‘Aile Yılı’ gölgesinde 2025: Şiddet, yoksulluk ve direniş

Hükümetin “Aile Yılı” ilanıyla başlayan 2025, kadınlar açısından artan şiddet, derinleşen yoksulluk, cezasızlık ve hak gasplarıyla kayda geçti. Resmi söylem aileyi kutsallaştırırken, kadınların yaşam hakkı ve emeği sistematik biçimde görünmez kılındı.

2025 yılı, hükümetin “Aile Yılı” ilanıyla başladı. Resmi söylemde aile kurumunun güçlendirilmesi ve toplumun korunması ön plana çıkarıldı. Ancak yıl boyunca yaşanan gelişmeler, bu söylemin kadınların bireysel haklarını görünmez kıldığını ve kadınları hedef alan politikaların gündeme taşındığını gösterdi.

Kasım ayı itibarıyla yıl içinde 569 kadın öldürüldü, 287 kadın ise şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi. Bu tablo, “Aile Yılı” söyleminin kadınların yaşam hakkı gerçeğiyle nasıl çeliştiğini açıkça gösterdi.

KADINLAR SADECE DOĞURGANLIK ORANLARI ÇERÇEVESİNDE ELE ALINDI

“Aile Yılı” boyunca doğurganlık teşvikleri ve nüfus politikaları da gündeme geldi. Faizsiz evlilik kredileri, doğum teşvikleri ve aile destek paketleri, kadınları yalnızca doğuran ve çocuk bakımından sorumlu özneler olarak konumlandırdı. Bu politikalar çerçevesinde söz konusu destekler yürürlüğe girdi. Kadın örgütleri, bu politikaların kadınları yalnızca doğurganlık üzerinden tanımladığını; emeği ve bireysel hakları görünmez kıldığını vurguladı. TRT ve iktidara yakın medya organları “Aile Yılı”nı toplumun güçlendirilmesi olarak sunarken, kadın cinayetlerindeki artış ve kadınların hedef alınması, bu söylemin gerçeklikle çeliştiğini ortaya koydu.

6284’E RAĞMEN CEZASIZLIK SÜRDÜ

2025’te kadınların yaşam hakkını tehdit eden en temel başlıklardan biri, hukukun sistematik biçimde işletilmemesi oldu. 6284 sayılı kanun yürürlükte olmasına rağmen, koruma ve uzaklaştırma kararlarının etkin biçimde uygulanmadığı; kolluk kuvvetleri ile yargının erkek şiddeti karşısında çoğu zaman “uzlaştırıcı” bir tutum benimsediği kadın örgütlerinin raporlarında sıkça vurgulandı. Çok sayıda kadın, defalarca şikayetçi olmasına rağmen korunmadı; bazıları ise hakkında uzaklaştırma kararı bulunan erkekler tarafından öldürüldü. Bu tablo, hukukun kağıt üzerinde var olmasının kadınlar için fiili bir güvence anlamına gelmediğini açıkça ortaya koydu.

Baroların kadın hakları merkezleri ile İnsan Hakları Derneği’nin raporlarında, savcılıkların “delil yetersizliği” gerekçesiyle soruşturmaları ilerletmediği; kolluk kuvvetlerinin ise “aile birliği” söylemiyle kadınları şikayetten vazgeçirmeye çalıştığı çok sayıda örnek yer aldı. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin ardından ortaya çıkan hukuki boşluk, 2025’te daha da derinleşti. Devletin kadınları korumak yerine aileyi ve erkeği önceleyen bir pozisyona yerleşmesi, cezasızlığı yapısal bir sorun haline getirdi. Kadın örgütleri bu tabloyu, “erkek şiddetinin münferit değil, politik olduğu” tespitiyle değerlendirdi.

