Suriye’de yaklaşık 14 yıl süren iç savaşın ardından, HTŞ’ye bağlı cihatçı çetelerin Şam’da iktidarı ele geçirmesinin üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yıllık süre içerisinde Alevi ve Dürzi toplumuna yönelik katliamlar öne çıktı. Aradan geçen süreçte insan hakları ihlalleri tavan yaparken, özellikle kadınlar açısından ağır bir tablo ortaya çıktı.
Kıyı bölgelerinde geçtiğimiz mart ayında Alevilere yönelik sistematik saldırılarda binlerce kişi katledildi. Temmuz ayında ise bu kez Süveyda’da Dürzilere yönelik saldırılarda iki bine yakın kişi yaşamını yitirdi. Bir yıl önce demokrasi vaatleriyle yönetimi ele geçiren HTŞ rejimi, yıkımdan başka bir şey getirmedi.
Katliamların yaşandığı süreçte Kuzey ve Doğu Suriye’ye geçen Humuslu Alevi bir kadın olan Büşra, ‘Suriye’nin özgürleştirilmesi’ olarak adlandırılan sürecin ardından yaşananlara ilişkin ajansımıza aktarımlarda bulundu. Büşra, sahil bölgesi ve Humus’ta Alevi topluluğuna yönelik sistematik bir soykırım politikasının yürütüldüğünü dile getirdi.
Büşra, HTŞ’nin iktidarı ele geçirmesinin ardından yaşananların bir kurtuluş değil; mezhepçi terör, zorla yerinden etme ve tam bir cezasızlık rejimi üzerine kurulu yeni bir işgal süreci olduğunu vurguladı.
36 yıl boyunca Humus’ta yaşadığını belirten Büşra, Baas rejiminin ağır hatalarına, suçlarına ve ülkeyi sürüklediği yıkıma rağmen önceki dönemde asgari bir toplumsal güvenliğin bulunduğunu ifade etti. O yıllarda mezhepler arası ilişkilerin baskıcı bir dengeye dayandığını söyleyen Büşra, “Rejimin tüm hatalarına rağmen doğrudan mezhepsel hedef alma yoktu. Sünni Sünni’ydi, Dürzi Dürzi’ydi, Alevi Alevi’ydi” dedi.
Ancak bu durumun, Baas rejiminin işlediği suçları meşrulaştırmadığını özellikle vurgulayan Büşra, sivillerin seçmedikleri bir rejimin politikalarından sorumlu tutulamayacağını belirtti. Rejimin hatalarının bugün Alevi topluluğuna yönelik toplu cezalandırmanın gerekçesi haline getirilmesini reddetti.
‘SÖZDE ÖZGÜRLÜK GÜNÜ BİZİM İÇİN BİR FELAKETTİ’
Büşra, “özgürlük günü” olarak lanse edilen tarihin kendileri için bir felaketin başlangıcı olduğuna dikkat çekti. HTŞ’nin Humus’ta kontrolü ele geçirmesinin ardından kentin büyük ölçüde boşaldığına, korku ve zorla yerinden etmenin hızla yayıldığına işaret etti. Kontrolü sağlayan grupların halka evlerine dönmeleri çağrısında bulunduğunu; güvenlik, dokunulmazlık ve normal yaşama dönüş vaatlerinde bulunduklarını aktardı.
Ancak bu çağrıların kısa sürede bir tuzağa dönüştüğünü belirten Büşra, halkın evlerine dönmesinden hemen sonra mart ayında sistematik bir yıldırma sürecinin başladığını ifade etti: “Alevi topluluğuna yönelik yağma, öldürme ve kaçırmalar başladı. İnsanlara açıkça mezhepleri soruluyordu; Alevi olduğu bilinenler infaz ediliyordu.”
MEZHEPÇİ KIŞKIRTMA
Büşra’ya göre bu dönem, Suriye’de siyasi baskının yerini açık mezhepçi hedef almaya bıraktığı bir kırılma noktasıydı. Alevilere yönelik hakaret, tehdit ve doğrudan kışkırtmanın sıradanlaştığını belirten Büşra, sahil bölgesinde yaşanan kuşatma ve katliamların sistematik olduğunu söyledi.
