Elif Kaya: Kadın katliamlarının toplumda infial yaratmamasının nedeni, gizli kabuldür

Erkek-devlet ittifakının kadın kırımını görünmez kıldığını vurgulayan Elif Kaya, “Toplumda infial yaratmayan her kadın cinayetinin arkasında gizli bir kabul var. Erkeklik kültürü ve devlet mekanizması burada sıkı bir işbirliği içinde” diye konuştu.

Jineoloji Akademisi Üyesi Elif Kaya, Önder Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’ndaki tespitleri temelinde kadın kırımının tarihsel, toplumsal ve güncel boyutlarını ajansımıza anlattı.

Elif Kaya, kadın katliamlarının önemli bir bölümünün aile içinde gerçekleştiğini vurgulayarak, güvenli mekân olarak sunulan ev içinin kadınlar için büyük bir tehlike alanına dönüştüğünü belirtti. Kadın-erkek ilişkilerinin doğal diyalektikten koparak “donmuş karşıtlıklar” temelinde şekillendiğini söyleyen Elif Kaya, “Bu ilişki biçimi akışkanlığa, dönüşüme değil; yok etmeye ve tahakküme dayanıyor” diye konuştu.

Kadın cinayetlerinin temelinde kadının mülk olarak görülmesi, hegemonik erkeklik anlayışı, şiddetin meşrulaştırılması ve tarihsel-toplumsal birikimin bulunduğunu ifade eden Elif Kaya, mizojininin toplumsal yapıya yerleşmiş bir nefret biçimi olarak işlediğini dile getirdi.

Kadına yönelik her saldırının tüm kadınlara verilmiş bir gözdağı olduğunu kaydeden Elif Kaya, “Özgecan Aslan’dan İpek Er’e, Pınar Gültekin’den Medine Memi’ye kadar birçok dosyada devlet ve ataerkil sistemin elbirliğiyle nasıl koruma kalkanı oluşturduğunu gördük. Kadın kırımına karşı durmak, onurlu ve özgür yaşamdan yana olan herkesin sorumluluğudur” ifadelerini kullandı.

Jineoloji Akademisi Üyesi Elif Kaya ile söyleşimizin ilk bölümü şöyle:

Önder Apo’nun “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu”nda kadın cinayetlerinin temelinde donmuş karşıtlıklar ile diyalektik düşünce eksikliğinin bulunduğunu belirtmesini nasıl yorumluyorsunuz? Bu kavramları günümüz kadın kırımı bağlamında nasıl okumak gerekir?

Günümüzde kadın kırım bilançosu dünya savaşlarını aratmayacak düzeydedir. Bu bir bölge, halk, toplumsal kesim ile sınırlı değil, dünyanın hemen hemen her yerinde farklı biçimlerle sürdürülen bir kırım politikasıdır. Sadece BM’nin 2023 verilerine göre, bir yıl içinde 85 bin kadın ve kız çocuğu katledilmiş. Almanya gibi kendini demokratik-modern bir ülke diye lanse eden bir ülkede Almanya Federal Kriminal Polis Teşkilatı’nın verilerine göre her yıl yaklaşık 360 kadın ve kız çocuğu katlediliyor. Elbette bu, sadece kayıt altına alınabilmiş sayılardır. Buna kayıt dışı olanları eklediğimizde sayı çok daha vahim bir düzeye ulaşır.

Bu verilere göre, dünyanın her yerinde her gün kadınlar en yakınları tarafından; aynı sofrayı, aynı çatıyı paylaştığı baba- kardeş- eş- sevgili tarafından katlediliyor. Elbette bu çok büyük bir krizdir, büyük bir katliamdır ve kaynağını toplumsal-tarihsel bir arka plandan almaktadır. Bu sorun aşılmadan, katliam kültürü durdurulmadan toplumsallık, demokrasi, özgürlük adına adım atamayız.

Daha 2 Kasım günü Almanya’da Dilan Aras, aynı evi paylaştığı kocası tarafından vücuduna 40’tan fazla bıçak darbesi vurularak katledildi. “Koca” diyorum; çünkü bu insanlar eş olma statüsünde olan kişiler değil hükmetmeye, yok etmeye odaklanan kastik katil kültürün sürdürücüleridir. Bir insan nasıl öldürülmekle de kalınmaz, vücudu tanınmaz derecede parçalara ayrılır. Yıllar önce Münevver Karabulut olayını hatırlayalım; sevgili maskesinin altında saklı katil, genç kadının bedenini büyük bir soğukkanlılıkla paramparça edip, çöp kutusuna atmıştı.

KADIN ERKEK İLİŞKİLERİ DOĞAL DİYALEKTİKTEN KOPMUŞTUR

Aile içi kadın cinayetlerinin artışının temel nedeni olarak hangi toplumsal ilişki biçimi eleştiriliyor ve ‘karşıtlaşma’ kavramı bu bağlamda neyi ifade ediyor?

