Gençlik yıllarından itibaren Kürt özgürlük mücadelesinin birçok alanında yer alan Sebahat Tuncel, Kürt halkı ve siyaseti açısından önemli bir yerde duruyor.
90’lı yıllarda HADEP’te gençlik kollarında başladığı Kürt özgürlük mücadelesinde; kadın hareketinde, milletvekili olarak Meclis’te, cezaevlerinde ve bugün TJA’da (Özgür Kadın Hareketi) çalışmalarını sürdüren Sebahat Tuncel, kendi yüzleşmesine dair şunu söylüyor: “90’lı yıllar benim için bir dönüşüm süreci oldu. Aynı zamanda bir sorgulama süreciydi de. Etnik olarak kendi kimliğine yabancılaşma hali, bende doğal olarak bir sorgulamaya yol açtı.” Sebahat Tuncel, kendi hayatını anlatırken Kürdistan özgürlük mücadelesi ile tanışmasıyla birlikte ulus bilinciyle tanıştığını ve sosyalist kimliğinin Kürt kimliğiyle birleştiğini belirtiyor.
Sebahat Tuncel ile mücadele tarihini, yaşadıklarını ve Kürdistan özgürlük mücadelesi sürecinde edindiği deneyimlerini konuştuk.
‘VARLIĞI OLMAYANIN ÖZGÜRLÜĞÜ OLMAZ’
Önderliğin ‘Adı bile anılmamış bir halkın yurtseverliğini yaptık ve Kürt realitesi tanınmıştır” sözü sizin için ne ifade ediyor?
Aslında çok önemli bir nokta bu; 27 Şubat çağrısının bence en önemli maddelerinden biridir. PKK’nin kendini feshetmesine dair değerlendirmelerde, durumu iki maddeyle ifade edebiliriz. Birincisi, inkar, imha ve asimilasyon politikalarının tüm Kürtlerin isyanına yol açtığı tespiti. Kürtler kendiliğinden isyan etmemiş; varlıkları ve kendileri yok sayıldığı için böylesi bir sürece başvurmuş.
İkincisi ise Kürt sorununun çözümüne dair değerlendirmedir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı perspektifinden ve reel sosyalizmden etkilenerek, ulus-devlet kurma tarzında yorumlandığı ifade ediliyor. Çözüm olarak ise ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ olarak ifade edilen bildirgenin kendisi, bir program olarak tanımlanıyor. O programın en önemli etkenlerinden biri Kürt kimliğinin tanınması. Bu çok önemli bir konu. Zaten savaş ve çatışmanın ortaya çıkış nedeni Kürt varlığının inkarıysa çözümü de bu inkar siyasetine son vermektir.
Manifestoda sizin de bahsettiğiniz konu derinlemesine ele alınıyor. Bir halk olmaktan çıkarılmış, toplumsal ve siyasal bir varlık olmaktan çıkarılmış Kürt halkının yeniden toplumsal bir varlık olarak kendini tanıması, kendi küllerinden yeniden doğması ve özgürlüğünü sağlama konusunda yeni bir aşamaya geçmesi çok önemli ve kıymetlidir. Çünkü varlığı olmayanın özgürlüğü olmaz.
Bence en temel tespitlerden biri bu. Türk devletinin yüz yıllık siyasetini belirleyen şey de bu. Kürtlerin varlığını yok saymak. Dikkat ederseniz halen ‘Kürt varlığı’ demiyor, ‘Kürt kökenli’ diye tanımlıyor; çünkü Kürtlerin varlığını tanımak, onların hak ve özgürlüklerini de tanımak demek. Bu inkar siyasetinin ortadan kalkması, demokratik ve barışçıl çözüm açısından, Kürt sorununun savaş ve çatışma döneminden çıkması açısından önemlidir. Ama bir yandan da Kürt halkının kendisi açısından çok önemli bir nokta.
