalanların örgütlerine hem de feminist hareketlere aynı anda bağlı. Bu bağlantıların hepsi kimliğin içeriğini biraz değiştiriyor.
Dolayısıyla klasik anlayış üç yerden çatlıyor. Birincisi, anavatanın merkeziliği. Bugün diasporadaki bir Kürt için Kobanê, Şengal, Amed ve Hewlêr aynı anda ama farklı biçimlerde bağlanılan yerler. Bunun anavatan tahayyülünün yeniden inşasında doğrudan etkisi var.
İkincisi, geri dönüş ufku, yerini kalıcılık içinde mücadeleye bıraktı diyebiliriz. Yeni göç edenler haricinde güçlü bir geri dönme arzusundan bahsetmek zor; üçüncü kuşak geri dönmeyecek. Ama bu, siyasetten çekilmek değil, siyasetin nesnesinin değişmesi anlamına geliyor. Talep artık "oraya dönmek" değil, "burada tanınmak ve oradakinin hesabını sormak."
Üçüncüsü ve en önemlisi; diaspora ile köken ülke arasındaki hiyerarşinin bulanıklaşması ama tersine dönmemesi. Bu ayrımı korumak önemli. Diaspora artık pasif bir periferi değil; ama tamamıyla merkezi bir üretim alanına dönüştüğünü de söyleyemeyiz. Siyasal repertuvarın kendisi hâlâ köken coğrafyada, bedeli ödenerek üretiliyor. O nedenle dijital ağların yarattığı simetri illüzyonuna kapılmamak lazım: eş zamanlı görebiliyor olmak, eş konumda olmak demek değil.
Yani bu üç olgu diasporayı otomatik olarak daha kozmopolit ya da daha çoğulcu yapmıyor. Aynı dijital ağlar ve ulusötesi bağlar, katı ve dışlayıcı kimlikleri de besleyebiliyor; hatta yankı odaları nedeniyle köken ülkedekinden daha katı biçimlerini üretebiliyor. Teknoloji ancak bir ivme veriyor, yönü belirleyen hâlâ siyaset. Bu gelişmeler diaspora kimliğini "bir yere ait olmanın uzaktan sürdürülmesi" olmaktan çıkarıp "birden fazla siyasal alanda eş zamanlı olarak kurulması"na dönüştürüyor. Ama bu kuruluşun koşullarını diaspora belirlemiyor. O yüzden bunu bir özgürleşme hikayesi olarak değil, imkanların ve kırılganlıkların aynı anda çoğaldığı bir dönüşüm olarak okumakta fayda var.
‘DİASPORANIN KURUMSAL YAPISI TABANI OLMAYAN BİR TEMSİL AYGITINA DÖNÜŞME RİSKİ TAŞIYOR’
Önümüzdeki dönemde Kürt-Êzidî diasporasının kimlik, örgütlenme ve uluslararası görünürlük açısından nasıl bir yönelim izlemesini bekliyorsunuz? Bu alanda dikkatle takip edilmesi gerektiğini düşündüğünüz temel dinamikler nelerdir?
Ana akım diaspora çalışmalarının en zayıf tarafı, geçmişten çıkarılan eğilimleri doğrusal biçimde geleceğe uyarlayarak okuması. O yüzden bir öngörüde bulunmak yerine, sonucu belirleyecek gerilim hatlarını sıralamayı ve her birinin hangi yöne açılabileceğini tartışmayı tercih ederim. Elimden geldiğince bir izleme listesi vereyim.
İlk ve en acil olanı, Türkiye'deki güncel sürecin diaspora açısından ürettiği soru. Silahlı çatışmanın sona ermesi, diasporanın uluslararası görünürlük kaynağını ortadan kaldırır mı? Kürt meselesi Avrupa kamuoyunda büyük ölçüde bir çatışma, insan hakları ihlali ve mültecilik meselesi olarak görünürlük kazandı. Çatışmanın azalması, meselenin Avrupa gündeminden düşmesine yol açabilir. Bu bir kazanım ama aynı zamanda bir kırılganlık; çünkü diaspora siyasetinin ana kaldıracı olan "acil durum" çerçevesi ortadan kalkıyor.
Buradaki soru, diasporanın kriz siyasetinden statü, dil hakları, yerel yönetim ve anayasal tanınma gibi kurucu bir gündeme geçiş yapıp yapamayacağı. Öte yandan bu, güvenlikleştirme yüzünden yıllarca konuşulamayan taleplerin ilk kez daha rahat biçimlerde dile getirilebileceği bir alan da açıyor.
Ama bu soruyu yalnızca Bakur üzerinden kurmak, bizi baştan beri eleştirdiğimiz yere düşürür. Çünkü dört parçanın siyasal zamanlarının birbirinden en çok ayrıştığı dönemlerden birinde olduğumuzu söylemek mümkün. Bakur'da bir müzakere ve normalleşme ihtimali konuşulurken, Rojava'nın statüsü Şam'la yürüyen belirsiz bir pazarlığa ve Türkiye'nin askeri basıncına sıkışmış durumda. Başûr'da KDP-YNK gerilimi, Bağdat'la yaşanan bütçe ve petrol krizi ve yönetimin kendi meşruiyet sorunu var. Rojhilat ise Jina Amini isyanlarını takiben ve ABD/İsrail-İran savaşı sonrasında Avrupa'da yepyeni bir görünürlük kazandı, ama diasporik kurumsallaşması hâlâ görece zayıf.