Burada ilginç olan, bize güvenli mekanlar olarak salık verilen aile ve ev içi ortamlarında bu katliamların gerçekleşiyor olmasıdır. Hani şöyle bir algı vardır ya; “kamusal alan kadınlar için güvenli değildir, aile-hane kadınlar için güvenlidir-sığınaktır” diye. Ne gariptir ki, kadın katliamları büyük oranda aile içinde ve daha çok kadınların yakınları tarafından gerçekleştiriliyor. İşte bu katliama sebebiyet veren şey, karşıtlaşma temelinde açığa çıkan ve tüm toplumsal ilişkilere damgasını vuran donmuş cins ilişkileridir. Akışkan-değişken ilişkilerde yaşam karşıtlaşma temelinde değil, dönüşüm temelinde gelişir. Ama kadın-erkek ilişkilerinde açığa çıkan şey dönüşüm değil, birbirini yok etmeye odaklanan bir karşıtlaşmadır.

Elbette, bu her zaman böyleydi diyemeyiz. Tarihin bir yerinde, bir müdahaleyle, bu ilişkiler doğal diyalektikten kopup karşıtlaşma yoluna girmiştir.

Karşıtlaşma ne anlama geliyor? Farklı olanın, varlığını diğerinin yokluğu üzerinden tanımlaması; birinin var ve tam olması için diğerinin eksik ya da yok olması anlamına geliyor. Bu nedenle günümüzde karşıtlık temelinde olan kadın-erkek ilişkisinde yaşamı geliştirmek ve akışkan olmak yerine şiddet, tahakküm, ölüm daha fazla ön plana çıkıyor.

MÜLKİYET İLİŞKİSİ SADİSTÇE DUYGULARLA KADINI ÖLDÜRMEYİ DOĞURUYOR

Yaşanan kadın katliamlarına neden olarak ileri sürülen gerekçelere baktığımızda donmuş, statikleşmiş ilişkilerin izini rahatlıkla görebiliriz. Kadınlar, erkeğin istemlerine boyun eğmediğinde, kendisine belirlenen sınırlar dışında bir yaşam isteminde bulunduğunda ya da kendi fikirleriyle yaşamak istediğinde erkekler tarafından katlediliyor. Erkekler pek çok kez kadınları öldürme gerekçesini “sinirlendim, kıskandım, namusuma laf getirdi, telefonda bir başkası ile görüştü, uygun giyinmedi” gibi şeylerle açıklayabiliyor. Yani kadını kendisinin bir uzantısı ve kendine ait bir mülk olarak gören, kadının kendi başına bir yaşamı ve iradesi olduğunu kabul etmeyen tutumlar nedeniyle kadınlar katledilir. Mülkiyet ilişkisi temelinde oluşan ilişkilenmeler kendisiyle birlikte nefret, aşağılama, sadistçe duygularla kadını öldürmeyi doğuruyor.

Kadın kırımı hangi tarihsel-toplumsal sürecin sonucunda ortaya çıkmış bir olgu olarak açıklanıyor? Bu süreçte ‘karşıtlaşma’ ile ‘doğanın diyalektiğinden sapma’ arasındaki ilişki nasıl kurabilirsiniz?

Elbette bunun gelişim tarihi çok eskilere dayanıyor. Günümüzdeki kadın-erkek arasındaki ilişki tarihte ilk eşitlikçi olmayan ilişki biçimidir, diyebiliriz. Bu, çok yaygın yaşanan bir durumdur. Kadına karşı duyulan bu abartılı düşmanlık, literatüre “mizojini” olarak geçer. Yani kadınların, kadın olduklarından dolayı nefret nesnesine dönüştürüldüğünü ve katliama maruz kaldığını ifade eder.

KADIN KIRIMI TÜM TOPLUMSAL SORUNLARIN DA KAYNAĞIDIR

Bu bağlamda kadın kırımı, sadece günümüzle sınırlı olmayan, dünyanın neredeyse her yerine yayılan, tarihsel-toplumsal bir arka plana dayanan bir olgudur. Aynı zamanda tüm toplumsal sorunların da kaynağıdır. Kadın-erkek arasında farklılığın birliği ve birbirini tamamlaması yerine karşıtlaşmasıyla gelişen bir sürecin sonucunda diyalektik gelişim de durur. Donan bu ilişki biçiminde karşıtlaşma, akışkan olmama ve gelişmeme durumu öne çıkar. Böylece bir birini alt etmeye, yok etmeye odaklanan ilişkiler ortaya çıkar.