Kürt halkı, varlık olarak kendini ispatlamış bir toplumsal gerçekliktir. Bedelleri ağır oldu, ama artık bütün dünya Kürt halkının varlığını siyaseten kabul ediyor. Zaten kültürel olarak vardı. Bir halka ‘yok’ demekle o halk yok olmuyor. Oysa bu coğrafyada, Mezopotamya’da binlerce yıllık kadim bir halkın yok edilmeye çalışılması; dilinin, kimliğinin ve kültürünün yok sayılması en büyük insanlık suçudur. Barış ve demokratik toplum süreci, bu insanlık suçuna son vererek yeni bir başlangıç yapmak anlamına da geliyor, diye düşünüyorum.
‘90’LI YILLAR BİR DÖNÜŞÜM SÜRECİ OLDU’
Kürt Özgürlük Hareketi’nin ismini ilk olarak nasıl duydunuz, mücadeleye nasıl başladınız?
Ben sosyalist bir ailede doğdum. Kürt, Alevi ve sosyalist bir aile yapısı içerisinde büyüdüm; ancak güçlü bir Kürtlük bilinci yoktu. Ailemin sosyalist kimliği ön plandaydı. Halam, 90’lı yıllarda mücadeleye katıldı. İlk üniversiteye gittiği süreçteydi. O dönemde aynı evde kalıyorduk; o lise son sınıftaydı, ben ise abimle birlikte ortaokuldaydım. Üniversiteyi kazandıktan sonra yaz tatillerinde eve geldiğinde PKK’den, Kürt gerçekliğinden ve Kürt kimliğinden bahsederdi.
Daha sonra mücadeleye katıldı ve çok kısa bir süre içinde şehit düştü. Onun hem benim üzerimde hem de bütün aile üzerinde bir etkisi oldu. Ailede, kültürel olarak bir Kürtlük yaşanıyordu ama siyasal olarak ne Alevilik ne de Kürtlük tam anlamıyla yaşanan bir gerçeklikti.
‘BABAANEM KÜRTÇE KONUŞTUĞUNDA ANNEME, YABANCI DİLLE KONUŞUYOR DİYORDUM’
Babam uzun yıllar Almanya’da kaldığı için biz dedemlerde, annemin köyü Sivas Gürün’de kaldık. O dönemde hep Türkçe konuşuluyordu. Babam gelip köyümüze gittiğimizde, babaannemle diyalog kurmakta zorlanırdım. Annem ‘Git babaannenden bir şey iste’ derdi; ben ise ‘O yabancı konuşuyor’ diyordum. Ama daha sonra farkına vardım ki mücadele içerisinde kendi gerçeğine yabancılaşan benim. Babaannem yabancı konuşmuyordu, ben yabancılaşmıştım.
90’lı yıllarla birlikte bu fark ediş, sorgulama ve biraz daha okuma sürecini beraberinde getirdi. Zaten sosyalist bilinç olduğu için çok kitap okuyordum. İlkokuldan itibaren sistemi sorgulayan bir yerdeydim. Ama o dönemle birlikte Kürtlük bilincini de sorgulamaya başladım. Ne oluyor, neden Kürt halkı bu sorunları yaşıyor gibi bir sorgulama süreci de başlamış oldu benim açımdan.
Üniversiteyi bitirdikten sonra da İstanbul Esenler’de HADEP’te mahalle komisyonunda çalışmalara başladım. O dönemde benim açımdan yaşanan dönüşümler ilginçti. Henüz 20’li yaşlarda, gençlik çalışmalarında yer almak istiyordum; ama kadın çalışmalarında da ihtiyaç vardı. O süreçte de başkanın kadın çözümlemelerini okumaya başlamıştım ve kadın bilincim derinleşmişti.
Temas ettikçe, kendi cins kimliğine de yabancılaştığın gerçeğiyle karşılaşıyorsun. Mücadele içinde temas ettikçe, değdikçe dönüşüm de başlıyor; sorgulamayı da başlatıyorsun. Bu bir arayış da aslında. Sonuçta sosyalist bir perspektife ve bir bilince sahip olmak, hep daha iyiyi yaşamayı ve sorgulamayı beraberinde getiriyor. Ancak onunla birlikte karşılaştığın zorlanmalar, seni yeniden kendi gerçeğinle buluşmaya itiyor.