Diaspora için buradaki risk açık. Buraya kadar konuştuğumuz "kaynak coğrafyada bölünmüş olanı hedef ülkede birleştirme" projesi, parçaların gündemleri bu kadar ayrıştığında en zorlu sınavını verecek. Bakur'da barışın, Rojava'da varoluşsal tehdidin ve Başûr'da iktidar krizinin aynı anda yaşandığı bir konjonktürde tek bir diasporik Kürt öznesinden bahsetmek gitgide güçleşiyor. Diaspora, bugüne kadar parçalar arası farkı ortak bir düşman ve hedef zemininde eritebiliyordu. O zemin aşınırsa, ortaklığın neyin üzerine kurulacağı gerçek bir soru haline gelir.
Türkiye merkezli çatışmasızlık, diasporik Kürdistan tahayyülünü güçlendirecek mi, yoksa parçaların kendi devlet merkezli yörüngelerine çekilmesini hızlandırarak bu tahayyülü çözecek mi? Bunu karamsar bir okuma olarak kurmuyorum; benim için izlemeye değer bir açıklık. Nitekim Rojhilat'ta farklı siyasal partilerin birlik arayışı, yeniden ortaklaşılabilecek gündemler açısından önemli bir izlek sunuyor.
İkincisi, dinamik kuşak devri ve kurumsal hafıza. Kurucu kuşak fiilen sahneden çekiliyor. Dernek ve federasyon modelinin, mesele bazlı ve daha esnek örgütlenmeye alışmış bir kuşağa devredilip devredilemeyeceği açık bir soru. Asıl mesele, kurumsal yapı ile bu yeni kuşağın siyaset yapma biçimi arasındaki bağın kopup kopmayacağı. Kopması durumunda diaspora, tabanı olmayan bir temsil aygıtına dönüşme riski taşıyor.
Üçüncüsü ve bence en belirleyici değişken, Avrupa'nın kendi siyasal iklimi. Aşırı sağın yükselişi, iltica rejiminin sertleşmesi ve göçmen karşıtı iklim, Kürt ve Êzidî diasporasını iki farklı yönden birden vuruyor. Êzidî iltica başvurularının reddedilmesi ve sınır dışı kararları bunun somut hali. Burada ilginç bir gerilim var: Diaspora, Avrupa'nın hukuk ve insan hakları rejimine yaslanarak güç kazandı ama o rejimin kendisi aşınıyor. Yani diasporanın dayandığı zemin sarsılıyor. Bu, iki farklı tepki üretebilir: Ya diaspora kendi meselesini genel bir göçmen ve ırkçılık karşıtı mücadeleyle eklemler ve kendini Avrupa iç siyasetinin öznesi olarak yeniden kurar ya da içe kapanır. Bu tercihin nasıl yapılacağı, önümüzdeki on yılın en belirleyici sorularından biri.
Başka bir açıdan, Êzidîler arasında soykırım ve uluslararası hukuk temelli tanınma mücadelesinin bir aşamayı tamamladığını ve Avrupa'da parçalı örneklerle de olsa yerleştiğini söyleyebiliriz. Almanya, İsveç, Hollanda ve Fransa aktif olarak IŞİD üyelerine soykırım davaları açıyor; başka ülkelerde de benzer girişimler var. Bundan sonrası ise daha zor, çünkü bu alandaki ivmenin oturması, adalet arayışının tamamlandığına dair bir illüzyon da yaratabilir. Şengal'in idari statüsü ve orada rekabet eden aktörler karşısında Êzidî diasporalaşmasının nasıl bir yön izleyeceği kritik.
Bir diğer konu, ulusötesi baskının kurumsallaşması. İsveç örneği bir istisna değil, bir emsal. Köken ülke devletlerinin diasporayı hedef alma repertuvarının genişlediğini ve bunun giderek daha çok ikili anlaşmaların, iade mekanizmalarının ve terörle mücadele mevzuatının içine yerleştiğini görüyoruz. Bunun tersine dönmesi için Avrupa'da güçlü bir hukuki karşı direnç gerekiyor ve bugünkü iklimde bunun kolay olmadığını söylemek gerek.
Öngörülmesi en zor olan ise siyasal enerjinin nereye akacağı sorusu. Rojava deneyiminin uluslararası koşulları değişiyor ve diasporanın son on yıldaki en güçlü mobilizasyon ekseni buydu. Yeni bir eksen belirmezse enerjinin dağılması mümkün. Ama tersi de mümkün. İklim, ekoloji ve su meselesi üzerinden kurulan yeni bir gündem, Kürt siyasal tahayyülünü Avrupa'daki en canlı hareketlerle buluşturabilir. Su politikaları, barajlar ve ekolojik yıkım, hem Kürdistan'ın dört parçasını hem de diasporayı ortaklaştırabilecek, henüz tam kullanılmamış bir zemin.
Kısacası, önümüzdeki dönemi tek bir yönelimle değil, birkaç gerilimin kesişimiyle düşünmek gerekir.