Bremen Üniversitesi’nde kültürlerarası eğitim ve eğitim bilimleri alanında çalışmalar yürüten araştırmacı Münevver Azizoğlu Bazan, ANF’ye verdiği röportajda kadına yönelik şiddetin nedenlerini, küresel ölçekteki benzerlik ve farklılıklarını, patriyarkanın evrensel niteliğini ve kadın mücadelesinin ortaklaşmasının önemini anlattı.
Münevver Azizoğlu Bazan, şiddeti kültüre indirgemeye çalışan oryantalist söylemlerin gerçeği perdelediğini belirterek, kadınların dünyanın her yerinde benzer yapısal mekanizmalar tarafından baskılandığını söyledi. Araştırmacı, ayrıca Küresel Güney kadın hareketlerinin kolonyal ve kapitalist şiddetle birlikte geliştirdiği politik mücadele biçimlerinin küresel feminist dayanışmaya yeni bir perspektif kazandırdığını ifade etti.
Kadına yönelik şiddeti nasıl tanımlıyorsunuz? Bu kavramın kültürden kültüre farklı algılandığını düşünüyor musunuz?
Kadına yönelik şiddet, en genel anlamıyla, bir kişinin cinsiyeti nedeniyle maruz kaldığı şiddettir. Yani kadınlar, kadın oldukları için hedef alınırlar. Bu şiddet çoğu zaman yalnızca cinsiyetle açıklanamaz; etnik kimlik, sınıf, ırksallaştırma, ulusal aidiyet ya da göçmenlik statüsü gibi başka toplumsal konumlarla da iç içedir. Tüm bu faktörler birbirine bağlıdır; ancak özünde kadına yönelik şiddet, cinsiyet temelli bir yapısal baskının ürünüdür. Bu durum dünyanın her yerinde benzer biçimlerde kök salar, ancak farklı toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullar nedeniyle farklı biçimlerde görünür. Yani şiddetin biçimi değişebilir fakat mantığı ortaktır: kadının bedeni, emeği ve yaşamı üzerinde tahakküm kurmak.
Bu nedenle kadına yönelik şiddeti “kültürel farklarla” açıklamak yanıltıcıdır. Özellikle Avrupa’da yaygın olan “Ortadoğu’da, Afrika’da ya da Arap, Afgan, Kürt toplumlarında kadına yönelik şiddet kültürden kaynaklanıyor” şeklindeki söylem, şiddeti kültüralize ederek meşrulaştırır. Bu, hem oryantalist bir bakış açısının sonucudur hem de küresel patriyarkanın üzerini örter. Hiçbir toplumun kültürü, kadına yönelik şiddeti meşrulaştıramaz. Şiddet, bir halkın ya da etnik grubun kültürel özelliği değil, küresel ölçekte yeniden üretilen ataerkil sistemin sonucudur.
Ataerkil sistem elbette her coğrafyada farklı biçimlerde işler. Avrupa’da, Afrika’da ya da Ortadoğu’da patriyarkanın aldığı biçim farklıdır; ama özü aynıdır: kadının toplumsal konumunu ikincilleştirmek, itaat ettirmek ve görünmez kılmak.
Sizce kadına yönelik şiddet küresel bir sorun olarak hangi ortak nedenlerden besleniyor?
Kadına yönelik şiddetin küresel ölçekte ortak nedenlerinden ilki ve en temeli ataerkil sistemdir. Patriyarka, farklı biçimlerde işlese de dünyanın her yerinde toplumsal yapıları şekillendirmeye devam ediyor. Örneğin Almanya’da resmi söylemlerde kadın–erkek eşitliği vurgulanırken, karar mekanizmalarında kadınların temsili hâlâ son derece düşüktür. Üniversitelerde kadın öğrencilerin sayısı yüksek olmasına rağmen, profesörlük ve yönetim gibi pozisyonlarda kadın oranının yüzde 17 civarında kalması, ataerkilliğin nasıl yapısal bir eşitsizlik ürettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum Afrika’da ya da Ortadoğu’da farklı biçimler alabilir; ancak kökeni aynıdır: kadınların sistematik olarak kamusal gücün dışına itilmesi.