‘90’LI YILLARI YENİDEN DEĞERLENDİRMEK GEREKİYOR’
Kürt hareketinin en bilinmeyen kuşaklarından biri olarak 90 kuşağında neler yaşandı?
O kuşağı yeniden değerlendirmek gerekiyor. Bazen düşünüyorum da bizim kuşak, bir yandan asimilasyonu derinden yaşamış bir kuşaktı aslında. Devletin baskı, zor, zulüm politikası, 12 Eylül faşizminin yaşandığı bir sürecin ardından Türkiye sosyalist hareketinin zayıfladığı, Kürt hareketinin ise 90’lı yıllarda filizlendiği bir dönemdi. Hepsi iç içe geçiyor.
Bir yandan devletin baskı ve zor politikalarının yarattığı siyasal ve psikolojik bir atmosfer vardı; bir de Alevi toplumundan geliyor olmanın da yarattığı bir şey vardı. Maraş yaşanmış, Çorum yaşanmış. İnançsal olarak da tehlike ve tehdit algısı var. Etnik olarak tehlike ve tehdit algısı var. Böylesi bir süreçti. Sosyalist hareket açısından çalkantılı, zayıf ve daha kendine gelememiş bir süreçken, Kürt hareketi açısından mücadelenin en genişlediği, gerillaya yoğun katılımların olduğu, mücadelenin çok yükseldiği bir süreçti. Bunun tabii legal siyasete de yansımaları oldu.
Özellikle kadın özgürlüğü açısından 90’lı yılların ayrı ele alınması gerekiyor. Toplumsal yaşamın dışına itilmiş, eve kapatılmış, feodal ilişkiler içerisine hapsedilmiş kadının özgürlük mücadelesine güçlü katılması, gerillaya katılması, zindanlarda direnişe dahil olması, cezaevleri önündeki direnişin öncüleri olması o dönemin belirgin özelliklerindendi.
Kürtlere dayatılan inkar, imha ve asimilasyon politikalarına karşı bir direniş ve mücadele söz konusuydu. O mücadelenin yarattığı bir heyecan ve çoşku vardı. Aslında yükselen güçlü bir ulusal talep vardı. Bununla birlikte, yavaş yavaş gelişen bir kadın bilincinin ortaya çıktığı bir süreçten söz etmek gerekir. Çoğu da gençlik üzerinden gelişti. O zaman gençliğin dinamizmi ve katılımı çok güçlüydü.
Kürdistan toplumunda Kürt halkının özgürlüğüne ulaşma hedefi, başka bir heyecan, başka bir toplumsal gerçeklik yaratmış durumdaydı. Kitlesel olarak halkın dahil olduğu bir gelişmeydi. O açıdan önemli bir şey diye düşünüyorum. O kuşakta ulusal bilincin zirve yaptığı bir süreçten bahsediyoruz.
‘KADINLAR 90’LARA KADAR DEVRİMCİ MÜCADELEDE YOLDAŞ AMA EVDE KADINDILAR’
90’lı yıllarda kadın hareketinin büyümesi Kürt hareketini nasıl etkiledi?
90’lı yıllarda mücadele yükselirken kadınların katılımı da oldukça artmıştı. Bu noktada Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın rolü çok belirleyiciydi. Kadın özgürlük bilincini, Kürt halkının özgürlük sorunlarıyla birlikte ele alması;kadınların özgürlük sorunlarını bu mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmesi ve ‘Kadın özgür olmadan toplum özgür olmaz’ şiarıyla kadınlara merkezi yerlerde görev vermesi, bu sürecin temel dinamiklerinden biri oldu.
O dönem, gerilla sahasında kadın ordulaşmasına denk gelirken; legal ve demokratik sahada da çocuklarının mücadeleye katılmasıyla birlikte kadınlara biçilen geleneksel rolün dışında başka bir rolün biçilmesi, özgürlük iddiasına sahip çıkacak, bir halkın özgürlüğü ve kurtuluşu için mücadele edecek kadın modeli başka bir durum yarattı. Kadınlar mücadeleye çok yoğun katıldı.