KADIN SİYASETÇİLERE VE GAZETECİLERE YÖNELİK SİYASİ BASKILAR DEVAM ETTİ

2025 yılı, kadınların siyasal alanda da doğrudan hedef alındığı bir yıl oldu. HDK operasyonları kapsamında 2025’te toplam 52 kişi gözaltına alındı; bunların arasında kadın siyasetçiler ve aktivistler de dahil olmak üzere en az 12 kadın bulunuyordu. CHP’li belediyelere yönelik operasyonlarda ise kadın belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri gözaltına alındı. Bu gelişmeler, kadınların siyasal temsiline yönelik sistematik baskının bir parçası olarak değerlendirildi.

Gazeteciler açısından tablo daha da ağırdı. Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği’nin (MKG) Ocak 2025 raporuna göre dört kadın gazeteci tutuklandı; ağustos ayında yayımlanan raporda ise beş kadın gazetecinin hâlâ tutuklu olduğu belirtildi. Punto24’ün verilerine göre yalnızca üç aylık bir dönemde 103 gazeteci yargılandı ve bu davaların önemli bir bölümünde kadın gazeteciler yer aldı. Kadın gazeteciler hem mesleki faaliyetleri nedeniyle hem de cinsiyetlerinden kaynaklı daha yoğun ve çok katmanlı baskılara maruz kaldı.

İnsan Hakları Derneği’nin 2025 kadın hakları raporu, cezaevlerinde kadınların maruz kaldığı hak ihlallerini ayrıntılı biçimde ortaya koydu. Raporda, kapasite aşımı nedeniyle kadınların yerde yatmak zorunda bırakıldığı; hijyen koşullarının yetersiz olduğu ve sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sorunlar yaşandığı vurgulandı. Ayrıca İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin kadın hakları açısından yarattığı hukuki boşluğun, “Aile Yılı” söylemiyle birlikte kadınların yaşam hakkını daha da kırılgan hale getirdiği belirtildi.

Raporda kadın işsizliği ve istihdamdaki eşitsizlikler de ideolojik bir çerçevede ele alındı; devletin, kadınları aile içinde konumlandıran politikalarının, kadınların kamusal alandaki varlığını sınırladığına dikkat çekildi.

NARİN İLE ROJİN KABAİŞ DAVALARI CEZASIZLIK ÖRNEĞİ OLARAK DEVAM EDİYOR

2025 yılında özellikle Kürdistan’daki bazı davalar, cezasızlık politikalarını ve devletin sistematik şiddetini gözler önüne serdi. Kamuoyunda sembolleşen kimi olaylar, cezasızlık pratiğini daha görünür hale getirdi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in 2024 yılında kaybolduktan 18 gün sonra Van Gölü kıyısında cansız bedenine ulaşılması bu örneklerin başında geldi.

Olayın soruşturma sürecinde telefon kayıtlarının aylarca incelenmemesi, dosyanın kapatılmaya çalışılması ve Meclis’te verilen araştırma önergesinin reddedilmesi, faillerin korunduğu yönündeki tartışmaları derinleştirdi. Rojin’in bedeninde iki farklı erkeğe ait DNA bulunmasına rağmen soruşturmanın ilerletilmemesi, cezasızlık kültürünü en çıplak haliyle ortaya koydu. Kamuoyu baskısı sonucu yeniden soruşturma başlatılsa da bu tablo, kadınların yaşam hakkının devlet tarafından etkin biçimde korunmadığını ve faillerin sistematik olarak kollandığını gösterdi.

Narin Güran ise Amed’in Bağlar ilçesinde 2024 yılında, sekiz yaşındayken öldürüldü. Cinayetin ardından köyde oluşan sessizlik, ataerkil baskının ve korku ikliminin bir yansıması olarak yorumlandı. Aradan bir yıl geçmesine rağmen “neden öldürüldü?” sorusunun hâlâ cevapsız kalması, devletin çocukları koruyamayan politikalarının ve cezasızlık kültürünün sürekliliğini gözler önüne serdi. Narin’in öldürülmesi, çocukların yaşam hakkını yok sayan bir düzenin en acı örneklerinden biri olarak tartışıldı. Bu olay, kadınların ve çocukların birlikte görünmez kılındığı bir sistemin ideolojik yansıması olarak ele alındı.