İkinci temel faktör ise kapitalist ekonomik sistemdir. Kapitalizm, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştirerek kadına yönelik şiddetin maddi zeminini güçlendirir. Kadınlar hem küresel ölçekte daha düşük ücretle çalıştırılmakta hem de güvencesiz ve görünmez emek biçimlerine itilmektedir. Özellikle küresel Güney’de kadınların eğitime, istihdama ve ekonomik kaynaklara erişimi daha sınırlıdır. Ekonomik bağımsızlıktan yoksun bırakılan kadınlar, ataerkil şiddete karşı çok daha savunmasız hâle gelir.
Buna ek olarak, dinin ataerkil yorumları önemli bir etkendir. Özellikle fundamentalist ve aşırı muhafazakâr bağlamlarda, kadınların eğitime erişimi, kamusal alandaki varlığı ve bedensel özerkliği sistematik biçimde sınırlandırılmaktadır. Burada sorun, dinin patriyarkal ideolojiyle birleşmiş yorumlarıdır.
Bu faktörler tek başına işlemez; aksine birbirleriyle iç içe geçerler. Bu noktada ırkçılık ve milliyetçilik de devreye girer. Örneğin siyah kadınlar yalnızca kadın oldukları için değil, aynı zamanda ırksallaştırılmış bir kimliğe sahip oldukları için çok katmanlı şiddete maruz kalırlar. Kamusal alana erişimleri, güvenlikleri ve haklara ulaşımları beyaz kadınlara kıyasla çok daha fazla engellenir. Bu da kadına yönelik şiddetin nasıl kesişen eşitsizlikler üzerinden derinleştiğini gösterir.
Bu faktörler farklı bağlamlarda farklı biçimler alsa da, şiddeti yeniden üretme mekanizmaları ortak bir sisteme dayanır.
Peki Küresel Güney’de -ya da başka bir ifadeyle Asya, Latin Amerika, Ortadoğu, Afrika gibi yerlerde- kadına yönelik şiddetin biçimleri ve nedenleri, Küresel Kuzey olarak tabir edilen Batı Avrupa, Kuzey Amerika gibi yerlerden nasıl bir fark gösteriyor?
Kadınların şiddet deneyimleri dünya genelinde heteronormatif ataerkil sisteme dayanır; ancak Küresel Güney ile Küresel Kuzey arasında bu deneyimlerin tarihsel, politik ve yapısal bağlamı önemli farklılıklar gösterir. Bu farkı en açık biçimde, Küresel Güney feministlerinin uzun yıllardır dile getirdiği eleştiriler üzerinden görmek mümkündür.
Küresel Kuzey’de uzun süre hâkim olan yaklaşım, “hepimiz kadınız, hepimiz patriyarkal şiddete maruz kalıyoruz” anlayışına dayanıyordu. Bu yaklaşım, kadınlar arasında evrensel bir kız kardeşlik fikrini öne çıkarıyor ve kadına yönelik şiddetin patriyarkadan kaynaklanması nedeniyle tüm kadınların deneyimlerinin temelde benzer olduğu varsayımını taşıyordu. Ancak Küresel Güney’deki feministler, bu söylemin kendi gerçekliklerini görünmez kıldığını vurgulayarak buna itiraz ettiler.
Onlara göre yaşadıkları şiddet yalnızca cinsiyet temelli değildir; aynı zamanda sömürgecilik, emperyalizm, kapitalist sömürü, işgal, ırkçılık ve ulusal baskı ile iç içedir. Küresel Kuzey’deki kadınlar ağırlıklı olarak iş yaşamında eşit ücret, kariyer olanakları ve cam tavan gibi sorunlara odaklanırken, Küresel Güney’deki kadınlar aynı zamanda topraklarının işgal edilmesi, dillerinin bastırılması, kültürlerinin yok sayılması ve yaşam alanlarının kolonize edilmesiyle mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Bu nedenle onların şiddet deneyimi yalnızca patriyarkanın değil, aynı zamanda kolonyal ve emperyal sistemlerin bir sonucudur.