O dönemde esas harekete geçiren, cins bilincinin yoğunluğundan ziyade Kürt halkının özgürlük mücadelesiydi. Ancak kadınlar bu mücadele içerisinde erkeklerle birlikte çalıştıkça, kadın olmaktan kaynaklı yaşadıkları sorunları gördüler. Partide, kurumlarda erkeklerle yoldaş olan kadınlar, eve döndüklerinde ise geleneksel kadın rollerine bürünmek zorunda kalıyordu. Bu da bir süre sonra çatışmaya neden oldu. Kadın özgürlüğü sadece partide, kamusal alanda ya da çalıştığı yerde, yoldaş olduğunda değil; evde de bir ilkesel yaşam, yurtseverlik ölçüsü olarak tanımlandı.
Yurtsever olan kadınların özgürlük çizgisine sahip olması; kadına yönelik ayrımcılığa, ötekileştirici ve aşağılayıcı her türlü söz ve davranışa karşı tavır alması gerekiyordu. Bu anlayış da kadın örgütlenmesiyle birlikte gelişti. Mesela HADEP’e kadar çalışmalar daha çok komisyon tarzındaydı ve kadınların çok katılımı yoktu. HADEP’le birlikte ‘kollaşma’ süreci başladı. Bunu hem kadın bilincinin güçlenmesi hem de toplumsal olarak yurtseverlik ölçüsüne dönüşmesi açısından çok önemli bir süreç olarak tanımlıyorum.
Zaten ondan sonra kota sistemini uyguladık. Önce yüzde 25 kadın kotası uygulandı; özgün ve özerk örgütlenme esas alındı. DEHAP döneminde bu oran yüzde 35’e çıkarıldı. DTP ile birlikte yüzde 40 eşit temsil ve eş başkanlık sistemi benimsendi. HDP ile ise hem eş başkanlık hem eşit temsil hem de fermuar sistemi hayata geçirildi. Bunun gelişiminde sayın Öcalan’ın kadın özgürlük perspektifinin büyük bir etkisi var. Bu perspektif, erkeklerin değişim dönüşümünde önemli bir rol oynarken, aynı zamanda kadın mücadelesinin emeğinin de görünür olmasını sağladı.
Kadınlar bu fikri benimsediler ve kadın özgürlük çizgisinin gelişmesi, kadınların örgütlenmesi konusunda çok yoğun çaba harcadılar. HADEP sürecinde kadın komisyonlarımız, gençlik komisyonları vardı; anneler de vardı. Sadece ‘anne’ değildi onlar, aynı zamanda gerçekten bu mücadelenin öznesiydiler. Çok yoğun bir kadın katılımı vardı. O kadınlar orada bilinçlendi, kadın özgürlük perspektifini edindi ve bunu çocuklarına, ailelerine, komşularına; ilişki içinde oldukları tüm kesimlere bir ölçü olarak dayattı.
‘KÜRT ANNELER SADECE ANNE DEĞİL AYNI ZAMANDA YOLDAŞLARDI’
Kürt annelerinin mücadelesi de dünyada örneği olmayan bir mücadele. Kürt annelerinin mücadelesi nasıl başladı?
Anneler ve kadınların katılımı yoğundu. Gençler ise dediğim gibi, başka mücadele alanları seçiyordu. Buralarda kalanlar daha çok kadınlardı. Tutsak aileleri, gerilla aileleri ya da asıl bizim politik kitlemizin bir kısmı -batı için söylüyorum- Kürdistan’da savaş ve çatışmalar nedeniyle batıya göç etmek zorunda kalan bir toplumsal kesim vardı. Devletin yürüttüğü inkar, imha ve asimilasyon politikasının çok boyutu vardı. Dört bin köy yakıldı bu ülkede. İnsanlara koruculuk dayatıldı Kürtlerin çoğunluğu bu dayatmayı reddederek zorunlu göçü göze aldı. Bugün metropollerde bu kadar çok Kürdistanlının yaşamasının temel nedenlerinden biri de bu.
Dört bin köy boşaltı; bu köylerde yaşayanların hepsi bir gecede eşyalarını yükleyip batı metropollerine göç etmek zorunda kaldı. Dolayısıyla, aslında politik bir itirazdan buraya geldikleri için politikleştiler. Kendi kimliğine ve kültürüne dayatılan teslim olma ve biat etme kültürüne ‘hayır’ dedikleri, itiraz ettikleri için geldiler.