Her iki dosya da kadınların yaşam hakkı mücadelesini ideolojik bir çerçeveye oturttu. Aileyi kutsallaştıran söylemin, kadınların ve çocukların yaşamını koruyamadığı ölçüde içi boş bir ideolojik yapı olduğu görüldü. Devletin aileyi ve erkekleri koruma iddiası, kadınların ve çocukların yaşam hakkı söz konusu olduğunda sessizlikle karşılık buldu.

KÜRDİSTAN’DAKİ KADINLAR KATMANLI SORUNLARLA KARŞI KARŞIYA KALDI

2025 yılında Kürdistan’da yayımlanan çok sayıda rapor, kadınların birden fazla sorunla karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Amed (Diyarbakır), Mêrdin (Mardin), Êlih (Batman), Colemêrg (Hakkari), Sêrt (Siirt) ve Wan’daki (Van) İHD kadın komisyonları, baroların kadın hakları merkezleri ile Tevgera Jinên Azad’ın (TJA) raporları, kadınların hem yaşam hakkı hem de ekonomik ve siyasal özgürlükleri açısından ciddi tehditlerle karşı karşıya olduğunu gözler önüne serdi.

İHD Amed Şubesi’nin 2025 raporunda, 1 Kasım 2024 ile 1 Kasım 2025 tarihleri arasında kadınlara yönelik şiddet vakaları ayrıntılı biçimde kaydedildi. Raporda, “Kadınlar en çok baba, oğul ve evli oldukları kişiler tarafından katledildi. Kadınlar en çok boşanmak istedikleri ya da bir konuda tartıştıkları için öldürüldü. “Kimi kadın uykusunda, kimi kadın ise sadece su getirmediği için en yakınları tarafından öldürüldü” ifadelerine yer verildi. Bu tespitler, şiddetin gündelik yaşamın en sıradan anlarında dahi kadınların hayatını tehdit ettiğini açıkça gösterdi.

Mêrdîn Barosu Kadın Hakları Merkezi’nin 2025 raporunda, yılın ilk aylarında 183 kadının sistematik şiddet, istismar ve cinayetlere kurban gittiği belirtildi. Merkez Başkanı Başak Ayyıldız, bu kadınların büyük bölümünün en yakınlarındaki erkekler -eşleri, boşandıkları erkekler, nişanlıları, babaları ya da kardeşleri- tarafından öldürüldüğüne dikkat çekti. Bu veriler, aile içi şiddetin bölgedeki kadınlar için en büyük ve en yaygın tehdit olduğunu somut biçimde ortaya koydu.

Colemêrg’de İHD’nin kadın hakları raporunda, İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin ardından kadınların şiddete karşı korunmasız bırakıldığı; kadınların hem ev içi şiddetle hem de kamusal alanda ayrımcılıkla karşı karşıya kaldığı belirtildi.

Sêrt Barosu’nun açıklamalarında ise kadınların adalete erişimde yaşadığı engeller ile yargı süreçlerinde maruz kaldıkları ayrımcı tutumlar öne çıktı. 

Wan’da Wan Star Kadın Derneği’nin 2025 raporu, kadınların yoksulluk ve eşitsizlikle mücadele ettiğini somut verilerle ortaya koydu. Ankete katılan kadınların yüzde 84’ü, yaşamlarında en çok kadın-erkek eşitsizliğiyle mücadele etmek zorunda kaldıklarını ifade etti. Wan Barosu’nun 2024–2025 yıllarını kapsayan raporunda ise 21 ay içinde 2 bin 299 kadın ve çocuğun farklı suç türlerinde hedef alındığı kaydedildi. Bu veriler, bölgedeki şiddetin ulaştığı boyutu açık biçimde ortaya koydu.

Tüm bu raporların ortak noktası ise kadınların hem ekonomik bağımsızlıklarının sistematik biçimde engellendiği hem de şiddet ve ayrımcılığa karşı yeterli kamusal koruma mekanizmalarından yoksun bırakıldığı gerçeğinde birleşti.