Küresel Güney feministleri ayrıca beyaz feminizmin ve Kuzey merkezli feminist söylemlerin de tamamen masum olmadığını vurgulamışlardır. Erkeklerle aynı düzeyde olmasa da beyaz feminist hareketin kimi zaman kolonyal güç ilişkilerini yeniden ürettiğini ve kendi deneyimini evrensel bir norm olarak dayattığını eleştirmişlerdir. Bu yüzden “hepimiz aynıyız” söylemi yerine “aynı sistemler içinde farklı şekillerde baskılanıyoruz” tezini ileri sürmüşlerdir.
Buradaki önemli nokta şudur: Küresel Güney homojen değildir. Latin Amerika (Abya Yala), Afrika, Asya ve Ortadoğu’nun her biri farklı sömürge deneyimlerinden geçmiş, farklı ulusal ve kültürel bağlamlar içinde eril şiddet biçimleri üretmiştir. Dolayısıyla söz konusu olan tek tip bir Güney değil; çok katmanlı ve tarihsel olarak özgül şiddet rejimleridir.
Ancak tüm bu farklılıklara rağmen, Küresel Güney kadın hareketleri mücadelede ortak zeminler de oluşturmuştur. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren uluslararası kadın konferansları, feminist ağlar ve transnasyonel örgütlenmeler aracılığıyla bir araya gelmişlerdir. Bu birlikteliğin temel farkı, mağduriyetten ziyade direniş, özneleşme ve kolektif örgütlenme etrafında kurulmuş olmasıdır.
Küresel Güney kadın hareketlerinin ayırt edici yönlerinden biri, kadına yönelik şiddeti hiçbir zaman yalnızca bireysel ya da sadece cinsiyet temelli bir sorun olarak ele almamış olmalarıdır. Aksine kadına yönelik şiddeti, halklarına, topraklarına, dillerine ve kültürlerine yönelik kolonyal şiddetle birlikte düşünmüşlerdir. Kadın özgürlüğünü toplumsal özgürlükten, toprak özgürlüğünden ve kültürel özgürlükten koparmamışlardır. Çünkü bu hareketlerin büyük bir bölümü zaten aynı zamanda anti-kolonyal, anti-emperyal ve toplumsal kurtuluş mücadelelerinin içerisinden doğmuştur. Bu deneyim, onların feminist mücadelelerini yalnızca cinsiyet temelli bir politikaya değil, bütünlüklü bir özgürlük perspektifine dayandırmalarını sağlamıştır.
Bu nedenle Küresel Güney’de kadına yönelik şiddetle mücadele etme biçimi de daha bütünlüklü, daha politik ve daha kolonyal eleştirel bir zemin üzerinden gelişmiştir.
Ancak öte yandan şöyle bir algı var: Kadın özgürlük mücadelesi Küresel Kuzey’den Küresel Güney’e doğru akıyor. Siz bu düşünceye katılır mısınız? Ya da başka bir şekilde sormak gerekirse Küresel Kuzey ile Küresel Güney’deki kadın hareketleri arasında nasıl bir deneyim paylaşımı var?
Kadın özgürlük mücadelesinin Küresel Kuzey’den Küresel Güney’e doğru “aktığı” yönündeki algı, bugün artık ciddi biçimde sorgulanmakta ve büyük ölçüde aşılmış durumdadır. Bu algının kırılmasında en büyük rolü bizzat Küresel Güney kadın hareketlerinin ve antikolonyal feministlerin müdahaleleri oynamıştır.