Bu insanlar, burada açlık ve barınma sorunuyla karşı karşıya kaldı. Dil sorunu yaşadılar; hepsi Kürtçe konuşuyordu ve Batı’da dil sorunu ciddi bir problem. Yabancılaşma ve ayrımcı politikalarla yüz yüze kaldılar. Yaşanan onca ağır soruna rağmen onursuzluğu kabul etmediler. Dayatılan zulmü kabul etmeyip Batı’ya geldiler.
‘ERKEK SADECE KENDİNİ ÖRGÜTLERKEN, KADIN ÇEVRESİNİ DE ÖRGÜTLÜYOR’
Bunun kendisi bir politikleşme haliydi. Aslında parti etrafında oluşan ve partideki birçok üyenin, yurtsever olarak tanımladıklarımız da bu kesimden oluşuyordu. Burada kadınlar başat rol oynuyordu. Kadınların toplumsal bir yönü var. Mesela bir erkek partiye geldiğinde sadece kendini örgütler; ama bir kadın partiye geldiğinde bütün ailesini örgütler.
O dönemlerde açlık grevleri süreçlerinde, birçok kadın çocuklarıyla birlikte geliyordu. Birçoğunun çocuğu o sandalyelerde büyüdü. Kadınlar hem baskı politikalarına karşı direniyor hem de aile içinde patriyarkaya karşı da mücadele ediyordu. Birçok kadın, evde sorun olmasın diye sabahtan işlerini yapıp sonra gelip partide çalışıyordu. Bu, anlatılamaz bir durumdur.
Ancak daha örgütlü ve politik bir düzeyde, tabanımızda kadınların şekilde sürece dahil olması belirleyici bir rol oynadı. Bazen bu durum “Onlar çocuklarının arkasında buraya geldiler” diye tanımlanıyor. Hayır, öyle değil; onlar aynı zamanda bu mücadelenin politik öznesiydi.
2000’lerin başındaydı. Barış Anneleri resmi olarak oluştu. O zaman bir bülten de çıkarıyorlardı; ben de o bültenin yazı işleri sorumlularından biriydim. O dönemde yargılandık. Kadınların daha örgütlü çalışacağı bir şeye ihtiyaç vardı. Anneler giderek daha fazla örgütleniyor, politikayı daha güçlü geliştiriyorlardı.
Ancak 1999’da Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın uluslararası bir komployla Türkiye’ye getirilme süreci, toplum üzerinde çok ağır bir etki yarattı. Buna rağmen kadınlar o dönemde son derece aktif bir rol oynadı. Kadınlar yine o dönemde gerçekten çok aktif rol oynadılar. Bir yandan açlık grevleri, bir yandan iktidar partisinin binalarına yönelik işgaller. Uluslararası komploya karşı yürütülen direniş ve mücadelenin de ön saflarında yine kadınlar vardı.
Bir başka dönemde, anadilde eğitim tartışmaları yürütüldüğü 2000’li yıllarda, ‘Kürtçe çocuklarımız için seçmeli ders olsun’ talebiyle anneler imza verdi. Gizli bir şekilde dilekçeler topladık. Esenler’de de 25 anne dilekçe vermişti; bir gecede hepsi gözaltına alındı ve dört gün boyunca gözaltında tutuldu. Erkekler de çocuklarını alıp partiye geldi, ‘Biz çocukları ne yapacağız?’ diye.
‘ANNELER HER EYLEMİN, HER SÜRECİN TEMEL ÖZNESİ OLDU’
Anneler, her eylemin ve her sürecin en temel öznelerinden biri oldu. Bu nedenle klasik anlamdaki annelikle tanımlamak doğru olmaz. Bazen feminist politikada ‘anne olmayı aşmak istiyoruz, anne değiliz, kadınız’ denir; bu politik olarak doğru, çünkü kadınlar sadece anne değildir ve annelik onları bütünüyle ifade etmiyor. Ancak bizdeki annelik anlayışı farklı. Barış Anneleri’nin öncülük ettiği şey tam da bu.