Tüm bu tabloya rağmen Êlih’te TJA’nın, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü kapsamında düzenlediği yürüyüşte yüzlerce kadın, “Demokratik Toplumla Şiddetsiz Özgür Yaşama” şiarıyla sokaklara çıktı. TJA’nın açıklamalarında, kadınların örgütlenme hakkının sistematik biçimde engellendiği; belediyelerde kadın merkezlerinin kapatıldığı ve kadınların siyasal temsiline yönelik baskıların giderek arttığı vurgulandı.

KADIN YOKSULLUĞU YALNIZCA İŞSİZLİKTEN DEĞİL, AİLE MERKEZLİ SÖYLEMLERDEN DE KAYNAKLANIYOR

2025 yılında yayımlanan DİSK-AR raporuna göre kadınların kayıtlı ve tam zamanlı istihdam oranı yalnızca yüzde 19,7’de kalırken, erkeklerde bu oran yüzde 49,1 olarak belirlendi. Genç kadınlarda geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 48,9’a ulaştı; bu tablo, kadınların özellikle genç yaşta işgücü piyasasında çok daha kırılgan bir konumda olduğunu ortaya koydu. Aynı raporda geniş tanımlı kadın işsizliği oranı yüzde 39,4 olarak açıklandı.

TÜİK’in “2025 Hanehalkı İşgücü Araştırması” sonuçlarına göre ise dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 8 iken, geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 29,6’ya yükseldi. Bu oran kadınlarda daha yüksek seyrederken, kadınların iş bulma süresinin erkeklere kıyasla daha uzun olduğu vurgulandı.

Kadın yoksulluğu ve sosyal politika alanında yayımlanan kadın örgütleri raporları, kadınların yoksulluğunun yalnızca işsizlikten kaynaklanmadığını; aynı zamanda aile merkezli sosyal politikaların kadınları ev içine hapseden ideolojik çerçevesiyle doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koydu. Kreş ve bakım hizmetlerinin yetersizliği, kadınların tam zamanlı ve güvenceli işlere erişimini ciddi biçimde sınırlandırıyor. Bu tablo ise kadınların düşük ücretli, geçici ve sendikasız işlere yönelmek zorunda bırakılmasına yol açıyor.

GÖÇMEN VE MÜLTECİ KADINLARIN GÖRÜNMEYEN EMEĞİ İLE KORUNMAYAN HAYATLARI

Türkiye’de 2025 yılında göçmen ve mülteci kadınlar açısından tablo daha da ağırlaştı. UNHCR Türkiye’nin (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği) “Türkiye’de Mülteci Kadınlar ve Toplumsal Cinsiyet Raporu” ile Göç İzleme Derneği’nin “Göç ve Toplumsal Cinsiyet İzleme Raporu”, Suriyeli, Afgan ve Afrikalı kadınların düşük ücretli, güvencesiz ve kayıt dışı işlerde çalışmaya zorlandığını ortaya koydu. Ev içi hizmetler, tekstil atölyeleri ve tarım alanları, göçmen kadın emeğinin en yoğun biçimde sömürüldüğü alanlar olmayı sürdürdü.

Kadın örgütlerinin raporlarında ayrıca, göçmen kadınların şiddete maruz kaldıklarında adalete erişimlerinin son derece sınırlı olduğu; dil bariyeri ve hukuki statü belirsizliği nedeniyle şikayet ve koruma mekanizmalarına çoğu zaman ulaşamadıklarına dikkat çekildi.

Göçmen kadınların maruz kaldığı bu durum, sınıfsal ve cinsiyet temelli eşitsizliklerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir sömürü alanını görünür kıldı. Kadın örgütleri, göçmen kadınların yaşadığı hak ihlallerinin birer “istisna” değil, mevcut göç politikalarının bilinçli bir sonucu olduğunu vurguladı.