Küresel Kuzey’de uzun süre etkili olan “küresel kız kardeşlik” söylemi, görünürde bir birliktelik çağrısı yapmakla birlikte aslında içinde örtük bir hiyerarşi barındırıyordu. Bu yaklaşım, Küresel Kuzey’deki kadınları “deneyimli abla”, Küresel Güney’deki kadınları ise “yardım edilmesi gereken kız kardeşler” olarak konumlandırıyordu. Bu da bilgi, deneyim ve mücadele pratiklerinin tek yönlü aktığı bir üstünlük ilişkisini yeniden üretiyordu. Post-kolonyal feministler bu durumu haklı olarak eleştirdiler; çünkü bu söylem, Küresel Güney kadınlarının kendi tarihsel, politik ve düşünsel deneyimlerini görünmez kılıyordu.
Aynı zamanda Küresel Güney kadınları şunu da net biçimde ortaya koydular:
Onların karşılaştığı baskı yalnızca “diktatör rejimler” ya da “dinsel muhafazakârlık” ile açıklanamaz. Bu baskının arka planında küresel kapitalizm, emperyalizm ve kolonyalizm vardır. Dolayısıyla mesele sadece kültürel ya da rejimsel değil; doğrudan küresel güç ilişkileriyle bağlantılıdır.
Bu bağlamda transnasyonal feminist perspektif önemli bir kırılma yaratmıştır. Mohanty, bell hooks, Angela Davis gibi düşünürler, kadın özgürlük mücadelesinin Küresel Güney’in perspektifinden yeniden düşünülmesi gerektiğini savunmuşlardır. Kendilerini de bu eleştirinin dışında tutmamış; akademideki, dildeki ve bilgi üretimindeki ayrıcalıklı konumlarını sorgulamışlardır. Onların önerdiği şey, “yardım eden” bir feminizm olmamıştır; beraber düşünen, beraber öğrenen ve güç ilişkilerini ifşa eden bir feminist dayanışmadır.
Bugün Kürt kadın hareketinin, Abya Yala’daki yerli kadın hareketlerinin ya da Afrika’daki feminist mücadelelerin ortaya koyduğu deneyimler de bu yaklaşımı somutlamaktadır. Bu hareketler, Küresel Kuzey’e “bize yol gösterin” demek yerine şunu söylüyorlar:
Gelip bizimle yan yana durun. Nasıl ortak bir mücadele hattı kurabileceğimizi birlikte tartışalım. Kapitalizme, kolonyal şiddete ve bu şiddetten beslenen ataerkil sisteme birlikte karşı çıkalım.
Dolayısıyla bugün esas olan karşılıklı, eleştirel ve eşitlikçi bir deneyim paylaşımıdır. Kadın özgürlük mücadelesi bir merkezden çevreye yayılan bir hareket değil; farklı coğrafyalardan beslenen, çok merkezli ve karşılıklı öğrenmeye dayalı bir mücadele alanıdır.
Kadına yönelik şiddetle mücadelede başarılı olmuş bir kadın hareketi örneği verebilir misiniz? Ya da örnek alınması gerektiğini düşündüğünüz bir kadın hareketi var mıdır?
Öncelikle şunu vurgulamak gerekir: Kadına yönelik şiddetle mücadelede tek bir hareketin ya da tek bir coğrafyanın “nihai bir zafer” kazanması, mevcut küresel sistem koşullarında mümkün görünmemektedir. Çünkü bu şiddet patriyarkal, kapitalist ve devlet merkezli bir dünya düzeninden beslenmektedir. Dolayısıyla verilecek mücadele de zorunlu olarak küresel, kolektif ve yapısal olmak zorundadır.