Bu suçların ‘bireysel eylemler’ olarak tanımlanmasına tepki gösteren Büşra, “Bunlar bireysel değil, bu şekilde adlandırılmaları katletmeyi ve Suriye’deki mezheplerin yok edilmesini teşvik ediyor” dedi. Hiçbir failin yargılanmadığını, hesap sorulmadığını ve cezasızlığın yeni suçların önünü açtığını vurguladı.
‘ARAMA-TARAMA DEĞİL, YAĞMA VE KAÇIRMA’
Suriye Geçiş Hükümeti’ne bağlı güçler tarafından yürütülen sözde arama-tarama operasyonlarına da değinen Büşra, bu uygulamaların yalnızca Alevi topluluğunu hedef aldığını belirtti. Ortada silah bulunmadığını ifade eden Büşra, “Yaşananlar silah toplama değil; öldürme, kaçırma ve evlerin yağmalanmasıydı” dedi.
Humus’taki mahallesinde gençlerin gözlerinin önünde kaçırıldığını anlatan Büşra, şu soruyu yöneltti: “Eğer silahların devletin elinde toplanmasına dair bir karar varsa, neden sadece Aleviler hedef alındı?”
Birçok aşiretin hâlâ silahlı olduğunu belirten Büşra, Süveyda’ya ve Humus’a yönelik saldırıları örnek göstererek, bu grupların silahlarını koruduklarını ve saldırılarını videoya alarak paylaştıklarını ifade etti. Yaşananların özgürlük olarak adlandırılamayacağını vurgulayan Büşra, “Bu bir özgürlük değil, bu bir işgal” dedi.
Günlük ihlallerin artık hayatın parçası haline geldiğini söyleyen Büşra, yaşadığı trajedileri de paylaştı. Aylar önce kuzeninin katledildiğini ve arabasının gasp edildiğini, kız kardeşinin eşinin de katledildiğini belirtti. “Kuzenimin ve kız kardeşimin eşinin kanı için adalet istiyorum. Bu suçluları kim yargılayacak?” diye sordu.
KAÇIRILAN KADINLAR VE ‘NAMUS’ YALANI
Alevi kadınların kaçırılmasına ilişkin yayılan söylentilere de değinen Büşra, kadınların kendi istekleriyle kaçtığı yönündeki anlatıların failleri aklamak için uydurulduğunu söyledi. Alevi kadınlarının tarihsel olarak aile içinde baskı görmediğini, aksine, özgür ve güçlü bireyler olduğunu vurgulayan Büşra, bugün ‘namus’ söyleminin suçları meşrulaştırmak için bir araç olarak kullanıldığını ifade etti.
‘Suriye’nin kurtuluşu’ yıldönümü kutlamalarına da tepki gösteren Büşra, okul öğrencilerinin bu etkinliklere zorla götürüldüğünü belirterek, “Onlar sadece kendilerini özgürleştirdiler. Biz yaşananları özgürlük olarak görmüyoruz” dedi.
ORTAK MÜCADELE VE DAYANIŞMA ÇAĞRISI
Büşra, Suriye’deki tüm mezheplere, etnik kökenlere ve toplumsal bileşenlere de çağrıda bulunarak, yaşananların yalnızca Alevileri değil; Kürtleri, Arapları, Dürzileri ve tüm halkları tehdit ettiğini vurguladı. İhlallere karşı ortak bir duruş sergilenmesi gerektiğini ifade etti.
Büşra ayrıca Kürt halkına ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne teşekkür ederek, Alevi topluluğuna kapılarını açtıklarını ve güvenli alan sağladıklarını belirtti. QSD kontrolündeki bölgelere yönelme çağrısı yapan Büşra, “Burada güven ve istikrar bulduk. Çocuklarımızı ve kadınlarımızı koruyabiliyor, yaşamlarımızı güvence altına alabiliyoruz” dedi.