DEPREM, KADINLAR AÇISINDAN YALNIZCA BİR ‘DOĞAL AFET’ DEĞİL

2023 depremlerinin üzerinden geçen zamana rağmen, 2025 yılında deprem bölgesinde yaşayan kadınların sorunlarının büyük ölçüde çözümsüz kaldığı görüldü. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) “Deprem Bölgesinde İnsan Hakları İzleme Raporları” (2023-2025), İHD’nin deprem bölgesine ilişkin kadın hakları raporları ile Mor Çatı ve Kadın Koalisyonu’nun “Deprem Sonrası Kadınlar İçin Şiddet ve Güvenlik Raporları”, geçici barınma alanlarında kadınların hâlâ güvenlik, sağlık ve hijyen sorunlarıyla karşı karşıya olduğunu ortaya koydu.

Kadınlar için güvenli alanların yetersizliği, şiddet riskini artırırken; kadın örgütlerinin saha raporlarında deprem bölgesinde kadınların ücretsiz bakım emeğinin daha da arttığı, buna karşın sosyal destek ve koruma mekanizmalarının yetersiz kaldığı vurgulandı. Bu yönüyle deprem, kadınlar açısından yalnızca bir “doğal afet” değil, devletin sosyal politika eksikliklerini görünür kılan yapısal bir kriz olarak değerlendirildi.

KADINLAR 2025 YILINDA DİRENMEYE DEVAM ETTİ

2025 yılı boyunca devletin aile merkezli, muhafazakar ve baskıcı politikalarına karşı kadınların örgütlü direnişi Türkiye’nin dört bir yanında kesintisiz biçimde sürdü. “Aile Yılı” ilanıyla kadınları eve, doğurganlığa ve itaat ilişkisine hapseden söyleme karşı kadınlar; sokakta, adliyelerde, üniversitelerde ve dijital mecralarda itirazlarını yükseltti.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü başta olmak üzere yıl boyunca düzenlenen eylemler yalnızca sembolik günlerle sınırlı kalmadı; kadınlar neredeyse her kadın cinayetinin ardından adalet talebiyle alanlara çıktı. İstanbul, Ankara, İzmir, Amed, Wan, Mêrdîn ve Êlih’te yapılan eylemlerde ortak vurgu, devletin kadınları korumadığı; aksine, erkek şiddetini cezasızlık politikalarıyla yeniden ürettiği yönündeydi.

Kürt kadın hareketi açısından 2025 yılı hem baskının hem de direnişin yoğunlaştığı bir dönem oldu. Kayyım politikalarıyla kapatılan kadın kurumları, belediyelerde lağvedilen eşitlik birimleri ve kadın politikalarının tasfiye edilmesi, kadınların siyasal kazanımlarını doğrudan hedef aldı. Buna karşın TJA, baroların kadın hakları merkezleri ve yerel kadın dernekleri, “demokratik toplum” ve “özgür yaşam” vurgusuyla kadın mücadelesini siyasal bir hat olarak örmeye devam etti.

Kadınlar yalnızca şiddete karşı değil, kayyum rejimine, militarizme ve inkâr politikalarına karşı da söz söyledi. Bu direniş hattı, kadın mücadelesinin yalnızca bir “hak talebi” değil, aynı zamanda bir demokrasi mücadelesi olduğunu bir kez daha görünür kıldı.

SONUÇ OLARAK DİRENİŞ DEVAM ETTİ

2025 yılı, Türkiye’de kadınlar açısından hak kayıplarının derinleştiği, şiddetin arttığı ve devlet politikalarının kadınların yaşamını korumakta yetersiz kaldığı bir yıl olarak kayda geçti. “Aile Yılı” söylemi, kadınların yaşam hakkı, özgürlüğü ve eşitliği karşısında ideolojik bir perde işlevi gördü. Buna karşın kadınlar, Türkiyeli feminist hareket ile Kürt kadın hareketinin birikiminden güç alarak bu ideolojik kuşatmayı kabul etmedi. Sokakta, adliyede, cezaevinde ve yaşamın her alanında direnişini sürdürdü.