Bu nedenle benim açımdan mesele sadece “başarılı bir hareket örneği” vermek olmamalıdır; aynı zamanda mücadelenin nasıl bir zeminde örgütlenmesi gerektiğini vurgulamaktır. Devlet dışı feminist hareketlerin bir araya gelmesi, transnasyonel ağlar oluşturması, deneyim ve bilgi paylaşımını güçlendirmesi son derece önemlidir. Ancak bu da tek başına yeterli değildir. Çünkü yalnızca alternatif alanlarda bir araya gelmek, patriyarkal şiddetin kurumsallaştığı yapıları dönüştürmeden kalıcı bir sonuç üretmez.
Asıl mesele, iktidar ilişkilerinin dönüştürülmesidir. Patriyarka, devletin, hukukun, polisin, yargının ve tüm kamusal kurumların içine işlemiş bir iktidar biçimidir. İstanbul Sözleşmesi örneğinde ya da Birleşmiş Milletler’in düzenlediği kadın konferanslarında da gördüğümüz gibi, eğer devlet yapılarında, karar mekanizmalarında ve güvenlik politikalarında köklü bir dönüşüm yaşanmazsa, bazı sözleşmelerle ya da konferans deneyimleriyle, sadece sivil kadın örgütlerinin çabasıyla feminist kazanımların korunması mümkün değildir. Ev içindeki şiddet ile kadınların kamusal alanda karşılaştıkları şiddet arasında doğrudan bir ilişki ve süreklilik vardır; bu süreklilik, devletin erkek şiddetine karşı aldığı (ya da almadığı) tutumla yakından ilişkilidir.
Buna rağmen bugün dünyada güçlü ve dönüştürücü feminist hareketler vardır ve bunlar umut vericidir. Ni Una Menos hareketi, Latin Amerika’da kadın cinayetlerine karşı gelişen en güçlü toplumsal mobilizasyonlardan biri olmuş, hem hukuki düzenlemeler üzerinde baskı kurmuş hem de toplumsal duyarlılığı kökten dönüştürmüştür. #MeToo hareketi, küresel ölçekte cinsel şiddetin görünür kılınmasında bir kırılma yaratmış, suskunluk rejimini sarsmıştır. Jin Jiyan Azadî hareketi ise kadın özgürlüğünü doğrudan siyasal ve toplumsal dönüşümle ilişkilendirerek kadın mücadelesini bir özgürlük paradigmasına dönüştürmüştür.
Bu hareketlerin ortak noktası şudur: Kadına yönelik şiddeti patriyarkal devlet yapısının ürettiği sistematik bir şiddet biçimi olarak teşhir etmeleridir. Çünkü bugün dünyanın her yerinde, ve en “ilerlemiş” denen ülkelerinde de kadınlar öldürülebiliyorsa, bu erkeklerin kendilerini devlet tarafından korunduğunu bilmesinin sonucudur. Erkekler cezasızlık kültüründen güç alıyor, yargı sisteminden cesaret buluyor ve kadınlara karşı işledikleri suçlarda sistematik biçimde kollanıyorlar.
Bugün dünyada her on dakikada bir kadının öldürülmesi, sıradan bir suç dalgası olarak açıklanamaz; bu, küresel ölçekte işleyen örgütlü bir patriyarkal şiddet rejimidir. Bu kadar süreklilik, bu kadar görünürlük ve bu kadar cezasızlık devletten bağımsız düşünülemez. Bu anlamda benim için “başarı”, yalnızca belirli kazanımlar elde etmek değil; bu yapıyı sorgulayan, ifşa eden, dönüştürmeyi hedefleyen feminist hareketlerin varlığıdır. Ve bu mücadele, ancak küresel, kolektif ve sistem karşıtı bir zeminde sürdürülebilir hâle gelebilir.
Kadına yönelik şiddet bir yandan sürerken, öte yandan kadınların amansız bir mücadelesi de söz konusu. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü de yaklaşıyor. Bir kadın olarak ve kadın mücadelesinde yer almış biri olarak bugün dolayısıyla neler söylemek istersiniz?