Oysa doğanın diyalektiğinde farklılıklar birbirini yok etme üzerine değil, değişim ve dönüşüm sağlama temelinde yaşam bulur. İlk toplumsallaşma sürecinde insan, doğanın diyalektiğiyle uyum içerisinde hareket eder. Bu nedenle kadın-erkeğin farklılığı karşıtlaşma ve birbirini yok etme üzerinden değil, yaşamı devam ettirme üzerinden gelişir. Farklılıklarına rağmen birbirini tamamlama yanı daha fazla öne çıkar. Ne zaman ki kadın ile erkek arasında farklılık karşıtlaşmaya başladı, o zaman gücü elinde bulunduran erkek tarafından günümüze kadar varan kadın kırımı zinciri de örülmeye başlandı. Böylece doğanın diyalektiğinden ve doğadan bir sapma yaşandı. Bu bağlamda doğa ve kadın üzerindeki tahakküm, erkek merkezli olarak gelişti.

KADIN İLE ERKEK ARASINDAKİ ‘İLK YARILMA’ TARİHİN ŞEKİLLENMESİNDE BELİRLEYİCİ ROL OYNAR 

Bunun tarihsel arka planına ilişkin birkaç şey ifade etmek gerekir. Kadın-erkek arasındaki ilişkinin ilk ne zaman bozulmaya başladığı tam olarak bilinmese de, 30 bin yıl önce ana tanrıça kültürünün geliştiğini ve 12 bin yıl önce Göbeklitepe-Karahantepe’de erkeklik kültürünün hakim olduğunu arkeolojik bulgulardan biliyoruz. Urfa ve civarında yapılan arkeolojik kazılardan açığa çıkan verilere göre, bu alanlarda erkeklerin liderliğinde şekillenen inanç merkezli bir erkek kültürü var. Bu durumu Rêber Apo, “tarihte ilk yarılma” olarak tanımlıyor.

Kadın ile erkek arasındaki bu ilk ayrışma, daha sonra tarihin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynar. Kadın-erkek arasındaki bu karşıtlaşmanın ve çatışmanın izlerini daha sonra mitolojik anlatımlarda da açık bir şekilde görürüz. Öyle ki ana tanrıçanın bedeni, oğul tarafından parçalanarak yeni bir dünya yaratılır. Yani ana kültürü ve toplumsallığı katledilerek, oğlun öncülüğünde yeni bir dünya inşa edilir. Bu uygulanabilir bir düşünceye ve kültüre dönüşür. Kuşkusuz bu durum sadece mitoloji ile sınırlı değildir. Toplumsal yaşamda da kadın-erkek arasındaki ilişkiler, aynı tarzda gerilimli ve birbirini yok etme üzerinden şekillenir. Başlarken ifade ettiğim Dilan’ın bedeninin kocası tarafından parçalanması ile ana tanrıça Tiamat’ın bedenini parçalayan Marduk arasında fark yok. Sadece vahşet biraz daha artmıştır. Erkekliğin ispatı, kadınlara boyun eğdirilmesi veya kadınların yok edilmesidir. Günümüzde yaygın yaşanan kadın kırımının kaynağı, inşa edilen bu erkeklik anlayışı üzerinde yaşam bulur.

KADIN KATLİAMLARININ TOPLUMDA İNFİAL YARATMAMASININ NEDENİ GİZLİ KABULDÜR

Erkek-devlet ittifakının kadınlara yönelik şiddetin sürmesindeki rolü nasıl açıklayabilirsiniz? Bu bağlamda kadınlara yönelik şiddetin toplumsal bir mesaj niteliği taşıdığı hangi argümanlarla temellendiriliyor?

Erkek, sürekli kendini ispata ve güç olmaya zorlanırken, kadın boyun eğmeye, itaat etmeye koşullandırılır. Özne ve nesne ikilemine kapatılan kadın ve erkek ilişkileri gelişim diyalektiğinden yoksun kaldığı için şiddet içeriklidir, krizlidir. Bu nedenle erkek her zaman kendini ispatlamaya çalışır. Bunu başarmak için güç olmak, tahakküm kurmak, sözünü geçirmek zorundadır. Bunun için toplum tarafından erkeğin kadına hükmetmesi, kadını nesneleştirmesi, öldürmek dahil her tür şiddeti kullanması reva görülür. Yaşanan onca kadın katliamlarının toplumda infial yaratmamasının sebebi, dile gelmeyen bu gizli kabuldür. Hem ataerkil sistem hem devlet bu konuda sıkı bir ittifak içindedir.

Kısaca şunu da ifade edebilirim: Bir kadına yönelik şiddet sadece bir kadınla sınırlı değildir; aslında tüm kadınlara gözdağı verme hedeflidir. Bu nedenle erkek ve devlet ittifakı güçlüdür, dokunulmazdır. Özgecan Aslan, İpek Er, Pınar Gültekin, Şemse Allak, Medine Memi, Narin Güran ve daha pek çok olayda ataerkil sistem ve devletin nasıl el birliği yaptığını çok net bir şekilde gördük. Bu nedenle kadın kırımına karşı durmak, onurlu, özgür bir yaşam arayışı olan herkesin sorumluluğudur.

Yarın: Tecavüz kültürüne karşı mücadele stratejisi