Barış Anneleri’nin kurumsallaşmasındaki temel noktalardan biri şudur: Evet, onlar anneler ama aynı zamanda yoldaşlar. Kürt halkının özgürlük mücadelesinde en ön saflarda yer alan, gözaltını, tutuklanmayı ve işkenceyi göze alan annelerdir. Hatırlarsanız, 2015-2016 Öz Yönetim Direnişleri sürecinde, sokak ortasında bırakılan cenazeleri almaya gidenler de bu annelerdi. Devletin tacizine ve şiddetine rağmen cenazeleri orada bırakmadılar. Politik özne olma halleri var.
90’lı yıllar, bunun biraz daha kurumsallaştığı bir süreçti. Barış Anneleri’nin faaliyet alanı sınırlı; daha çok tutsak aileleri ve ‘değer aileleri’ diye hitap ettiğimiz, çocukları mücadelede olan, temel gündemi barış talebi olan aileler. Bunun için birçok eylem yaptılar. Genelkurmay’ın önüne gittiler, İstanbul’da her hafta cumartesi oturup barış talebinde bulundular. Savaş ve çatışma bölgelerine gidip, çatışmalar olmasın diye talepte bulundular. ‘Bir daha çocuklarımız ölmesin’ diye her dönemde çok aktif özne olarak görev aldılar.
Ama esas itibariyle bunun dışında da anne olup, aktif bir şekilde mücadele içerisinde özne olan binlerce Kürt kadınından bahsedebiliriz.
‘DEVRİMCİ OLMANIN GEREĞİ UMUTSUZLUĞU UMUDA ÇEVİRME HALİDİR’
Mücadele yaşamınızda hiç umutsuzluğa kapıldınız mı?
Hiç umutsuzluğa kapılmadım. Devrimci olmanın gereği, umutsuzluğu umuda çevirme halidir; çünkü bu mücadelenin kendisi umut aşılıyor zaten. İnsan, umut ettiği bir şey için mücadele eder: halkın özgürlüğü, kadınların özgürlüğü, doğanın özgürlüğü için. Sizi ayakta tutan, dinamik tutan şey de bu umut halidir.
Dolayısıyla umutsuz olan insan mücadele edemez. Umutsuzluğun olduğu yerde hareket ve mücadele yoktur. Bizim gibi devrimci örgütler ve devrimci mücadele içerisinde yer alanlar açısından umut, temeldir.
Zor anlar olmadı mı? Oldu. İnsanın öfkelendiği, kabullenmediği, ‘Bu kadarı da olmaz’ dediği şeyler de oluyor mücadele içinde. Çünkü çok ağır süreçler yaşadık. Ancak her defasında başarabilme umudu insanı yürütüyor ve ayakta tutuyor.
Mesela bir dönem ütopik görülen şeyler bugün gerçekleşiyor. Örneğin, mücadele ilk başladığı dönemlerde, Sayın Öcalan ‘Kürdistan sömürgedir’ dediğinde, bu mücadelenin bu noktaya geleceğini kimse öngörmüyordu. Ama bugün Kürtlerin varlığı bütün dünyada tanınıyor; Kürtlerin özgürlüğünün sağlanması konusunda çok önemli bir süreç işliyor.
Tabii ki mücadele bitmedi, devam edecek. Ama bu elli yıllık süreç, içine binlerce devrimi sığdırabileceğimiz bir tarih barındırıyor. Kadın özgürlük çizgisi bunlardan biri, ekolojik özgürlük bunlardan biri, sosyalist bilinç bunlardan biri. Yani devrimi nasıl ele aldığınızla bağlantılı bir durum bu. Devrim, sadece bir şeyi yıkıp yerine yenisini yapmak değil; aynı zamanda bu süreç içerisinde devrimsel, köklü ve radikal değişimlerin gelişmesini de ifade ediyor.
Bu açıdan umutsuzluk, devrimcinin kitabında yazmaz. Ben de hiçbir zaman umutsuz olmadım. Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsak, o dünyayı ancak kendimiz yaratabiliriz. Başkalarının bizim için çizdiği hayat, bizim hayatımız değil.