25 Kasım’a doğru dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi benim yaşadığım yerde de hazırlıklar ve feminist eylemler sürüyor. Bu süreçte öne çıkan en güçlü duygu öfke. Bu öfke, bireysel bir duyguya indirgenemez; kolektif bir bilinç hâlidir. Çünkü gerçekler çok ağır: Resmi verilerde her on dakikada bir kadının öldürüldüğü söyleniyor. Ancak bu sadece görünür olan kısım. Kayıt altına alınmayan, gizlenen, normalleştirilen vakalar düşünüldüğünde bu sayıların çok daha yüksek olduğunu biliyoruz. Bazı bağımsız örgütlerin üç dakikada bir kadın öldürüldüğüne dair verileri de zaten bu korkunç tabloyu ortaya koyuyor.
Ancak bu öfke bir araya getirmeye hizmet etmeli. Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, parçalı olmayan, örgütlü bir feminist karşı duruştur. Kadına yönelik şiddete karşı mücadele yalnızca sembolik günlerde verilen bir tepkiyle sınırlı kalamaz. Bu sadece 25 Kasım’da ya da 8 Mart’ta sokağa çıkmakla bitmeyecek bir meseledir. Aksine bu mücadele, gündelik hayatın her alanında sürdürülen, uzun soluklu ve ortak bir politik hattı gerektirir.
Ben bunu üç temel düzlemde görüyorum:
Birincisi, kadınlar arasında güçlü ve sürekli bir dayanışma ağının kurulması.
İkincisi, ataerkil şiddetin yalnızca bireysel değil, yapısal bir sorun olduğunun toplumsal hafızaya yerleştirilmesi.
Üçüncüsü ise bu mücadelenin, devlet politikalarını, hukuk sistemini ve kurumları dönüştürmeye yönelik bir siyasi hedefle yürütülmesidir.
Sadece benim yaşadığım Bremen ve çevresinde son aylarda dört-beş kadının ve iki de çocuğun katledilmiş olması, Avrupa’nın merkezinde dahi kadınların nasıl sistematik bir tehdit altında yaşadığını gösteriyor. Kendimizi “güvenli” saydığımız, “ilerlemiş” olarak tanımlanan toplumlarda bile kadınlar her gün şiddete maruz bırakılıyor ve öldürülüyor. Bu, kadınların yaşamının ne kadar değersizleştirildiğinin ve erkek şiddetinin ne kadar kurumsal olarak tolere edildiğinin açık bir göstergesidir.
Bu röportajı 25 Kasım ve 8 Mart etkinliklerinde kullanılan feminist bir sanat aksiyonundan bahsederek bitirmek istiyorum: “Hilos”, yani “dokumak” metaforu, birçok kadın ve feminist platformun ortak bir sembolüdür. Kürt kadın hareketinin inisiyatifinde kurulan Network Women Weaving the Future da bu metaforu, kadınları birbirine bağlayan politik ve duygusal bir ağ olarak kullanır. Bu bağlamda Meksika’dan HILOS adlı feminist sanat kolektifini anmak istiyorum. HILOS, dokumayı ve tekstili bir estetik alanın ötesine taşıyarak onu politik bir direniş biçimi hâline getiriyor. Kadın cinayetlerini, zorla kaybetmeleri ve yapısal şiddeti kırmızı ipliklerden örülen ağlarla ve “Sangre de mi Sangre” (kanımın kanı) sloganıyla görünür kılıyorlar.
Kürt Kadın Hareketi'nin “Sizin savaşınız, bizim kanımız” sloganı da kıtalar arası direniş biçimlerinin benzer pratiklerini göstermesi açısından önemlidir. Bu kırmızı ağ, aynı anda hem akıtılan kanı, hem birbirine dolanan yaşamları hem de kadınlar arasındaki kolektif gücü temsil ediyor. Çünkü biz biliyoruz ki kadın özgürlük mücadelesi, kolektif, birbirine bağlanan, örülen ve güçlenen kadınların ve örgütlerinin mücadelesidir.